TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

28

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

28

Bundan sekiz ay kadar önce bir Alman Kurt Köpeği (German Shephard) aldık. Aldığımızda bebekti, geçtiğimiz hafta, 26 Nisan'da ilk yaşgününü kutladık. Efendim köpek deyip geçmeyin, köpeğin FCI (Federation Cynologique Internationale) onaylı beş nesil aile ağacını gösteren sertifikası var. Kendisi Orax v. Nordteich ve Romano Ingrid'den olma Romano Dominus Walter oluyor. Ayrıca ağababası Romano Dominus, Avrupa'nın en meşhur Alman Kurt Köpeklerinden biri, kazandığı bir sürü yarışma var. Romano Dominus'u görmek ve bilgi edinmek isterseniz internette adresi bile var: http://romanodominus.go.ro

Anlayacağınız köpek benden asil. Biz yine de kendisine "Romano Dominus Walter" şeklinde hitap etmek yerine "Pati" ismini koyduk, bazen "Pati", bazen "Patiş", bazen "Patiko", bazen de saygımızdan "Pati bey" diyoruz. Pati bey'in gördüğü saygı sadece kimliği ile ilgili değil, kendisi kantarda 30 kg çekmekte (...ve büyümekte) ve arka ayakları üzerinde kalktığında patilerini göğsüme koyup yüzümü şapır şupur yalayabilecek boyda.

Pati bey ile ailecek muhabbetimiz çok derin. Eşim Renan, oğullarımız Kerem (13 yaşında) ve Murat (8 yaşında), hepimize Pati kendini çok sevdirdi. Murat cüsse olarak halen Pati'nin birkaç siklet altında olduğu için, Pati, Murat'ı seveyim derken deviriyor, ama o mahsur da Murat'ın büyümesiyle ortadan kalkacak.

Efendim, Pati'ye geçen hafta bir arkadaş/eş aldık. 24 Kasım 2001 doğumlu (beş aylık) dişi bir Alman Kurt Köpeği. Bunun da FCI'dan seceresi zengin: Bili v.Nikerhow ve Zelda v.Nikerhoff'dan olma Zeyna. Anlayacağınız evdeki nüfus altı oldu ve "asiller"in sayısı ikiye çıktı. Evimizin yeni ferdinin ismini "Loli" koyduk, kendisine saygıyla "Loli hanım" diye hitap ediyoruz.

Loli hanımın tuvalet eğitimi ile bir haftadır uğraşıyoruz, halen başarılı olamadık. Ben kendisinin ismini "Raziye"ye revize etmeyi önerdim, Renan dişi dayanışması içgüdüsüyle olsa gerek, red etti.
Bağdat caddesindeki (İstanbul) Marks&Spencer mağazasının arka taraflarına düşen bir yerde büyük bir "Pet Shop" varmış, Renan orada geçen gün "Köpek tuvalet eğitimi" ismiyle satılan bir ürüne rasgelmiş. Bizim şu sıralar güncel konularımızdan olduğu için Renan ilgilenmiş, öğrendikleri bana çok komik geldi, sizlerle paylaşayım:

Konuya aşina olmayanlar için biraz önbilgi: Köpekler, insanlar gibi, ilk doğduklarında tuvalet konusuna "serbest" takılıyorlar. Akıllarına estiği yerde ve zamanda def'i hacet ediyorlar. Biraz büyüyünce de kendi kokularını takip ediyorlar. Bu işlemi doğru yere yönlendirebilmek için ise çişlerini bir gazete kağıdına emdirip tuvaletini yapmasını istediğiniz yere gazeteyi götürüp koyuyorsunuz, hayvan da orayı koklayarak buluyor ve "hah, işte buraya yapmalıyım" diyor ve böylece doğru tuvalet mekanına alışıyor. Yordam bu.

Efendim, Renan'ın "Pet Shop"ta gördüğü "Köpek tuvalet eğitimi", benim anladığım kadarıyla orta boy kolonya büyüklüğünde bir şişe, Almanya'dan ithal, fiyatı 13 Milyon 750 bin Lira ve üzerinde yazdığına göre içinde köpek çişi var. Kullanım yordamını ise aşağı yukarı şöyle yazmışlar: "Bu harika sıvıdan bir gazetenin üzerine bir miktar damlatıyorsunuz ve köpeciğinizin tuvaletini nereye yapmasını istiyorsanız gazete kağıdını oraya koyuyorsunuz." Bu kadar basit. Magic!!

