
19
Türkiye, insan verimliliği konusunda gelişmiş ülkelerden
halen epey geride.
Neden??
Zannediyorum nedeni Türkiyeye has değil. İnsan
kaynağı bolluğu olan korunmuş pazarların ortak özelliklerinden
biri olarak görüyorum düşük insan verimliliğini.
Pazar korununca dışardan rekabet, gümrükler
nedeniyle zayıf. İçeriden rekabet ise "karşılıklı anlayış"
kuralları içerisinde çoğu zaman(veya bazen) yumuşatılıyor.
Rekabet zayıf olunca fiyatlar "gevşetilebiliyor". Fiyatlar
"gevşetilebiliyor" olduğundan maliyetler de "gevşek"(Yönetim
anlayışı da zayıf olduğundan fiyatların gevşek olduğu durumlarda
maliyetleri sıkıya alma yöntemiyle kârı arttırıp bunu yatırıma
dönüştürme işi, yani işin teorisi, çalışmıyor). Zaten
memlekette işşizlik yüksek. "Bir miktar fazla istihdamdan da ne
çıkar canım" kahraman Türk vatanseveri sözüyle al oraya bir
kişi, al buraya bir kişi. Bir bakıyorsunuz her kapının arkasında
bilmem kaç kişi, işin bir ucundan tutmuşlar, yutmadan çiğneyip
duruyorlar, yani işi "geveliyorlar". (Bir de futbol deyimiyle
söyleyeyim, futbol'dan çok anlarım ya: topu orta sahada çevirip
duruyorlar).
Bir bakıyorsunuz kendi gerekliliği bile ciddi şüphe
götürecek birinin "işlerini yetiştirebilmesi" için yardımcısı
var, onun yardımcısı, ve "departmanı" falan. Öte yanda
bitmez tükenmez bir sekreterya. Boy boy, dizi dizi sekreterya. "Sekreterya,
yönetici düşünebilsin diye vardır" safsatasını dinledim
seneler boyu. Sanki yönetici, "trans" halinde gözlerini
uzaklara dikip zırt, pırt sekiz saat boyunca fikir üretirmiş gibi.
Sekreterya da, diğer bütün çalışanlar gibi, maliyetinden belirgin
bir miktar fazla katma değer yaratmak üzere istihdam edilmelidir.
Sekreterya, birçok durumda katma değer yaratsın diye değil, orada
"bulunması" için oluşturuluyor. Vazo gibi. Tamam peki, bir
vazo'dan beklenenden biraz daha fazla birşeyler beklenebiliyor.
Telefona baksın, çay kahve getirsin gibi. Düzeltiyorum: neredeyse
vazo gibi.
Efendim, mühendis ve mimarların bile "göstermelik"
alındığı durumlar var. Gelene gidene "işte efendim, bu da mühendisimiz
Şehmuz Bey", veya "işte efendim, bu da mimarımız Şeyda
Hanım" deniyor, tanıştırılıyor, bu şekilde firmanın
"bilimsel" çalıştığına dair bir görüntü, algılama
yaratılmaya çalışılıyor.
Eh, insan dediğin yaratıcıdır, bu kadar insanı
biraraya koyduğunuz zaman insanlar da kendi mevcudiyetlerini gerekli
hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar: iş yaratıyorlar.
"Vakit geçsin" diye başlatılan lüzumsuz faaliyetler
zamanla "gerekli işler" haline geliyor, geliştiriliyor, ve
zamanla genişletiliyor, ve eldeki işgücü zamanla yetmemeye başlıyor,
ilave insanlar işe alınıyor, onlar da işin bir ucundan tutuyor ve işi
"geliştirmeye" devam ediyorlar.
