
13
Siz hiç yumurta bile kıramayan, ancak şahane bir pirinç pilavı
yapan birini tanıdınız mı??
Ben tanıdım.
1980'lerin başlarında Gölcük Değirmendere'de
oturan, böyyük şeherden ithal mühendis/yönetici, bekar olup yalnız
başına yaşayan, sürekli "kebapçı kebabı" yemek
istemeyen ortak özelliklerini taşıyan bir takım insanlar, arada sırada
biraraya gelir, bir yandan sohbet eder, bir yandan da yemeğimizi yapardık.
Bahsedeceğim insanların hepsi halen iş hayatının içinde. Kendileri
hakkında kazara oluşmuş olumlu intibalara potansiyel halel riskini
asgariye indirmek gayesiyle soyadlarını kullanmayacağım. Kullanacağım
ilk adların da doğruluğunu teyid veya inkar etmiyorum.
Benim yemek yapma tarzım o zamanlar da epey "exploration"a
dayanırdı. Yeni şeyler denemeyi o zaman da seviyordum, halen de
seviyorum. Birlikte çok sık yemek yaptığımız Tufan Bey'in tarzı
ise benimkinin tam tersi. Repertuarı zengin, ancak her yemeği tarifle
yapardı. Hem de tarifler hep aynı kitaptan. Evde yaprakları sararmış
ve bazıları ayrılmış Muhittin Yeğen'in bir yemek kitabı var (geçenlerde
Tufan Bey'lerdeydik, konu bu kitaba geldi, aradı, buldu, kitap artık
kullanılmıyor ama halen duruyor). Tuğla büyüklüğünde bir kitap.
Son derece detaylı şekilde, modüller şeklinde yazılmış, konunun
temel kitaplarından biri. Bir yemeği yapmak için diyelim kitabın 60.
sayfasından okumaya başlıyorsunuz, bir yere kadar anlatıyor, sonra
sizi diyelim 170. sayfadaki bir sos tarifine yönlendiriyor, oradan 113.
sayfadaki bir modül tarifine, oradan diyelim 245.sayfadaki başka bir
modüle, okuya okuya ilerliyorsunuz. Topu topu bir yemek yapacaksınız,
yemek tarifini okuyup bitirdiğinizde kendinizi ileri bir akademik
seviyeye hazır gibi hissediyorsunuz. Bu kitabın daha yeni baskılarını
da piyasada gördüm, ancak Tufan Bey'deki baskı antika sınıfına yakın.
Kitabın bir yerinde bir fasulye yemeğini tarif ederken, "kısık
ateşte yarım saat pişirin" gibi bir şey dedikten sonra şu
anlamda bir ifade hatırlıyorum: "bu yemeği düdüklü tencere
denen yeni icatta da pişirebilirsiniz, çok daha çabuk pişiriyor, ama
bana sorarsanız doğrusu tencerede yarım saat pişirmektir." Düdüklü
tencere ne zaman piyasaya çıktıysa baskı o tarihlere ait olmalı.
Tufan Bey'in mutfağı bir laboratuvarı andırırdı.
Çeşitli ölçekler, tartı falan her çeşit ekipman mebzul miktarda
mevcut, her şey yerli yerinde. Yemek kimin evine yapılacak ise o evin
kuralları geçerli. Tufan Bey'in evinde yapılacak ise alınıyor
Muhittin Yeğen'in Tuğlası, açılıyor mutfak tezgahının üzerine,
dağılan yapraklar toplanıyor, başlıyor Tufan Bey okumaya:
"Peynirli tepsi böreği..(es).. Malzemesi:.. Dört adet yufka ...üç
çorba kaşığı margarin.... bir su bardağı süt..." falan diye
devam ediyor. Tufan Bey malzemeleri okuyor, ben malzemelerin varlığını
teyid ediyorum. Yaptığımız yemeklerin birçoğunu ezberlemişiz, ama
Tufan Bey'in yordamına itiraz edemiyorum, adam benim amirimin amiri.
