TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

19

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

19

Türkiye, insan verimliliği konusunda gelişmiş ülkelerden halen epey geride.

Neden??

Zannediyorum nedeni Türkiyeye has değil. İnsan kaynağı bolluğu olan korunmuş pazarların ortak özelliklerinden biri olarak görüyorum düşük insan verimliliğini.

Pazar korununca dışardan rekabet, gümrükler nedeniyle zayıf. İçeriden rekabet ise "karşılıklı anlayış" kuralları içerisinde çoğu zaman(veya bazen) yumuşatılıyor. Rekabet zayıf olunca fiyatlar "gevşetilebiliyor". Fiyatlar "gevşetilebiliyor" olduğundan maliyetler de "gevşek"(Yönetim anlayışı da zayıf olduğundan fiyatların gevşek olduğu durumlarda maliyetleri sıkıya alma yöntemiyle kârı arttırıp bunu yatırıma dönüştürme işi, yani işin teorisi, çalışmıyor). Zaten memlekette işşizlik yüksek. "Bir miktar fazla istihdamdan da ne çıkar canım" kahraman Türk vatanseveri sözüyle al oraya bir kişi, al buraya bir kişi. Bir bakıyorsunuz her kapının arkasında bilmem kaç kişi, işin bir ucundan tutmuşlar, yutmadan çiğneyip duruyorlar, yani işi "geveliyorlar". (Bir de futbol deyimiyle söyleyeyim, futbol'dan çok anlarım ya: topu orta sahada çevirip duruyorlar).

Bir bakıyorsunuz kendi gerekliliği bile ciddi şüphe götürecek birinin "işlerini yetiştirebilmesi" için yardımcısı var, onun yardımcısı, ve "departmanı" falan. Öte yanda bitmez tükenmez bir sekreterya. Boy boy, dizi dizi sekreterya. "Sekreterya, yönetici düşünebilsin diye vardır" safsatasını dinledim seneler boyu. Sanki yönetici, "trans" halinde gözlerini uzaklara dikip zırt, pırt sekiz saat boyunca fikir üretirmiş gibi. Sekreterya da, diğer bütün çalışanlar gibi, maliyetinden belirgin bir miktar fazla katma değer yaratmak üzere istihdam edilmelidir. Sekreterya, birçok durumda katma değer yaratsın diye değil, orada "bulunması" için oluşturuluyor. Vazo gibi. Tamam peki, bir vazo'dan beklenenden biraz daha fazla birşeyler beklenebiliyor. Telefona baksın, çay kahve getirsin gibi. Düzeltiyorum: neredeyse vazo gibi.

Efendim, mühendis ve mimarların bile "göstermelik" alındığı durumlar var. Gelene gidene "işte efendim, bu da mühendisimiz Şehmuz Bey", veya "işte efendim, bu da mimarımız Şeyda Hanım" deniyor, tanıştırılıyor, bu şekilde firmanın "bilimsel" çalıştığına dair bir görüntü, algılama yaratılmaya çalışılıyor.

Eh, insan dediğin yaratıcıdır, bu kadar insanı biraraya koyduğunuz zaman insanlar da kendi mevcudiyetlerini gerekli hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar: iş yaratıyorlar. "Vakit geçsin" diye başlatılan lüzumsuz faaliyetler zamanla "gerekli işler" haline geliyor, geliştiriliyor, ve zamanla genişletiliyor, ve eldeki işgücü zamanla yetmemeye başlıyor, ilave insanlar işe alınıyor, onlar da işin bir ucundan tutuyor ve işi "geliştirmeye" devam ediyorlar.