Bu rezalete orta yerinden bakarsanız sanki herkes
haklıymış gibi duruyor. İnsanlar çok çalışıyorlar ve birey başına
az para alıyorlar. "Ben bu kadar çalışıyorum, aldığım
paraya bak" deyip şikayetçiler. Patronlar işçilik toplam
giderine bakıyorlar, personel gideri çok yüksek. Aşırı istihdam
nedeniyle şişen maliyete bir de devlet babanın kendi cesametini
korumak için eklediği "giydirme"ler biniyor, maliyetler almış
başını gidiyor. (Bu arada, şu "çıplak ücret" ve
"giydirilmiş ücret" terimlerini de anlamları itibariyle çok
isabetli bulduğumu belirteyim.). "Madem maliyetler arttı, ben de
zam yaparım olur biter" diyor patronlar ("Yönetici"ler),
basıyorlar zammı. Vatandaş bakıyor zamlı fiyata, eğer ithal malın
gümrüklü fiyatından ehvense el mahkum alıyor.
Yukarıdaki bir kaç paragrafta sadece yanlış
kullanılan insan kaynağından bahsettim. Buradan, yanlış kullanılan
kaynağın insan ile sınırlı olduğu çıkmaması gerekir. İmalat sürecinde
ne olup bittiğinden tamamen bihaber insanlar hasbelkader bir ürün üretiyorlar.
Yine imalat sürecinden tamamen bihaber başka bir takım başka
insanlar, muhasebe kayıtlarının işlevinin vergi vermek, vermemek, eğer
verilecekse ne kadar verilecek, nasıl yapılsa da verilmeyecek gibi
sorulara cevap aramakla sınırlı olduğu varsayımıyla bir takım
muhasebe kayıtları tutuyor. Elinde başka hiçbir kayıt kuyut olmayan
yönetici ve/veya patron sıfatlı insanlar, bu (imalat süreci kontrolu
ve yönetimi açısından) anlamı son derece sınırlı olan, ve zaten
birkaç ay öncesini yansıtan (Türkiye'de aylık muhasebe kayıtlarını
geçen ay'dan sonra ilk 10 gün içinde kapatabilen şirket sayısı
halen sınırlıdır, muhasebe kayıtlarının birkaç ay gecikmeli
kapatılması Türkiye'de "normal" sayılabilmektedir. Bu
durumun böyle olmasının iki temel nedeni şunlardır: bir: Muhasebe
kayıtlarının esasen bir yönetim aracı olduğu bilinci çok zayıftır,
yani yönetimden talep gelmez, iki: Çek, senet, fatura gibi belgeler
esas işlevleri dışında yandan çarklı olarak binbir türlü başka
ticari araç olarak kullanıldığından bir işlemin evrakının
tamamlanması aylar sürebilir.) yalan yanlış kayıtlara bakıp yalan
yanlış kararlar alırlar (çöp içeri, çöp dışarı). Bu kararlar
çoğunlukla kaynak israfını yaratır ve/veya arttırır. Ben, imalat
hurdası arttı diye ürününün fiyatına zam yapanı bile gördüm.
Bu mealde giden rezalet (isterseniz
"sistem" diyelim) şişen fiyatların ithal malın gümrüklü
maliyetini aşmasına kadar gidiyor. "Hah işte o zaman verimlilik
üzerine çalışmaya başlanılıyor" diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
Senelerle geliştirilen Standart İşletme Talimatı, bu durumda şunu
diyor: Dehal toparlanılacak, Ankara'ya gidilecek, Devlet baba'dan
koruma duvarlarının yükseltilmesi istenecek, bu yerine getirilinceye
kadar Ankara'ya kamp kurulacak. Mümkünse basına da yaygara yapılacak,
" Türk imalat sektörü yabancılara peşgeç çekiliyor"
falan denecek.
Yukarıda özetlemeye çalıştığım kısır döngü,
o dönemler iş hayatında olmayanlar için mizahi bir fantazi veya
abartma gibi gelebilir ama size şunu söyleyeyim: ben bu sistemin içinde
yaşayıp çalışanlardanım, ayniyle vakidir ve aynı zamanda
"son derece ciddi"dir. Ve dahi bu sistemin bütün unsurları
da tamamen ortadan kalkmış değildir.
Sn.Tansu Çiller'in Türkiyenin AB Gümrük Birliğine
girmek suretiyle gümrük duvarlarını kaldırma hamlesinin yukarıda
izah etmeye çalıştığım kısır döngüyü kırmak gibi akıllı
bir nedene de dayandığına inan(a)mıyorum, bu hamleyi yaparken
elindeki kozu doğru kullandığına da inanmıyorum (Ara açıklama: Türkiye
pazarı, Avrupalı üreticiler için cazip bir pazar, dolayısıyla Gümrük
birliği Türkiye açısından bir koz,....idi). Neyse, o veya bu
nedenle, bu veya şu şekilde, sonunda gümrük duvarları kalktı. Inınınııııııııııııın,
Türk İmalat Sektörü zor durumda. Türk İmalat sektörü o günden
beri rotasını tam olarak bulamadı. Daha önceleri yanlış bir rotada
gayet istikrarlı şekilde yol alıyordu, gümrük birliğinden beri
feleği şaştı, rota arıyor. Devlet Sektöründen hiç bahsetmiyorum,
o da bir başka alem.
Aslında manzara son derece basit ve net: Küresel
rekabete açık bir pazarda fiyatı pazar belirler. Maliyetini pazarda
oluşan fiyata uygun bir şekilde kontrol altına alıp yönetemeyenler
de batar. Şimdi belki diyeceksiniz ki "ne var bunda, herkesin
bildiği bir şey". Bence pek öyle değil. Yani sanki herkes öyle
olduğunu biliyor ama bunun anlamını hazmetmiş olup bundan anlamlı,
uygulanabilir, ve yapıcı bazı çıkarımlar çıkartanlar halen çok
sınırlı.
Maliyetin kontrol altına alınması demek, kaynak
kullanımının etkili yapılmasıdır. Kaynak dediğiniz sektörden
sektöre değişik ağırlıklarda olmak üzere hammadde, enerji,
personel, servisler, yedek parça, ve tüketim malzemeleridir (Konuyu
fazla dağıtmamak için finansal faktörleri bir kenara koydum, nakit
maliyetinden bahsediyorum). Bunların içinde hammadde, enerji, ve
personel maliyeti, toplam maliyetin çok büyük bir oranını oluşturur(Sektörel
istisnalar hariç). Bu üç kaynağın her biri, maliyetlerde kritik rol
oynar.
Hammadde sektörel bir konudur, onun için genelleme
yapmıyorum. Enerji'nin büyük bölümü (genelleme) elektriktir. Belçika'da
KW'si 4.5 Euro-cent, İspanya'da 4 Euro-cent, Slovakya'da 3 Euro-cent
olan Elektrik, Türkiye'de yuvarlak hesap 8.5 Euro-cent'tir.
(Sebeplerine şimdilik girmiyorum, ancak şu kadarını söyleyeyim:
Ekim 2002'de Elektrik piyasası oluşturulduğunda uzun vadede fiyatların
düşmesinden önce, kısa vadede Türkiyede Elektrik fiyatlarının yükselmesi(!!!!!)
muhtemel gözüküyor, buyurun buradan yakın). Elektrik fiyatlarının
Türkiye İmalat sektörünün rekabetçiliğinde çok büyük bir engel
olduğunu söyleyeyim, bu yazı için bu yeter.
İyi yetişmiş ve genç işgücü, Türkiyenin
elindeki imalat sektöründeki en büyük koz'dur. Aşırı istihdam bu
kozu öldürmektedir. Devlette akıl, izan, hafsala, insaf, hatta mizah
sınırları üzerinde yapılan bu uygulama özel sektörde de vardır,
ancak devlet'teki uygulamaların yanında özel sektördeki uygulamadan
bahsetmeye pek sıra gelmemektedir. Neyse, bugün benim gündemimde sıra
geldi. Bu yapılan "yandan çarklı" bir sosyal çözümdür.
Yandan Çarklı olduğu için de sürdürülebilir değildir, uzun
vadede zararlıdır "counter productive"dir.
"Ama Türkiye'de işçilik ucuz" diye
muhtemel bir argümana da "provizyonel" olarak cevap vereyim:
Bir pazarda "ucuz işçilik" üzerine kurulmuş uzun vadeli
bir yatırımı içeren bir oyun planı yapamazsınız (daha doğrusu
yapmamalısınız), çünkü ucuz işçiliğin "ucuzluğu"
kalkınma ile ortadan kalkar (ki bu da iyi bir gelişmedir), siz de ucuz
işçilik üzerine kurduğunuz oyun planı ile ortada kalırsınız.
Kaldı ki ucuzluk göreceli bir kavramdır. Beklentilere, sektörlere göre
değişkenlik gösterir. Bugün Mısır'da bir lastik işçisinin
maliyeti Türkiye'deki lastik işçisinin maliyetinin dörtde biri ile
beşte biri arasındadır. Slovakya'daki bir Çelik Kord işçisinin
maliyeti Türkiyedeki bir Çelik Kord işçisi maliyetinin yarısıdır.
Mısır ve Slovakya gibi ülkelerde işçilik kalitesinin de bu maliyet
düşüklüğü oranında düşük olmadığını da belirteyim.
Özetle Türkiye imalat sektörü kaynakları verimli
kullanmayı öğrenmek durumunda.
Nasıl????
Kaynakları verimli kullanma yöntemlerinden biri
olan süreç yönetimi hakkında ki bir yazımı bir bölüm ileride
bulabilirsiniz.
Şimdi de biraz İmalat sektörünün dışına çıkayım:
Kaynak kullanımında genel olarak Türk Toplumu olarak nasılız??
Biraz maddi kaynaklar, biraz da çağımızın giderek önem kazanan
kaynağından bahsedeceğim: zaman.
Şunu iddia ediyorum: Türk insanı fakirliğine rağmen
bol bulamaç yaşar. Bol bulamaç yaşamak kötü müdür???. "Kötü"
olmayabilir. Bu bir kültür, bir yaklaşım meselesidir.
İnsanlar yemeği bile bol bulamaç hazırlarlar, ve
hakikaten son anda bir misafir çıkagelse her halikarda herkes doyar.
Hatta yemek yetmeyecek gibiyse de ev sahibi aç kalır, misafiri
doyurur. Örneğin Belçika'da böyle bir şey mümkün değildir, bir
yere habersiz giderseniz ev sahibi hazırlıksızdır, yemeği sınırlı
hazırlamıştır, yemek zamanı gözünüzün içine baka baka yemeğini
yer, siz de yutkunur durursunuz. Tamam, bir kısmı kültürel bir
misafirperverlik farkıdır, ama diğer bir kısmı da fiilen yenecek
yemeğin bol hazırlanmasındandır.
İnşaat yaptırmaya kalkın, işi "bilen"
bir inşaatçı size malzeme hesabı yapsın. Bir de inşaatın
bitiminde artan malzemeye bakın. Ne dediğim anlaşılacaktır.
Evin bahçe katınının bir bölümünü Gebze taşı
kaplattıralım dedik, iki Dadaş iki hafta boyunca taş kapladılar,
sonunda iş bitti, yarım kamyonetlik Gebze taşı arttı. Atsan atamazsın
satsan satamazsın, Dadaşlara "siz bunları benden geri satın alın"
diyorum, ikisi de pişkin pişkin sırıtırken altın dişleri gözüküyor:"Olur
mu hiç agabey, biz satın alamayız, ama istersen geri götürürüz,
burada kalabalık yapmaz" diyorlar.
Banyosuna seramik döşetip de elinde birkaç kutu
seramik kalıp, "belki bir gün lazım olur" diye kenara kaldırmamış
kahraman Türk evladı var mıdır acaba??
Terziye gidin, "Size takım için şu kadar
metre kumaş gerekir" der. Alır gidersiniz, takımı diker, size
aldırttığı kumaşın üçte birini de "bu da arttı
beyefendi" der, elinize tutuşturur. Elinizde kumaşla kalakalırsınız,
"bari bir de yelek dik" dersiniz, yine de elinizde kumaş kalır.
Lokantalarda "doggy bag" istemek daha yeni
yeni normal karşılanır oldu. Yine Lokantalarda hesap ödeme anında
yapılan "yok abi bırakmam, ölümü gör, ben ödeyeceğim"
muhabbeti eşliğindeki ilginç ritüel kıt kaynakların yanlış
kullanımı, en azından bol bulamaç kullanımı değildir de nedir???
Elimde veri yok, ama İstanbul'da atılan yemek artıkları
ile bir İstanbul daha doyarmış gibi geliyor bana. Bir ara atılan
ekmek miktarı ile ilgili bir veriye rastgelmiştim, rakam hatırlamıyorum
ama tüyler ürperticiydi.