Renan şişenin içindekini yanlış, en azından eksik, anladığını düşünerek mağazadaki yetkili hanıma sormuş. Hayır, yanlış anlama yok, şişenin içindeki Almanya'dan ithal köpek çişi. Ve fiyatı 13 Milyon 750 bin Lira. Hanım daha da şaşırtıcı bir şey söylemiş: "Biz getirtirken tam olarak içinde ne olduğunu bilmeden getirttik, soran insanlara ise içinde ne olduğunu açık açık söylüyoruz, buna rağmen insanlar satın alıyorlar, biz de buna şaşıyoruz" demiş.

Bir aralar Amerikalıların Araplara "çöldeki kum, inşaata uygun değildir" diyerek kocaman gemiler dolusu "Amerikan kumu" sattığını biliyorum, Amerika'da SUV ve Off the Road tipi araç kullananlar için "çamur spray"i satıldığını biliyorum, yine Amerika'da yalnız araba kullanan hanımların yalnız olduğunun anlaşılmaması için yanlarına oturtmak üzere pazarlanan "şişirme adam"ların da olduğunu biliyorum. Ama bunu duymamıştım.

Konu pazarlama konusunda ihtisaslaşmış arkadaşlarımıza mı daha yakın (hatırlayalım: Pazarlama her şeydir. "Marketing is everything"), yoksa psikoloji konusuna mı daha yakın, yoksa "kültür" başlığı altında mı görmek gerekir tam olarak bilemiyorum, ama ben (bile) bu işe çok şaştım!

Turgut Uzer '76
02/05/2002

Yaaw sevgili Turgutcuum,
Bence bu mesele kültürle ve daha da fazla siyasetle alakalı gibime geliyor. Epeyidir listeye filan yazacak halim yok, bugünlerde genelde muhterem Cumhurbaşkanı'na ve sayın Başbakan'a yazmam mükellefiyeti gibi öncelikler buna engel oluyor. Ama siyaset ve bu bağlamda "itler"den bahis edince kendimi tutamadım, iki arada bir derede hem seni shad etmek hem de siyaseten laf etmek için bari bir yazıım dedim..

Bizim aile bendenizden maada, 46 yaşında safkan bir Hollandalı karı, 23 ve 20 yaşınlarında Hollanda - Türk kırması iki adet mahdum ve 10 yasinda aynı şekilde kırma kızım yanında ve 1,5 yaşında "Lucky" adlı bir it'den müteşekkil. Bir de "Fıstık" adında 1 yaşında Bahçelievler - Ankara sokak kedileri eşrafından doğma bir kedimiz vardı, ama 15 gün önce vukuu bulan bir trafik kazasında kendisini kaybettik, hâlâ bir çeşit yastayız..

Dünya üzerinde siyaseten üstünlük kurma ve varlığı idame ettirmenin çeşitli şekilleri olmuş asırlar boyunca. Sömürgeler ve üzerinde güneş batmayan imparatorlukların çeşitli yaklaşım tarzları ve tavırları çok ilgi çekici. İngilizler, nereye gitseler sistem ve kültürlerini götürmeye, aşılamaya ve bu suretle kendi muhipleri olan ekalliyetler yaratarak, "divide and rule" prensibiyle işi götürmeye çalışmışlar. Bu arada yerel halkların refahını hep ikinci seviyede tutmuşlar. Eski sömürgelerinin hemen hepsi rezalet vaziyette ve birkaç asır geçmeden de İngiliz somürgesinden kurtulmuş olmalarına rağmen, siyasetinden ve İngiliz kültürünün ektiği yozlaşmış tohumlardan kurtulmaları çok zor. Alman dediğin, bu işi biraz daha mertçe yapmaya çalışmış; sonuçta sömürge sahibi olamamış. Ama kültürünü "itlerine" aşılamayı iyi becermiş. Alaman itleri, heriflerin kendileri gibi; son derece teknik ve efendi davranıyor ve gereğinde harbi "itişiyor", lüzumsuz da kimseye bulaşmıyor, ve bu itlerin son derece "saf-kan" olmaları siyaseten icab ediyor. Hatta bence, birbirleriyle karşılaştıklarında, sen duymasanda "sich heil" diye selam filan da veriyorlar. Hollandalılar da sömürge sahibi olmuş, ama kültürlerini aşılamak yerine, yerel kültüre göre kendilerini adapte etmeye çalışmışlar. Adamların işi ticaret, bu şekilde de sempatik olup, sömürgelerine birşeyler satarak ve onlardan alarak zengin olmuşlar, malı götürmüşler. Bugün Endonezya'da veya Suriname'de Hollanda izlerinden ziyade, Hollanda da bunların izleri ve müessiriyetleri mevcut.. Sonracııma Osmanlılar da sömürgecilik yapmışlar, ama bir garip bi şekilde.. Herifler gittikleri yere bir sistem götürmüşler, götürmesine de, lisana dahi müdahele etmeden; tayin ettikleri eyalet valileri yönetiminde, yerel kültürleri muhafaza etmişler.. Hatta Anadolu'da topladıkları geliri de, gidip sömürgelerinin imarına sarf etmişler. Bağdat, Filistin, Hicaz demiryolları, sulama sistemleri, Libya'nın ve Mısır'ın bugün bile kullanılan içme suyu ve yol altyapıları bunlara örnek.. Eski Osmanlı sömürgelerinde lisanı Türk izlerine bakacağına benim lisanıma bak hele sen!.. Yani bizimkiler bu işi pek anlayamamışlar.. ve sonunda sırtlarını sıvazlayıp, habire refahları için emek çektikleri kadir bilmez heriflerden, mesela Filistinlilerden, efendim esasta Arapların hepsinden filan sırtlarına birer hançer, dötlerine de tekme yemişler.. Belki Balkan halkları biraz daha müşfik davranmış Osmanlılara, ama o da satıhta..

