
33
1998 yılında Mersin'de, Türkiye ölçüleriyle büyük
bir sanayi kuruluşunun Genel Müdürü ile randevum var. Yanımda
asistanım Filiz ile birlikte, fabrika nizamiyesini "iyi hal kağıdı
ve aşı kağıdı" bırakmamıza gerek kalmadan, ancak diğer
formaliteleri tamamlayarak, randevu saatindenden on dakika kadar önce
sanayi kuruluşunun park yerine vardık, birkaç dakika arabada
bekledik, daha sonra hedef mekana doğru taarruza geçtik.
Dış kapıdan girdik, büüüyüüük bir giriş
(ama giriş kapısının camı ve duvarlar kirli), olsun, büüüyüüük
bir giriş, tepesinde "da_ış_a" şeklinde bir ibare olan
bankoya yaklaştık, bankonun arkasında bir "kuğu", hiçbir
iş yapmamakla çok meşgul vaziyette, onun için baştan bizle pek
ilgilenmedi. Belki bir yarım dakika sonra meşguliyet seviyesi, bize
ilgi gösterecek, veya daha doğru bir ifadeyle, bize bakmaya izin
verecek düzeye indi, ve bize "baktı". Öyle bir bakış
derinliği ki, tam Cem Yılmaz'ın dediği gibi: "Bizim mi ona danışacağımız,
onun mu bize danışacağı tam belli değil, bize danıştı danışacak."
Kuğu'dan daha atak davranıp, ben ona danıştım:
"Günaydın, bilmem kim beyle randevumuz var".
Kuğunun bakışlarının benim suratımdan yandaki
kapıya doğru kaymasını şöyle yorumladım: "Hoş geldiniz,
buyrun, bilmem kim beyin ofisi şu tarafta."
Kapıya yöneldik, arkamızdan tehditkar ve cırtlak
bir ses'in benim yorumumu düzeltmemesinden anlaşıldı ki doğru
yoldayız, cesaretle kapıyı geçtik, daha da kocaman bir mekana vardık.
İçine bence rahat rahat dört adet genel müdür ofisi, müştemilatı
ile birlikte, sığabilecek büyüklükteki mekanın orta yerinde, bir
önceki mekandaki kuğu'yu paspal bir orman serçesi seviyesinde algılattıracak
kuğu'lukta bir kuğu oturuyor. Hayır, oturmuyor, adete "hüküm sürüyor".
Anlaşıldı, Genel Müdür Sekreteri, çok önemli.
Makam'ın gerektirdiği saygı ile yavaş ve usulca
yaklaştım. Bu arada Filiz, bakışların hışmından kendini korumak
üzere vücudumu siper etmiş, peşimden seyiriyor.
"Günaydın, biz şu şuyuz, bilmemkim bey ile
randevumuz var" (ağzımın ucuna kadar istem dışı olarak gelen
"...dı ama rahatsız ettiysek derhal sıvışıp gideriz" şeklindeki
cümlenin devamını yuttum).
Kuğular kuğusu soğuk ve havalı ses tonuyla "habışuburubup"
dedi, sonra daha anlaşılabilir, ancak düşük bir cümle kurdu, bir
daha ileriki mekana açıldığı izlenimi veren deri kapitone bir kapıya
süzüldü, kapıyı açtı, odaya doğru birşeyler söyledi, birşeyler
dinledi, sonra kapıyı sonuna kadar açtı, kendisi de bizim geçmemize
aşağı yukarı olanak sağlayacak bir boşluk bırakarak kapı aralığına
mevzi aldı, "buyrun" dedi.
Kuğular kuğusunu ezici bakışlarına muhatap
olarak yanından sürünerek geçtik, geçerken saygıyla teşekkürlerimi
makama arz etmeyi ihmal etmedim, arz'ım reaksiyonsuz karşılandı,
dolayısıyla kabul görüp görmediği anlaşılamadı. Olsun, saygı
saygıdır.
Genel Müdür'ün odası, kuğular kuğusunun odasından
da büyüktü. Kelli felli, ciddi bakışlı, "ağır" bir
adam, üstü deri bir imza defteri, cafcaflı bir kalemlik, iki telefon,
ve kullanılmadığı duruş açısından belli bir bilgisayar ekranı
haricinde parıl parıl bir masanın arkasında oturuyor. Ayağa kalkar
gibi yaptı, hafifçe havaya doğru kaldırdığı elini tutup salladım
ve bıraktım, böylece tokalaşmış olduk, Filiz bu ritüele ayak
uydurmadı, uzaktan selam verdi.
Genel Müdür bizi oturmaya buyur etti, "hoşgeldiniz"
dedi.
"Nasılsınız??" dedim. Niyetim bir iki hoşbeşten
sonra konuya girmek. O kadar hızlı olabilemedi.
Adam benim "nasılsınız??" sorumu ciddiye
aldı, düşünceli düşünceli camdan dışarıya bakmaya başladı.
Arada gözlerini kısıyor, eliyle yavaş yavaş yanağında ve alnında
gezindiriyor, adamcağız çok ciddi bir işleme girdi, düşünüyor.
En az bir dakika odada ölüm sessizliği, adam camdan dışarı bakarak
düşünüyor, biz ise adama ümitle bakıyoruz, "herhalde birara
bu istişare bitecektir" diye ummaktayız.
Genel Müdür bir müddet sonra sonuca vardı, ciddi
bakışlarını camdan aldı, bize çevirdi, ağır ağır şöyle dedi:
"Ankara'dan memnun değiliz"
Konuşmanın gerisinde benim ziyaret sebebim olan
"önemsiz" maruzatı görüştük.
Arabaya binip tesisi terk ederken Filiz'e dedim ki:
"Asistanı gördün mü, asistan dediğin nasıl
olurmuş anladın mı??"
Filiz de bana:
"Siz esas genel müdürü gördünüz mü, genel
müdür dediğiniz öyle olur" dedi.
Aradan dört sene geçti, biz eksiğimizi, hatamızı
biliyoruz ama bir türlü değişmiyoruz. Filiz "doğru düzgün"
asistan değil, ben de "doğru düzgün" genel müdür değilim.