Malzeme listesi bitiyor, Tufan Bey benim sabırsızlandığımın farkında,
gözlüklerinin üzerinden bana tehditkar bir bakış atıyor, sonra
okumaya devam ediyor: "Yapılışı:...(es)... Fırın tepsinin
dibi güzelce yağlanır...." tarzında devam ediyoruz.
Benim evde yemek yaptığımızda işler tersine dönüyor.
Ben uçuk denemeler yapıyorum, Tufan Bey ise sürekli söyleniyor,
"Senin gibi belayı nereden aldım başıma" diyor, ancak çaresiz
uyum gösteriyor. Benim evdeki yemeğin yeniş formatı bile Tufan Bey
gibi bir muhafazakar için bir zorlama: o sıralar benim yemek odası
takımım yok, yemek masam da yok, yemeği salonun en mutena köşesine
kurulmuş koskoca bir Amerikan Bar'da idrak ediyoruz. (Ara nağme: bu
Amerikan Bar'ı Ankara'da verimsiz ve sonuçsuz şekilde iş ararken bir
akşam ayılmak üzere gittiğim Çankaya Sauna'da tanıştığım,
benden daha fazla ayılmaya ihtiyacı olan ve kendini mobilyacı
zanneden bir marangoz kabası ile birlikte sauna'nın "ıslak"
ortamında tasarlamıştık. Ertesi günden itibaren adam bizim bu şahane
tasarımı Paris caddesindeki bir apartmanın altındaki bir dükkanda,
ki kendisi buraya "atölye" diyordu, hayata geçirmek üzere
çalışmaya başlamıştı. Ben de "atölye"ye gidip
geliyorum, adamın zanaatkarlığının "havsala ötesi çok kötü,
berbat, felaket" düzeyde olduğunu, alkol aldığı vakit ise hem
biraz hız kazandığını hem de iş'in kalitesi'nin "çok kötü"ye
terfi ettiğini gözlemledim. Tarafımdan sağlanan mebzul vodka limon
takviyesi ile bar'ın yapımı gecikmeli de olsa bitebildi. Zorda kalınırsa,
"Premature futurist" şeklinde tanımlanabilecek tarzda, var
olan bütün standardlara "toptan hakaret" olarak
nitelenebilecek, tasarlanmış hiçbir dik açının dik olmadığı,
tasarlanmış hiçbir düz'lüğün düz olmadığı bu nev'i şahsına
münhasır bar'ı, Değirmendere'ye taşındığımda evin içine
sokabilmek için daire kapısını sökmem gerekmişti. Sonradan
"sen bu ucubeye 'bar' mı diyorsun", "estetik yoksunluğun
evinde bulundurduğun o tahta yığınından belli" şeklinde özellikle
karşı cinsten yapılan iltifatlar dayanılmayacak düzeye geldiğinde,
canım bar'ımı kapıcı Şaban'a vermek zorunda kaldım. Ancak
anlayamadığım bir nedenle, apartman kapısını yine sökmeme rağmen,
bar'ı tek parça halinde, girmiş olduğu kapıdan çıkartamadım. Ya
bar "büyümüştü", ya kapı "küçülmüştü" ya
da benim kafam artık "yönetici seviyesi"nde çalışıyordu.
Kapıcı Şaban'dan yardım istedim, "Tabii abi, ben zaten onu parçalayacaktım,
senin dairenin içinde parçalayayıveririm "dedi. ...Ve parçaladı.
Eşi benzeri bulunmayacak bir sanat eseri daha böylece korunmaya alınmadan
yok oldu gitti. Çok hüzünlenmiştim. Parantezi kapatayım). Döndük
Tufan Bey ile bar'da yediğimiz yemeklere. Bir gün Tufan Bey "Ben
hem senin bu dingildek taburelerin üzerinde doğru düzgün oturup hem
de doğru düzgün yemek yiyemiyorum. Ya düşmemeye çalışmam lazım
ya da yemek yemeye çalışmam lazım. Ben senin evde tabureden düşmemeye
çalışırken aç kalıyorum" dedi. Durumun vehametini derhal
anlamıştım. O günlerde de, bugünlerde olduğu gibi, iş bulmak
zordu. Hemen birkaç gün içinde Bahçecik'ten Bambu taklidi, kestane ağacından
yapılma, uyduruk bir yemek odası takımı aldım. Minderlerini kendim
diktim ve canım minderleri yine kendimden başka kimse beğenmedi.