Bu rezalete orta yerinden bakarsanız sanki herkes haklıymış gibi duruyor. İnsanlar çok çalışıyorlar ve birey başına az para alıyorlar. "Ben bu kadar çalışıyorum, aldığım paraya bak" deyip şikayetçiler. Patronlar işçilik toplam giderine bakıyorlar, personel gideri çok yüksek. Aşırı istihdam nedeniyle şişen maliyete bir de devlet babanın kendi cesametini korumak için eklediği "giydirme"ler biniyor, maliyetler almış başını gidiyor. (Bu arada, şu "çıplak ücret" ve "giydirilmiş ücret" terimlerini de anlamları itibariyle çok isabetli bulduğumu belirteyim.). "Madem maliyetler arttı, ben de zam yaparım olur biter" diyor patronlar ("Yönetici"ler), basıyorlar zammı. Vatandaş bakıyor zamlı fiyata, eğer ithal malın gümrüklü fiyatından ehvense el mahkum alıyor.

Yukarıdaki bir kaç paragrafta sadece yanlış kullanılan insan kaynağından bahsettim. Buradan, yanlış kullanılan kaynağın insan ile sınırlı olduğu çıkmaması gerekir. İmalat sürecinde ne olup bittiğinden tamamen bihaber insanlar hasbelkader bir ürün üretiyorlar. Yine imalat sürecinden tamamen bihaber başka bir takım başka insanlar, muhasebe kayıtlarının işlevinin vergi vermek, vermemek, eğer verilecekse ne kadar verilecek, nasıl yapılsa da verilmeyecek gibi sorulara cevap aramakla sınırlı olduğu varsayımıyla bir takım muhasebe kayıtları tutuyor. Elinde başka hiçbir kayıt kuyut olmayan yönetici ve/veya patron sıfatlı insanlar, bu (imalat süreci kontrolu ve yönetimi açısından) anlamı son derece sınırlı olan, ve zaten birkaç ay öncesini yansıtan (Türkiye'de aylık muhasebe kayıtlarını geçen ay'dan sonra ilk 10 gün içinde kapatabilen şirket sayısı halen sınırlıdır, muhasebe kayıtlarının birkaç ay gecikmeli kapatılması Türkiye'de "normal" sayılabilmektedir. Bu durumun böyle olmasının iki temel nedeni şunlardır: bir: Muhasebe kayıtlarının esasen bir yönetim aracı olduğu bilinci çok zayıftır, yani yönetimden talep gelmez, iki: Çek, senet, fatura gibi belgeler esas işlevleri dışında yandan çarklı olarak binbir türlü başka ticari araç olarak kullanıldığından bir işlemin evrakının tamamlanması aylar sürebilir.) yalan yanlış kayıtlara bakıp yalan yanlış kararlar alırlar (çöp içeri, çöp dışarı). Bu kararlar çoğunlukla kaynak israfını yaratır ve/veya arttırır. Ben, imalat hurdası arttı diye ürününün fiyatına zam yapanı bile gördüm.

Bu mealde giden rezalet (isterseniz "sistem" diyelim) şişen fiyatların ithal malın gümrüklü maliyetini aşmasına kadar gidiyor. "Hah işte o zaman verimlilik üzerine çalışmaya başlanılıyor" diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Senelerle geliştirilen Standart İşletme Talimatı, bu durumda şunu diyor: Dehal toparlanılacak, Ankara'ya gidilecek, Devlet baba'dan koruma duvarlarının yükseltilmesi istenecek, bu yerine getirilinceye kadar Ankara'ya kamp kurulacak. Mümkünse basına da yaygara yapılacak, " Türk imalat sektörü yabancılara peşgeç çekiliyor" falan denecek.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım kısır döngü, o dönemler iş hayatında olmayanlar için mizahi bir fantazi veya abartma gibi gelebilir ama size şunu söyleyeyim: ben bu sistemin içinde yaşayıp çalışanlardanım, ayniyle vakidir ve aynı zamanda "son derece ciddi"dir. Ve dahi bu sistemin bütün unsurları da tamamen ortadan kalkmış değildir.