Yaaw anla niye yazamadığımı.. kafam bi karıştı, buraya nasıl geldim anlamadım.. Neyse; efendim bizim bir arazi var, üzerinde avukat Petrocelli'nin ki gibi 10 senedir ev yapmaya çalışıyoruz, her hafta sonu iki uç tuğla koyuyoruz, ama bir türlü bitmiyor.. Burada güvenlik için (bekçinin güvenliği için) bir köpek bulmak gerekti.. Bizim karı, Hollandalı kafasıyla, "Buraya başkası olmaz, local şartlara ve kültüre acclimatise olması gerekmeyen ve bunları tanıyan bir hayvan bulursak, daha iyi olur" dedi.. Ben eğitilmiş bir Alman Kurt'u alalım dedim, ama Hollandalı bu; Almanlar tarih boyu sülalesini düdüklemiş.. "senden ayrılırım da Alaman istemem" dedi.. Sonuçta 3 aylıkken bizim "Lucky"i aldık.. Bizim orada adamın birinin Kabadayı ve Hatçe diye iki köpeği var, gitti bunların en çelimsiz ve ayakta zor duran yavrusunu aldı.. Eh hayvan üzerinde duramasa da, dört ayak üzerine düşmüş oldu, ben de adini "Lucky" koydum.. Ama her Türk erkeği gibi, bendeniz de ailesinin neshebine sahip çıkmaya meraklı biri olarak, bu hayvanın seceresini öğrenmek ve "ensest ürünü" olmadığını teyid etmek istedim.. Veren adam bıyık altından güldü; "Bey, Bey bu hayvanlar edeplidir, hiç analarıyla, bacılarıyla, kızlarıyla oynaşmaz, bir endişen olmasın; Kabadayı, Hatçe ile akraba olsaydı ona yanaşmazdı, Hatçe de Kabadayı'ya kancıklık etmezdi" dedi.. Yani bir "pedigree certificate" yerine bana "verbal assurance" verdi.. ve zaman bunun oldukça doğruluğunu teyid etti..

Lucky şimdi ellerinden öper, pardon yalar, 1,5 yaşında.. Hayvana önce bir dolu mama aldık, yemedi; bekçinin ekmeğini ve yediği yemeğin artıklarını tercih ediyor. Bu arada haftada bir kasaptan bir sepet kemik alıyorum, bunu da "pasta kabilinden" kabul buyuruyor ve bayram ediyor.. Bize geldiğinden beri hiç ortaya çişini yapmadı. İçeride bizimle oturuyor, çişi gelince gidip bahçenin taa dibine ediyor.. Öyle ithal malı ilaçlar filan da hiç almadık.. Luck'nin kullandığı tek ithal mal, bir sefirenin hediye ettiği sentetik kemik. Onu da muhtemelen karşılaştığı diğer köpeklere hava atmak için bir "statu sembolu" olarak ve ortada yabancı köpek varken taşıyor.. Bunu niye böyle yapıyor pek te anlamadım.. Lucky'nin birine iyi davranması için, bu şahsı kendisine resmen "introduce etmemiz" gerekiyor, yoksam yakaladığı adamın kıçını paralıyor; hatta yere yatırıp göğsünü üstüne bastırarak, biz yetişene kadar öyle tutuyor.. Bu introduction işlemi de, bayağı bir rituel.. Büyükelçilerin, Cumhurbaşkanına itimatnamelerini takdim etmelerine filan benziyor.. Bizim malımıza da acayip sadık.. Kedimiz (rahmetli) Fıstık, Lucky'nin üstünde uyur, canı istediği zaman hayvancağıza tokat atardı.. Fıstık bizim malımız diye, kediye nadiren hırlamak haricinde hiçbirşey yapmazdı.. İngiliz gavuru "Centilmen dediğin en az 4 göbekten beri okur yazar olmalı" dermiş. Bizim Lucky'de öyle.. Wallaa bunları biz öğretmedik, sadece içgüdüsünden ötürü yapıyor. Lucky bir "Kangal" köpeği".. Çok nazik, efendi ve gereğinde "bıçkın".. ve ekonomik, kadir bilir cinsten..