Hangi kültür daha doğrudur tartışması yapmaya
çalışmıyorum. Ancak olaya kaynak kullanımı açısından bakarsanız
kıt olan kaynağın bol bulamaç kullanımı, teknik olarak yanlıştır.
Geldim başka bir kaynağa: zaman.
Zaman kullanımı konusunda bana en anlamlı dersi
Kandıra'ya bağlı şipşirin bir Karadeniz köyü olan Yukarı Tarakçıkışlası
Köyü'nde oturan bir kadın vermişti. Taş fırınında ekmek pişirmek
üzere hazırlık yapıyordu, köy ekmeğini çok severim, "Bana da
bir tane pişirir misin" dedim, sağolsun kabul etti. "Ne
kadar sürede pişer???" dedim, "Pişene kadar pişer"
dedi. O günden beri zaman kullanımı konusundaki her konuyu bu mihenk
taşından düşünmeye başlıyorum:"Pişene kadar pişer".
Hadi özel yaşamda insanların birbirine küsme,
kapris yapma ("kapris yapma" terimini kullanınca sadece
bayanları kastettiğim gibi bir yanlış (eksik) anlama olmasın:
kapris yapma konusunda bayların bayanlardan hiç de eksik kalır olmadığını
düşünüyorum) gibi israf ettikleri zaman kaynağını bir kenara
koyalım. İşe Profesyonel bir bakış açısıyla bakarsanız zaman kıt
ve maliyeti yüksek bir kaynaktır.
Ayrıca hız, küreselleşen pazarda giderek daha
fazla önem kazanan bir rekabet unsurudur. Hız da zaman'ın bir
fonksiyonu olduğuna göre zamanın değeri giderek yükselmektedir.
Direkt yapılabilecek bir iletişimin dolaylı yapılmaya
çalışılması ile oluşan zaman israfını hep düşünmüşümdür.
Türkiye ve civarında iki insanın konuşacağı "iş" ne
kadar önemliyse "girizgahı" o kadar uzun ve ağdalı olur.
Hal hatır sorulur, o sorulur, bu sorulur, esas konunun etrafında
spiralvari bir yörünge çizmek marifetiyle esas konuya yavaş yavaş
yaklaşılır. Kaçınılmaz bir şekilde esas konuya "inilebildiğinde"
ise konu ima edilerek konuşulur, gizemli mesajlar verilir alınır, kaşlar
kalkar iner, gözler kısılır, dudak kenarları kıvrılır, bir
mesajlaşma bir mesajlaşma. Bazen bir iş konusunu saatler boyu, bazen
günler boyu konuşup bitirdikten sonra "yahu biz ne konuştuk"
diye düşünüyorum, çok fakir birkaç satır yazabiliyorum. Varılan
sonucun kısa olması değil beni rahatsız eden, varılan sonucun kısa
olması doğaldır, ancak oraya varmak için kim, kaç hamle yaptı
derseniz müzakerenin verimsizlik numunesi esas tablosu çıkıyor
ortaya.
Konuların "salçalanması" sadece zaman
israfını değil, aynı zamanda yanlış anlamaları da getiriyor.
Sonradan başlıyor "yok ben onu demek istemedim, aslında sen şööööle
demek istedin zannettim" falan.
Bizim bölgelerin kültüründe dolaylı anlatım
insanı havalı yapar, ama havalı olmak sonucunda yapılması istenen işe
bir faydası olur mu, onda şüphem var. Örneklendirmeye çalışayım:
Ben Amerika'nın, veya İngiltere'nin, veya Almanya'nın başkanı, dışişleri
bakanı, basın sözcüsü, parti yetkilisi gibi insanları basın karşısına
çıkıp bir şey söylediklerinde ne dediklerini, ne anlatmak
istediklerini anlıyorum. Türkçe ana dilim olmasına rağmen
bizimkiler basın karşısına çıkıp konuştuklarında ne
dediklerini, neyi anlatmak istediklerini ancak aşağı yukarı anlıyorum,
ancak tam anlamam için ertesi gün "iç politika uzmanlarımdan"
birine sormam gerekiyor. Daha da zorlandığım durumlar var: Saddam Hüseyin
gibi biri çıkıp konuştu mu tercümeyi çok dikkatle de takip etsem
ne demek istediği, nereye varmak istediği konusunda hiçbir şey anlamıyorum.
Halbuki adam zahmet edip TVye çıktıysa bir şey demeye çıkıyor,
ancak o kadar dolaylı diyor ki benim gibiler anlayamıyor.
Bahsettiğim fark politikacılarla sınırlı değil.
Çok seneler önce, BFGoodrich'in bir "info session"una katılmıştım.
BFGoodrich'in bir üst düzey yöneticisi çıktı, bizde o sıralar bir
şirketin en üst kademelerinde bile "top secret" olarak sınıflandırılan,
fısıldaşılarak konuşulan "güya gizlilikte" konuları,
ciroyu, kârı, nakit akışını, risk noktalarını, fırsatları,
bunlarla ilgili şirketin planlarını patır patır şirketin yüzlerce
çalışanına, grafikler, tablolar göstererek, herkesin gözüne soka
soka, net ve yanlış anlaşılamaz biçimde anlattı. Çok hayret etmiştim.
Bizde (Türkiye'de) o zamanlar yönetici konuşmaya çıktı mı, en kıytırık
yönetici dahi olsa, konuşmaya, ama asla birşey söylememeye çıkardı.
Bugün artık fark o kadar fazla değil (değil mi???).
Eskiden "nasıl yaparız da çalışanımıza
bir şey söylemeyiz??" diye formüle edilen sorun, bugün tersine
döndü ve "nasıl yaparız da çalışanlarımızın şirketin ne
yapması gerektiği konusuna katılımını sağlarız, ve sonuçta oluşan
şirket görüşünün de bütün çalışanlarca aynı şekilde algılanmasını,
sahiplenilmesini nasıl sağlarız??" diye bir değişime uğradı.
Ciddi bir değişim, değil mi??
Bütün çalışanların şirketin ne yapmak istediği
ile ilgili aynı anlayışta olmalarının önemi şu: ortak hedefler
oluşuyor, bütün herkes aynı yöne çalışıyor, enerji kaybı azalıyor,
şirket hız kazanıyor. Hedef paylaşımının çok yüksek düzeyde
yapılabileceğini ve bunun çok büyük verimlilik kazandırdığını
iddia ediyorum.
Bugün pazar, bu geniş konuyu böylece dile getirmiş
oldum.
İstanbul'da yağmur yağacaktı, saat 14:00 halen görünürde
yağmur yok. Umarım "havayı koklayan adam" bu sefer yanıldı.
Günün geri kalanında bu hafta yaptırdığımız 1.5 metreye 1.5
metre ebadında kocaman dört yastık çimlere, gölgeye atılacak, yine
hafta içinde alıp da alel acele göz atıp hem nostaljik hem de güncel
anlamda çok hoşuma gitmiş olan "Porof Zihni Sinir - Proceler -
İrfan Sayar - Tübitak - Popüler Bilim Yayınları" kitabı elime
alınacak, yastıkların üzerine yayılanacak, keyfi çıkartılarak
okunacak. Akşamüstü mangal yakılacak, köfteler hazırlanılacak,
"sakın yağ emmeyin haa" diyerekten tembihlenmiş patlıcanlar
kızartılacak, sosu hazırlanacak, mütevazi sebze bahçemizden yeşil
soğan, bir avuç maydanoz, ve salata. Eh, bu kadar hazırlığa uygun
bir "sıvı" da idrak edilir herhal. Köfteler yenilirken ev
halkının tek tek gözlerinin içine bakılacak, "Köfteleri güzel
pişirmişim değil mi????" diye israrla sorulacak, net ve olumlu
cevap alınıncaya kadar tacize devam edilecek.
Verimlilik üzerine iki kişilik nevresim takımı büyüklüğündeki
bu yazı'dan sonra üst paragrafta özetlediğim "profesyonel
anlamda verimsiz" pazar öğleden sonra programının keyfini çıkartmak
üzere huzurdan çekiliyorum efendim.