Sn.Tansu Çiller'in Türkiyenin AB Gümrük Birliğine girmek suretiyle gümrük duvarlarını kaldırma hamlesinin yukarıda izah etmeye çalıştığım kısır döngüyü kırmak gibi akıllı bir nedene de dayandığına inan(a)mıyorum, bu hamleyi yaparken elindeki kozu doğru kullandığına da inanmıyorum (Ara açıklama: Türkiye pazarı, Avrupalı üreticiler için cazip bir pazar, dolayısıyla Gümrük birliği Türkiye açısından bir koz,....idi). Neyse, o veya bu nedenle, bu veya şu şekilde, sonunda gümrük duvarları kalktı. Inınınııııııııııııın, Türk İmalat Sektörü zor durumda. Türk İmalat sektörü o günden beri rotasını tam olarak bulamadı. Daha önceleri yanlış bir rotada gayet istikrarlı şekilde yol alıyordu, gümrük birliğinden beri feleği şaştı, rota arıyor. Devlet Sektöründen hiç bahsetmiyorum, o da bir başka alem.

Aslında manzara son derece basit ve net: Küresel rekabete açık bir pazarda fiyatı pazar belirler. Maliyetini pazarda oluşan fiyata uygun bir şekilde kontrol altına alıp yönetemeyenler de batar. Şimdi belki diyeceksiniz ki "ne var bunda, herkesin bildiği bir şey". Bence pek öyle değil. Yani sanki herkes öyle olduğunu biliyor ama bunun anlamını hazmetmiş olup bundan anlamlı, uygulanabilir, ve yapıcı bazı çıkarımlar çıkartanlar halen çok sınırlı.

Maliyetin kontrol altına alınması demek, kaynak kullanımının etkili yapılmasıdır. Kaynak dediğiniz sektörden sektöre değişik ağırlıklarda olmak üzere hammadde, enerji, personel, servisler, yedek parça, ve tüketim malzemeleridir (Konuyu fazla dağıtmamak için finansal faktörleri bir kenara koydum, nakit maliyetinden bahsediyorum). Bunların içinde hammadde, enerji, ve personel maliyeti, toplam maliyetin çok büyük bir oranını oluşturur(Sektörel istisnalar hariç). Bu üç kaynağın her biri, maliyetlerde kritik rol oynar.

Hammadde sektörel bir konudur, onun için genelleme yapmıyorum. Enerji'nin büyük bölümü (genelleme) elektriktir. Belçika'da KW'si 4.5 Euro-cent, İspanya'da 4 Euro-cent, Slovakya'da 3 Euro-cent olan Elektrik, Türkiye'de yuvarlak hesap 8.5 Euro-cent'tir. (Sebeplerine şimdilik girmiyorum, ancak şu kadarını söyleyeyim: Ekim 2002'de Elektrik piyasası oluşturulduğunda uzun vadede fiyatların düşmesinden önce, kısa vadede Türkiyede Elektrik fiyatlarının yükselmesi(!!!!!) muhtemel gözüküyor, buyurun buradan yakın). Elektrik fiyatlarının Türkiye İmalat sektörünün rekabetçiliğinde çok büyük bir engel olduğunu söyleyeyim, bu yazı için bu yeter.

İyi yetişmiş ve genç işgücü, Türkiyenin elindeki imalat sektöründeki en büyük koz'dur. Aşırı istihdam bu kozu öldürmektedir. Devlette akıl, izan, hafsala, insaf, hatta mizah sınırları üzerinde yapılan bu uygulama özel sektörde de vardır, ancak devlet'teki uygulamaların yanında özel sektördeki uygulamadan bahsetmeye pek sıra gelmemektedir. Neyse, bugün benim gündemimde sıra geldi. Bu yapılan "yandan çarklı" bir sosyal çözümdür. Yandan Çarklı olduğu için de sürdürülebilir değildir, uzun vadede zararlıdır "counter productive"dir.