Bu kadar nezakete rağmen hanım yine de "mektep, medrese görsün bu hayvan" dedi; 1 hafta okula da gönderdik.. Valla 400 Dolar para verdim, bir işe yaramadı.. Lucky sonunda okuldan kovuldu.. Zira komuta üzerine oturup, kalkmasını öğrense de, okuldaki diğer cins köpeklerle geçinememiş. Onlar eğitim görürken, mamalarını filan araklamış ve disiplini fena halde bozmuş.. Veteriner emekli bir albay, "yaaw bu köpek incili çavuş gibi bee, benim yapabileceğim pek birşey yok" dedi.. İncili çavuş, o sıralarda biraz zevk-u sefaya düşmüş olan padişah'a her yerde refakat ediyor. Bu sırada çavuş'un uyanıklığı sayesinde emelleri gerçekleşemeyen bir yabancı bezirgan geliyor, huzurda padişah'a "Devletlum ben çok özel maharetleri olan biriyim, bir ettimmi, 5 gramlık fındık gibi kondururum, tartarsınız ne 1 gram fazla ne de eksik gelir" diyor. Padişah ilgileniyor, "et de görelim" deyince adam sadece kaftan üzerinde hassasiyet tutturabileceğini söylüyor; neticede Çavuş'un kaftanı yere seriliyor. Hakikaten sonuç hayret verici hassasiyette çıkıyor. Çavuş, "Devletlum bu bir şey değil, ben ondan hassas ederim, birer gramlık beş tanesini birer milim yan yana dizerim, bu sebeple bana İncili denilmiştir" diyor. Padişah onuda sınamak için bir fırsat verince, "ben sadece bu adamın ağzına edebilirim, öyle her yere olmaz" diyor. Müsaade alınca, adamın tepesine çöküyor ama sonucta adam bir koca okka altına gömülüyor. İncili Padişaha dönüyor; "Affola devletlum, kantarın topunu, marpucunu kaçırdım" diyor..

Yani Turgutcuum, bizim Lucky çok efendi bir köpek.. Ama Kangallı olduğundan mıdır, nedir, pek para etmiyor.. Necasetinden taharet derdimiz hiç olmadı, babayiğitliği de yerinde.. Oldukça da sevimli. (please see the enclosure, where Lucky is pictured enjoying a stretch with Berna, my daughter and her best friend).. Ama benim uluslararası misafirleri, geleni gideni çok korkutuyor.. Bu yüzden bahçemde yemeğe davet ettiğim eski Belçika büyükelçisi, yemek yemeden kaçtı.. Bizim A.T. rolasyonu girişimi suya düştü..

Yani ben bu arada bizim oğlanlara bakıyorum, birer Türk - Hollanda kırması olarak, iyi lisan bilen, hem bezirgan hem de İncili tipinde, hatta Lucky'i aratmayacak itlikte birer centilmen bıçkın oldular.. Hatta ben Belçika büyükelçisiyle ile rolasyonu beceremezken, onların becerdiği uluslararası yelpazenin kanatlarını saymak imkansızlaştı..

Binaen-aleyh yani Allah'ın emri ve Peygamberin kavliyle, Lucky ile Pati arasında müstakbel bir izdivacin, muasır itlerin medeniyet seviyesini yakalamamızda ve Avrupa nezdinde sempati kazanmamızda bize merhale kat ettirebilecek sevimli semereler verebileceğini düşünüyorum.. Lucky'nin genlerinden cesaret, taharet ve nezaket ahkamı; Pati''nin genlerinden de siyaset ve fen adabı gelse de bir yerde buluşsa ne olur?? An azından 13 milyon lirayı "ciş"e vermemize gerek kalmaz yaaw.. Ne buyuyursun sevgili dostum??