Olsun, bence güzel oldu. Uyduruk yemek odası takımının fiyatı,
kendisi gibi uyduruk değildi, benim için öyle bir "real"
rakamdı ki, gelirimin uydurukluğunun altını çiziyordu. Aylar boyu o
uyduruk yemek odası takımının taksitleri altında inledim durdum.
Birkaç kere Tufan Bey'e "Ben bu yük'ün altına canım şirketimin
en ulu müdürünün karnının doymasını sağlamak için giriyorum,
acaba ulu müdürüm bana bu taksitler konusunda bir kolaylık düşünmez
mi??" diye yaltaklandıysam da yüz bulamadım.
Yemek avanesinin bir başka "cins"i Basri
idi. Çok güzel makarna çeşitlemeleri yapardı, ayrıca salata, ızgara
ve çorba konularında ihtisaslaşmıştı. Son derece kıymetli bir
oyuncuydu, hangi mevkiye koysan oynayabiliyordu. Basri ile benim Şiir&Makarna
partilerimize ikimizden başka gönüllü katılım olmazdı. Şiir&Makarna
Partisi tarifi aşağı yukarı şöyle: O günkü malzeme ve keyif
durumuna göre takriba bir ton kadar makarna pişirilir, buna insafsız
bir miktarda sos hazırlanır, kolayda varsa bir beton karıştırıcısı
marifetiyle, yoksa "manuel" olarak bir tahta kürek ile
makarnayla sos karılır, bir fortif ("Fork Lift"in fabrikacası)
ilen, yoksa sürüyerek sofraya getirilir, sulandırılmış vişne reçeli
renk ve kıvamında yarım galonluk "Öküzgözü" veya "Hethiter"
şarabı açılır, birkaç tane de yedeğe hazırlanır, kalın cam su
bardakları sofraya konur (ayaklı şarap bardakları sakıncalıdır,
ilerleyen saatlerde kırılabiliyor) ve yem! borusu çalınır. Bu
noktadan sonra Basri (ve bazen birkaç bahtsız) ile elimize birer şiir
kitabı alır sofraya oturur idik. Bir yandan adabı muhaşeret kitabı
yazarlarını bunalıma sürükleyecek bir tarzda makarna yiyip şarap içerdik,
bir yandan da bağıra çağıra birbirimize şiirler okurduk. Niye diğer
arkadaşlar bu partilere katılmakta isteksizdiler hiç anlamamışımdır.
O devirlerdeki yemek partilerimizin bir başka ilginç
kişiliği ise Nizam'dır. Nizam, diğer hepimizden farklı olarak üniversite
mezunu değildi, ayrıca böyyük şeherden ithal değildi, kendisi İzmit'lidir
ve ayrıca bir şirkette çalışmıyor idi. Nizam'ın kendi lokantası
vardı (halen de var). Lokanta dediğim öyle "batıl"
etkilerle dejenerasyona uğramış yemlik'lerden değil, ciddi ciddi
lokanta. İzmit'te çarşı içinde, sadece öğlen servis, hani şu
girişinde bütün yemekleri gözünüzle görürsünüz, "bana şundan,
bundan, az da ondan" dersiniz, yerinize geçer geçmez yemeğiniz
önünüze konur ya, işte öyle bir lokanta. Uzun süreler lokantası için
kendi standardında ahçı aradı, hiçbir ahçı Nizam'a birkaç
haftadan fazla dayanamadı. İzmit civarında işten atabileceği aşçı
kalmayınca aramaktan vazgeçti. Senelerden beri sabahın altıbuçuğunda
mutfağa kendi girer, saat onbir'e kadar bütün yemekleri çıkartır,
hepsinden tatmak suretiyle kendisinin günün tek öğününü yer,
kazara beğenmediği olursa tereddütsüz atar, ve "servise çıkar".