"Ama Türkiye'de işçilik ucuz" diye muhtemel bir argümana da "provizyonel" olarak cevap vereyim: Bir pazarda "ucuz işçilik" üzerine kurulmuş uzun vadeli bir yatırımı içeren bir oyun planı yapamazsınız (daha doğrusu yapmamalısınız), çünkü ucuz işçiliğin "ucuzluğu" kalkınma ile ortadan kalkar (ki bu da iyi bir gelişmedir), siz de ucuz işçilik üzerine kurduğunuz oyun planı ile ortada kalırsınız. Kaldı ki ucuzluk göreceli bir kavramdır. Beklentilere, sektörlere göre değişkenlik gösterir. Bugün Mısır'da bir lastik işçisinin maliyeti Türkiye'deki lastik işçisinin maliyetinin dörtde biri ile beşte biri arasındadır. Slovakya'daki bir Çelik Kord işçisinin maliyeti Türkiyedeki bir Çelik Kord işçisi maliyetinin yarısıdır. Mısır ve Slovakya gibi ülkelerde işçilik kalitesinin de bu maliyet düşüklüğü oranında düşük olmadığını da belirteyim.

Özetle Türkiye imalat sektörü kaynakları verimli kullanmayı öğrenmek durumunda.

Nasıl????

Kaynakları verimli kullanma yöntemlerinden biri olan süreç yönetimi hakkında ki bir yazımı bir bölüm ileride bulabilirsiniz.

Şimdi de biraz İmalat sektörünün dışına çıkayım: Kaynak kullanımında genel olarak Türk Toplumu olarak nasılız?? Biraz maddi kaynaklar, biraz da çağımızın giderek önem kazanan kaynağından bahsedeceğim: zaman.

Şunu iddia ediyorum: Türk insanı fakirliğine rağmen bol bulamaç yaşar. Bol bulamaç yaşamak kötü müdür???. "Kötü" olmayabilir. Bu bir kültür, bir yaklaşım meselesidir.

İnsanlar yemeği bile bol bulamaç hazırlarlar, ve hakikaten son anda bir misafir çıkagelse her halikarda herkes doyar. Hatta yemek yetmeyecek gibiyse de ev sahibi aç kalır, misafiri doyurur. Örneğin Belçika'da böyle bir şey mümkün değildir, bir yere habersiz giderseniz ev sahibi hazırlıksızdır, yemeği sınırlı hazırlamıştır, yemek zamanı gözünüzün içine baka baka yemeğini yer, siz de yutkunur durursunuz. Tamam, bir kısmı kültürel bir misafirperverlik farkıdır, ama diğer bir kısmı da fiilen yenecek yemeğin bol hazırlanmasındandır.

İnşaat yaptırmaya kalkın, işi "bilen" bir inşaatçı size malzeme hesabı yapsın. Bir de inşaatın bitiminde artan malzemeye bakın. Ne dediğim anlaşılacaktır.

Evin bahçe katınının bir bölümünü Gebze taşı kaplattıralım dedik, iki Dadaş iki hafta boyunca taş kapladılar, sonunda iş bitti, yarım kamyonetlik Gebze taşı arttı. Atsan atamazsın satsan satamazsın, Dadaşlara "siz bunları benden geri satın alın" diyorum, ikisi de pişkin pişkin sırıtırken altın dişleri gözüküyor:"Olur mu hiç agabey, biz satın alamayız, ama istersen geri götürürüz, burada kalabalık yapmaz" diyorlar.

Banyosuna seramik döşetip de elinde birkaç kutu seramik kalıp, "belki bir gün lazım olur" diye kenara kaldırmamış kahraman Türk evladı var mıdır acaba??

Terziye gidin, "Size takım için şu kadar metre kumaş gerekir" der. Alır gidersiniz, takımı diker, size aldırttığı kumaşın üçte birini de "bu da arttı beyefendi" der, elinize tutuşturur. Elinizde kumaşla kalakalırsınız, "bari bir de yelek dik" dersiniz, yine de elinizde kumaş kalır.

Lokantalarda "doggy bag" istemek daha yeni yeni normal karşılanır oldu. Yine Lokantalarda hesap ödeme anında yapılan "yok abi bırakmam, ölümü gör, ben ödeyeceğim" muhabbeti eşliğindeki ilginç ritüel kıt kaynakların yanlış kullanımı, en azından bol bulamaç kullanımı değildir de nedir???

Elimde veri yok, ama İstanbul'da atılan yemek artıkları ile bir İstanbul daha doyarmış gibi geliyor bana. Bir ara atılan ekmek miktarı ile ilgili bir veriye rastgelmiştim, rakam hatırlamıyorum ama tüyler ürperticiydi.