Mektubuma son verirken, evvel aile efradınıza selam ve dahi hasretle gözlerinden buus ederim,

Kardeşin ve dahi sınıf arkadaşın İBRAHİM

Sevgili İbrahim, canım sınıf arkadaşım İbrahim,

İletini büyük keyifle okudum, sanki gözümün önüne geldin. Değdiğin birkaç konuya bir de ben değeyim:

Pati bey ile Lucky hanımı uygun zamanda tanıştırmamız, zengin gen gelişimi ile ilgili olumlu bir adım olabilir. Uygun zamanı biliyorsun "kız tarafı" belirliyor. Bizim Loli'nin bu işlere bulaşmasına daha bir sene var, Pati bey ise bir yaşına geldiğine göre bu işlere yavaş yavaş adım atıyor olması lazım. Gerçi halen ayağını kaldırmıyor ya, herhalde elikulağındadır. Bu işleri Loli'ye duyurmayalım, sinirlenir minirlenir, başımıza iş alırız. Bu arada sen ile ben, 26 senelik Endüstri Mühendislerinin potansiyel olarak ne işle iştigal ettiği konusunda diğer EM arkadaşlara bir numune teşkil ediyoruz galiba.

Biz ilk köpeği alırken Kurt mu olsun, Kangal mı olsun diye çok tereddüt geçirdik. Bu seçimi yapmadan bilmem kaç tane internet adresi ve kitap karıştırdık. Sonunda "Kurt" olsun dedik ama seçimi çok zor yaptık. Halen de "Kangal" da bize çok sempatik geliyor. Konuya uzak arkadaşlar için söyleyeyim: Kangal, uluslararası alanda "kıymetli cins" olarak kabul gören tek Türkiye kökenli köpek cinsidir. 70 kg'ın üzerine büyüyebilir, son derece cesur ve akıllı bir cinstir. Bir çok kaynak'ta ise aynı zamanda çok hassas bir ruh yapısı olduğuna değiniliyor.

Köpeğinin resmini koymakta sen benden daha cüretkar çıktın. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm, foto'yu ekleyeyim diye, sonra mesajları indirirken fazla zaman alıyor diye kızan arkadaşlarımız var, onları kızdırmayayım diye eklemedim. (senin eklediğin güzel foto'yu da aşağıdan sildim ki hafifleyelim diye). Köpeklerin resmini İstanbul grubunun ve yatırım klubünün "yahoo groups" adreslerine koyayım diye düşündüm, beni şimdiye kadar görmemiş arkadaşlar "Aaaaa, bu herif ne kadar da çok köpeğe benziyormuş, hayret valla" derler diye vazgeçtim, yerine kendi resmimi koydum. Bütün bu elektronik numaraları ben yeni yeni öğreniyorum.

Eşinin 46 yaşında olmasına hayret ettim. Belki Hollandalılarda bu "hata"ya rastlanıyor olabilir. Benim eşim 1960 doğumlu, biz evlendiğimizde benden 6 yaş küçüktü, şimdi 12-13 yaş küçük. Önce bir 29'da duraladı bir kaç sene, sonra da 35 gibi durdu, orada kaldı. Ben 65'e varıncaya kadar o da herhalde 36-37 falan olur diyorum.

Eski Belçika Konsolosuna gelince, Marc Van Den Reeck ile benim yakın sayılabilecek bir hukuğumuz var idi. Daha önce haberleşseydik aranızı ısıtırdım. Marc Van Den Reeck ile depremler öncesinde biraz daha "formal" bir ilişkimiz vardı, depremler sırasında geceyarıları Belçika'dan gelecek yardımları taşıyan askeri kargo uçaklarını karşılamaktan Belçikalı 20 kadar arama kurtarma elemanının 20 kadar köpekleri ile birlikte Beksa'nın Sapanca Kırkpınar'daki evlerinde konaklamasına kadar, ve depremlerden sonra (şimdilik) İstanbul ve civarındaki Belçikalıların "kriz planı"nın hazırlanmasına kadar yakın ilişkimiz oldu, birbirimizi iyi tanır ve güvenir olmuştuk.

Çok vakit bulamamanı anlıyorum, ancak yine de bizi çok uzun süreler iletisiz bırakma, arada birşeyler çızıktır lütfen.

Bizim evdekilerin de selamlarını ve havlamalarını tüm sizinkilere iletiyorum.

Kendine iyi bak,

Sevgiler
Turgut Uzer '76

 

 

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki