|

|
|
36 |
|

|
|
İsim Annesi: Renan Uzer
|
|
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
|
|
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
|
|
Asistan: Filiz Taşdemir
|
|
Kapak Tasarım: Osman Uraslı
|
|

|
| |
|

36
Bugün sizlere "Negotiation" konusunu
satmaya çalışacağım. Aslında biraz zor bir konu ama yardımlarınızla
herhalde bir şeye benzetiriz. Zorluk daha ilk kelimede başlıyor.
"Negotiation"un anlamı itibariyle tam karşılığı "müzakere"
(dikkat:"pazarlık" değil). "Müzakere" kelimesinin
eski bir kelime olduğunu biliyorum, ama ben daha yenisini bilmiyorum.
(Tamer veya başka bir arkadaş: imdat, bana bir kelime önerir
misiniz??). "Negotiation" da, "imalat" (manufacturing)
ve "kalite" gibi, anlamı esasen olduğundan çoğunlukla daha
dar olarak anlaşıldığından sorunlu bir kelime. Nasıl
"Kalite" deyince çoğunlukla akla sadece "ürün
kalitesi" geliyorsa, nasıl imalat (manufacturing) deyince çoğunlukla
akla sadece "üretim" geliyorsa, "negotiation"
denince de çoğunlukla akla sadece ticari bir faaliyet olan "bargaining",
"pazarlık" geliyor. Aslında "negotiation", "müzakere"
çok daha geniş bir kavram. Ben kelime olarak Tamer'den düzeltme
gelinceye kadar şimdilik müzakere'yi kullanayım.
En az iki insanın (parti'nin) bir konu üzerinde
uzlaşmaya varma arayışına müzakere deniyor. Bu tanıma baktığınızda
yaşamımızın her alanında esasen çok yoğun olarak kullandığımız
bir kavram. Hele ki küreselleşmeyle oluşan, insanların ve toplumların
birbiri ile etkileşiminin artması gerçeği açısından bakacak
olursanız, müzakere'nin artık hepimizin temel becerileri arasında
yar alması gerektiği ortaya çıkar. Benim bildiğim kadarıyla, müzakere
konusu, bırakın orta öğretimi, halen yüksek öğretimde bile adres
edilmiş ("acknowledge" anlamında kullanıyorum, doğru mu
yapıyorum??) değil. Bunun önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum,
onun için bu boşluğu doldurmaya gayret ediyorum.
İki insanın "bu akşam sinemaya gidelim
mi?" konusu bir müzakere olduğu gibi, diyelim Filistin veya Kıbrıs
hakkında yapılan görüşmeler veya WTO toplantıları müzakere
konusuna giriyor. Müzakere ile ilgili birkaç önemli noktayı aşağıda
özetliyorum:
 |
Müzakere'ye oturan iki partinin ilk arayışları
bir "anchor" (çapa-referans noktası) oluyor. Bu çapa'yı
referans alarak ona yakın veya uzak kendi çapalarını atıyorlar,
sonra bu mesafeler üzerinde konuşuyorlar. Şimdi burası çok ilginç:
Müzakereye başlangıç için mantıklı bir "anchor" bulunamıyorsa,
insanlar herhangi bir "anchor" kullanıyorlar. Yapılan bir
deneyde dört ayrı müzakere grubuna aynı parasal müzakere konusu
veriliyor ve gruplar ayrı ayrı müzakereye başladığı sırada
birisi her bir grubun çalıştığı kapıyı tek tek açıyor, bir
rakam söylüyor ve çıkıyor. Söylediği rakamların giderek artan
rakamlar olmasının dışında herhangi bir birimi yok ve anlamı yok,
dolayısıyla müzakere yapan grupların ilgilenmemesi beklenir. Diyelim
ki dört gruba sırasıyla 200, 400, 600, ve 800 diyor ve çıkıyor.
Deney neticesinde küçük sayı verilen grubun küçük bir sayıda
anlaştığı, büyük sayı verilen grubun büyük bir sayıda anlaştığı
görülüyor. "Anchor" noktasının düşüklüğü veya yüksekliği,
neticeyi etkiliyor ancak "anchor" noktasının ille de mantıklı
bir nokta olması gerekmiyor. |
 |
"Pozisyonel müzakere", "Çıkar (interest)
müzakeresi"ne dönüştürülemezse ilerleme kaydedilmesi zorlaşıyor.
Pozisyonel müzakere konum örneği: "Ben bunu yapmam!", çıkar
müzakeresi konumu örneği: "Ben şunun için bunu yapmam!".
Müzakere ustaları hiçbir zaman pozisyon üzerinde müzakere
yapmazlar, konumun nedeninini öğrenmeye çalışırlar, ve o neden üzerinde
müzakere yaparlar (Günlük hayatta da çok önemli bir nokta). |
 |
Vücut dili, müzakerede en az ağız dili kadar
rol oynar. İyi müzakere için vücut dili kontrolu son derece önemlidir. |
 |
"Kendini diğer partinin yerine
koyabilme" iyi müzakere için gereklidir. |
 |
İki parti de konuşulan konunun pozisyonundan
memnun ise müzakere hiç olmaz (gerek yoktur). Partilerin bir tanesi
durumdan memnun, diğeri memnun değilse müzakere, ancak memnun olmayanın
taviz vermesi şeklinde yürüyebilir, ve tabii ki çok zor ilerleme
kaydedilir. Bir müzakerenin iyi ilerleyebilmesi için iki tarafın da
memnuniyetsizliği ve/veya çıkarı önşarttır. Bu basit ve temel
kural her platformda çalışır. Örnek: AB, Türkiye'nin Avrupa'nın
kapısında durmasını istiyor, içeri girsin istemiyor, uzaklaşsın
da istemiyor. Ayrıca Türkiye, AB üyeliği ile AB'ye sağlayacaklarını
zaten vermiş durumda (Gümrük Birliği gibi), dolayısıyla AB'nin Türkiye'den
alacağı birşey yok (kabaca). Yani AB açısından bakarsanız, Türkiye'nin
AB kapısında bekliyor olması iyi, yani AB memnun. Bu durumda AB'nin Türkiye'yi
içine almak için taviz vermesini beklemek temel kurala göre yanlış.
Türkiye için opsiyonlar şunlar:
-
AB'nin istediği her şeyi
yapmak (sürekli yenilerinin gelmesini göze alarak),
-
Türkiyenin
AB'ye girmesi halinde AB'nin işine yarayacak bir şeyler yaratmak,
-
AB kapısından uzaklaşmak(suretiyle "ultimately"
AB'ye girmek). Yani AB'nin memnun olduğu pozisyonu bozmak. (Şahsen ben
opsiyon 3 taraftarıyım.)
|
Aslında buradaki satırlara sığmayacak bir konu. Eğer
ilgilenirseniz sizlere önerebileceğim bir "ana kitap" ismi
maalesef bende yok. Ancak "negotiation", hakkında epey yazılıp
çizilen bir konu, eğer şimdiye kadar çok ilgilenmediyseniz
ilgilenmenizi öneririm.
|

|