Hangi kültür daha doğrudur tartışması yapmaya çalışmıyorum. Ancak olaya kaynak kullanımı açısından bakarsanız kıt olan kaynağın bol bulamaç kullanımı, teknik olarak yanlıştır.

Geldim başka bir kaynağa: zaman.

Zaman kullanımı konusunda bana en anlamlı dersi Kandıra'ya bağlı şipşirin bir Karadeniz köyü olan Yukarı Tarakçıkışlası Köyü'nde oturan bir kadın vermişti. Taş fırınında ekmek pişirmek üzere hazırlık yapıyordu, köy ekmeğini çok severim, "Bana da bir tane pişirir misin" dedim, sağolsun kabul etti. "Ne kadar sürede pişer???" dedim, "Pişene kadar pişer" dedi. O günden beri zaman kullanımı konusundaki her konuyu bu mihenk taşından düşünmeye başlıyorum:"Pişene kadar pişer".

Hadi özel yaşamda insanların birbirine küsme, kapris yapma ("kapris yapma" terimini kullanınca sadece bayanları kastettiğim gibi bir yanlış (eksik) anlama olmasın: kapris yapma konusunda bayların bayanlardan hiç de eksik kalır olmadığını düşünüyorum) gibi israf ettikleri zaman kaynağını bir kenara koyalım. İşe Profesyonel bir bakış açısıyla bakarsanız zaman kıt ve maliyeti yüksek bir kaynaktır.

Ayrıca hız, küreselleşen pazarda giderek daha fazla önem kazanan bir rekabet unsurudur. Hız da zaman'ın bir fonksiyonu olduğuna göre zamanın değeri giderek yükselmektedir.

Direkt yapılabilecek bir iletişimin dolaylı yapılmaya çalışılması ile oluşan zaman israfını hep düşünmüşümdür. Türkiye ve civarında iki insanın konuşacağı "iş" ne kadar önemliyse "girizgahı" o kadar uzun ve ağdalı olur. Hal hatır sorulur, o sorulur, bu sorulur, esas konunun etrafında spiralvari bir yörünge çizmek marifetiyle esas konuya yavaş yavaş yaklaşılır. Kaçınılmaz bir şekilde esas konuya "inilebildiğinde" ise konu ima edilerek konuşulur, gizemli mesajlar verilir alınır, kaşlar kalkar iner, gözler kısılır, dudak kenarları kıvrılır, bir mesajlaşma bir mesajlaşma. Bazen bir iş konusunu saatler boyu, bazen günler boyu konuşup bitirdikten sonra "yahu biz ne konuştuk" diye düşünüyorum, çok fakir birkaç satır yazabiliyorum. Varılan sonucun kısa olması değil beni rahatsız eden, varılan sonucun kısa olması doğaldır, ancak oraya varmak için kim, kaç hamle yaptı derseniz müzakerenin verimsizlik numunesi esas tablosu çıkıyor ortaya.

Konuların "salçalanması" sadece zaman israfını değil, aynı zamanda yanlış anlamaları da getiriyor. Sonradan başlıyor "yok ben onu demek istemedim, aslında sen şööööle demek istedin zannettim" falan.

Bizim bölgelerin kültüründe dolaylı anlatım insanı havalı yapar, ama havalı olmak sonucunda yapılması istenen işe bir faydası olur mu, onda şüphem var. Örneklendirmeye çalışayım: Ben Amerika'nın, veya İngiltere'nin, veya Almanya'nın başkanı, dışişleri bakanı, basın sözcüsü, parti yetkilisi gibi insanları basın karşısına çıkıp bir şey söylediklerinde ne dediklerini, ne anlatmak istediklerini anlıyorum. Türkçe ana dilim olmasına rağmen bizimkiler basın karşısına çıkıp konuştuklarında ne dediklerini, neyi anlatmak istediklerini ancak aşağı yukarı anlıyorum, ancak tam anlamam için ertesi gün "iç politika uzmanlarımdan" birine sormam gerekiyor. Daha da zorlandığım durumlar var: Saddam Hüseyin gibi biri çıkıp konuştu mu tercümeyi çok dikkatle de takip etsem ne demek istediği, nereye varmak istediği konusunda hiçbir şey anlamıyorum. Halbuki adam zahmet edip TVye çıktıysa bir şey demeye çıkıyor, ancak o kadar dolaylı diyor ki benim gibiler anlayamıyor.