Saat iki buçuğa kadar öğlen servis, artan yemek olursa, ki çoğunlukla
artmaz, atılır ve lokanta temizlenir. Adam'ın ahçılığı tek
kelimeyle "mükemmel". Nizam'ın lokantacılığı sonradan öğrenme
değil, adamın baba mesleği lokantacılık. Aşağı yukarı lokantada
doğmuş. Yemek yapma konusunda kendisinden çok şey öğrendim, halen
de öğreniyorum. Vesilesi olursa, Nizam'ı ayrıca yazarım. Nizam için
yazı değil, yazı dizisi bile gerekebilir.
Diyeceğim odur ki, yukarıda bahsettiğim insanların
her biri, orasından burasından bir şekilde yemek yapma konusunda
bilgiliydi. Yemek yapılırken hepimiz bir ucundan tutar, ortaya ortak
bir ürün çıkartırdık. Hepimizin büyüğü olan Tufan Bey'i bir
miktar kayırır, kendisini hem fazla yormaz hem de her dediğini kabul
eder, çoğunu da uygulardık.
İçimizdeki tek mutfak özürlü Gürel idi.
Herkes'in yemekle ilgili birşeyler yaptığı ortamda Gürel de işin
bir ucundan tutar, ancak neresinden tutarsa tutsun elinde kalırdı.
Yemek yeteneksizliği had safhadaydı. Bir yumurta kırmayı dahi
beceremiyordu. Hangi işe elini atmaya kalksa birimiz veya birkaçımız
panik halinde "aman Gürel sen elleme biz yaparız" diyoruz,
ancak adam da bir kenarda oturmaktan hoşlanan biri değil. Bir gün
elinde bir pilav tarifiyle çıkageldi. Hatırlayabildiğim kadarıyla
son derece düz ve basit bir tarifti. "Ben size bir pilav yapayım"
dedi. Hepimiz birden itiraz ettik. Hayır, nafile, adam israrlı:
"Yahu bir yapayım ya, belki de bir şeye benzer, ne olur ki, en azından
karnınız doyar" falan diyor. İtirazlarımız bir noktadan sonra
teslimiyetçiliğe döndü. Ne yapalım, arkadaş için insan dişini
bile kırar. Gürel mutfağa girdi, pilavı yapıyor. Diğer hepimiz
mutfakta birşeyler yapıyoruz, yan gözle de Gürel'i marke ediyoruz.
Adamın mutfakta yapabildiği sakarlıkları bilseniz markajımızın
sebebi anlaşılır. Suratlar asık, Gürel ise heyecanlı. Gürel
haricindekiler birbirimize moral veriyoruz: "daha kötüsü de başımıza
gelebilirdi....mesela daha kötü ne olabilirdi... uRuslar bogazlara
inebilirlerdi... bizleri esir alıp Baykal gölü yakınlarında esir
kampına götürebilirlerdi... yaaa, o zaman oralarda ne yiyecektik
???... Gürel'in pilavından herhalde daha kötü birşeyler
yiyecektik.... ya da daha da kötüsü ... hiçbir şey
yiyemeyecektik" falan.
Gürel bu pilavı yaptı. Pilav şahane oldu. Hepimiz
şaşkına döndük. En çok da Gürel şaşırdı. Bütün akşam bu
mucizeyi konuştuk. Gürel'in şahane pilav yapması mümkünse bu dünya
yüzünde olmayacak iş yoktu. Gürel Yüksek Elektronik Mühendisi, hem
de "hard core" mühendis, öyle yöneticilikte falan hiç gözü
olmadı, adam "essah" mühendis. Bu "kazara" yaptığı
"şahane pilav"konusunu da çok ciddiye aldı. Onun yönünden
bakarsanız da çok haklıydı, bu ekip içinde yemek konusunda bir atılım
("breakthrough") yapmıştı, bunu neye borçlu olduğu
konusunda kafası çok net değildi ama sonuç ortadaydı. Demek ki bu
sonuç'un tekrarlanabilmesi için hiçbir risk alınmamalı, şartlar mümkün
olduğunca aynı tutulmalıydı.
"Gürel'in ilk pilavı" vakası hangimizin
evinde vuku bulmuştu hatırlamıyorum ama hatırladığım, Gürel'in
evi değildi. Galiba benim evdeydik. Gürel, o akşam yaptığı pilavın
bütün malzeme ve ekipmanına el koydu. Tencere, karıştırdığı kaşık
ve ölçü için kullandığı çay bardağı dahil. O günden sonra her
(kelime anlamıyla her) yemek yapma partisine Gürel elinde pirinc'i,
tuz'u, tencere'si, kaşığı, ölçü fincanı ve belki de şimdi hatırlayamadığım
bütün malzeme ve ekipmanı ile geldi, bize her seferinde şahane pilav
yaptı. Yıllar boyu da "ben bu malzemelerden birini değiştirirsem
acaba pilav yine de şahane olur mu??" diye bir deneye girmedi.
Kazanan bir formülü vardı, ve o formülü değiştirmedi.
Nizam ile şöyle bir karşılıklı kazanımımız
var: Nizam bana Türk mutfağı yemekleri öğretiyor, ben de ona biraz
daha "batıl" yemekler öğretiyorum. Bu karşılıklı kazanım
yirmi küsur senedir sürer. Aşağıdaki tarifi Nizam birara çok
benimsedi, İzmit esnafı mantarlı filaminyon ile tanıştı. Bu yemek
çok pratik değildir, biraz bulaşık çıkartır, ancak sonucun değeceğini
düşünüyorum:
Mantarlı Filaminyon:
Mantarları küp şeklinde kesin, tencereye koyun, çok
az su koyun, altını hafif açın, önce su salacaktır, sonra saldığı
suyu çekecektir. Tuz, biber koyun. Soya sosu konulabilir. Arada karıştırın.
Suyunun çoğunu çektiğinde gravy sosunu ekleyin.
Gravy Sosu: Büyükcene bir cezveye su koyun, içine
iki küp et suyu tableti atın (tabii ki normal et suyu da olur, hem de
daha iyi olur), cezveyi ocağın üzerinde ısıtın, et suyunu karıştırarak
eritin. Eridiğinde üzerine yavaş yavaş bir çay bardağı süt dökün,
karıştırmaya devam ederken birkaç çay kaşığı un ilave edin.
Birkaç taşım pişirin, bu arada gerekirse su veya un ilave edin. İlave
edilecek un miktarı karışımın kıvamı ile ilgilidir. Akışkan
kalmalıdır, ancak un ile hafif ağırlaşmış bir kıvamda olmalıdır.
Gravy sosunu mantarların üzerine boşaltın, birkaç
dakika hafif ateşte "halleşsinler".
İnce kesilmiş ve az (çok az) dövülmüş Antrkot,
veya kontrfile'leri teflon tavada ızgara yapın. İsterseniz soya sosu
ekleyebilirsiniz. Fazla pişirmeyin, tekrar pişecek.
Tost ekmeklerini çok hafif kızartın. Fazla kızartmayın,
tekrar ısınacak. Fırın tepsisine dizin.
Her bir ekmeğin üzerine ızgara yapmış olduğunuz
etlerden koyun, üzerlerine mantarlı gravy sosundan kaşıkla koyun.
Sos, ekmeği ve eti kaplamalı, ancak mümkün olduğunca sosu tepsiye
taşırmamaya çalışın. Üzerine eski kaşar rendeleyin. Renk olarak
da toz kırmızı biber koyun. Acı olup olmaması zevk meselesi.
Tepsiye orta ateşte ısıttığınız fırına
koyun. 15 dakika kadar fırında dursun.
Sıcak servis yapın.
Yanına havuç salatası veya yeşil salata'yı
unutmayın.