Bahsettiğim fark politikacılarla sınırlı değil. Çok seneler önce, BFGoodrich'in bir "info session"una katılmıştım. BFGoodrich'in bir üst düzey yöneticisi çıktı, bizde o sıralar bir şirketin en üst kademelerinde bile "top secret" olarak sınıflandırılan, fısıldaşılarak konuşulan "güya gizlilikte" konuları, ciroyu, kârı, nakit akışını, risk noktalarını, fırsatları, bunlarla ilgili şirketin planlarını patır patır şirketin yüzlerce çalışanına, grafikler, tablolar göstererek, herkesin gözüne soka soka, net ve yanlış anlaşılamaz biçimde anlattı. Çok hayret etmiştim. Bizde (Türkiye'de) o zamanlar yönetici konuşmaya çıktı mı, en kıytırık yönetici dahi olsa, konuşmaya, ama asla birşey söylememeye çıkardı. Bugün artık fark o kadar fazla değil (değil mi???).

Eskiden "nasıl yaparız da çalışanımıza bir şey söylemeyiz??" diye formüle edilen sorun, bugün tersine döndü ve "nasıl yaparız da çalışanlarımızın şirketin ne yapması gerektiği konusuna katılımını sağlarız, ve sonuçta oluşan şirket görüşünün de bütün çalışanlarca aynı şekilde algılanmasını, sahiplenilmesini nasıl sağlarız??" diye bir değişime uğradı. Ciddi bir değişim, değil mi??

Bütün çalışanların şirketin ne yapmak istediği ile ilgili aynı anlayışta olmalarının önemi şu: ortak hedefler oluşuyor, bütün herkes aynı yöne çalışıyor, enerji kaybı azalıyor, şirket hız kazanıyor. Hedef paylaşımının çok yüksek düzeyde yapılabileceğini ve bunun çok büyük verimlilik kazandırdığını iddia ediyorum.

Bugün pazar, bu geniş konuyu böylece dile getirmiş oldum.

İstanbul'da yağmur yağacaktı, saat 14:00 halen görünürde yağmur yok. Umarım "havayı koklayan adam" bu sefer yanıldı. Günün geri kalanında bu hafta yaptırdığımız 1.5 metreye 1.5 metre ebadında kocaman dört yastık çimlere, gölgeye atılacak, yine hafta içinde alıp da alel acele göz atıp hem nostaljik hem de güncel anlamda çok hoşuma gitmiş olan "Porof Zihni Sinir - Proceler - İrfan Sayar - Tübitak - Popüler Bilim Yayınları" kitabı elime alınacak, yastıkların üzerine yayılanacak, keyfi çıkartılarak okunacak. Akşamüstü mangal yakılacak, köfteler hazırlanılacak, "sakın yağ emmeyin haa" diyerekten tembihlenmiş patlıcanlar kızartılacak, sosu hazırlanacak, mütevazi sebze bahçemizden yeşil soğan, bir avuç maydanoz, ve salata. Eh, bu kadar hazırlığa uygun bir "sıvı" da idrak edilir herhal. Köfteler yenilirken ev halkının tek tek gözlerinin içine bakılacak, "Köfteleri güzel pişirmişim değil mi????" diye israrla sorulacak, net ve olumlu cevap alınıncaya kadar tacize devam edilecek.

Verimlilik üzerine iki kişilik nevresim takımı büyüklüğündeki bu yazı'dan sonra üst paragrafta özetlediğim "profesyonel anlamda verimsiz" pazar öğleden sonra programının keyfini çıkartmak üzere huzurdan çekiliyorum efendim.

 

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki