TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

6

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

6

"Karbon karası", veya "is karası" denilen ürün, petro kimya rafinelerinde üretilen petrol ürünlerinden biridir. Lastik üretiminde kullanılan ana hammedelerden olan is karası, çok küçük parçacıklardan (partiküllerden) oluşan siyah bir toz'dur. Partikülleri o kadar küçüktür ki insanın üzerindeki giysilerin kumaşlarının dokumalarının arasından bile geçip siz giyinik olmanıza rağmen durduğunuz yerde bütün vücudunuzu siyaha boyar. Lastik işçilerinin hangilerinin is karasının bulunduğu bölümlerde çalıştığı vardiya çıkışlarında gözlerinin etrafı belirgin şekilde sürmeli olmasından anlaşılır. Bu "sürme" ler esasında duş yapmalarına rağmen göz etrafındaki en küçük kırıntıların içine giren is karalarıdır. Bu "illet" ürün, lastik fabrikalarında giderek "kapalı sistemler" halinde kullanılmaya başlandı, dolayısıyla kirletici etkisi, halen var olmakla birlikte, gün geçtikçe azalmaya başladı. Ancak eskiden öyle değildi…

1980'lerin başında lastik fabrikasında stok kontrol mühendisi olarak çalışıyorum. Şirketteki ilk yılım. Yaklaşık 150 çeşit hammadde, 100 çeşit kadar mamul, 20,000'e yakın kalem ise yedek parça ve işletme malzemesi var "stokları kontrol edilecek". Hepsi de kart sistemiyle manuel olarak kayıt altında tutuluyor, sipariş sistemi de manuel ve epey "kafadan" yapılıyor.

Bölüm müdürü ile birlikte oturduk, işleri belli bir öncelikle ele almaya karar verdik. İlk önceliği Hammadde'ye vermeye karar verdik, ben bir hız işe giriştim. Birkaç günlük bir kütüphane taraması sonucunda literatürde ismi "ABC Sınıflandırması" olarak geçen bir sistemi benimsedim, bölüm müdürünün de onayı ile Hammadde stok kontrol sistemini bir "ABC sınıflaması"na tabi tuttum.

"ABC sınıflaması" kabaca şöyle bir sistem: her bir stok kaleminin kullanım miktarı ve birim fiyatının çarpımı ile oluşan listeyi yukarıdan aşağıya sıralıyorsunuz ve daha sonra bu listeyi bazı birkaç faktörü de dikkate alarak parçalara bölüyorsunuz. Çok kullanıp çok para harcadığınız kalemleri çok daha sık gözden geçirip çok daha sıklıkta sipariş veriyorsunuz, daha az kullandığınız ve çok para harcamadığınız malzemeleri ise çok daha seyrek gözden geçirip diyelim bütün yıl kullanacağınız miktarı bir seferde satın alıp bu malzemeleri yılın geri kalanında dert etmiyorsunuz.

Sistemi çok hızlı bir şekilde devreye aldık ve aynı hızda ve çok belirgin şekilde olumlu netice aldık. Taşınan Hammadde stoklarında neredeyse yarı yarıya azalma oldu, aynı zamanda hammadde yokluğu nedeniyle duruşlar da neredeyse kayboldu. Üzerine üstlük, bu yeni sistem'in takibi için gereken işgücü, iki insan'dan bir insan'a düştü.

Stok Kontrol Şefi olarak işe alınıp işyerinde daha iki haftasını doldurmadan kendi dışında oluşan organizasyonel bir gereklilikle Stok Kontrol Mühendisliğine "degrade" edilmiş olmasına rağmen istifayı basıp gitmemesi nedeniyle epey hayret ve dikkat çekmiş olan bencileyin fabrikada ikinci defa bu başarı nedeniyle "umumun kaydına" girmiştim.

"ABC sınıflaması" başarının'nın da etkisiyle Hammadde Ambarı'nın yönetimi de bana verildi. Hammadde Ambarını düzenledim, tanımlamalarını tamamladım, son derece düzenli bir sistemin oturtulmasını sağladım. Bu da güzel oldu, hoşuma gitti. Hammadde stok sistemi saat gibi çalışmaya başladı. Neyin ne zaman, ne kadar sipariş edileceği belli, gelen malın nereye nasıl konulacağı belli, ne şekilde ambardan çıkacağı belli, dedim ya, sistem saat gibi çalışıyor……..ken…

Bir gün sabahleyin erkenden fabrika nizamiyesindeki güvenlik görevlisinden bir telefon geldi,

"Kapıya is karası kamyonları geldi, içeriye bırakayım mı??" diyor.

O sıralar hammadde siparişlerini çok yakından takib ediyorum, siparişlerin yaklaşık tamamı aklımda,

"Petkim'den bir kamyon N660 (bir is karası tipi) bekliyorum, eğer o kamyonsa içeri alabilirsin" diyorum.

"Yok şefim" diyor, (bana "şefim"demelerine sinir oluyorum, "şef" kelimesinden nefret ediyorum)

"Yok şefim" diyor, "bunlar limandan geliyormuş, ayrıca gelen bir kamyon falan değil, burada göz alabildiğine kamyon var"

"Bizim fabrikaya mal getirdiklerine emin misin, diğer fabrikalardan birine gelmişlerdir, irsaliyeleri ne diyor??" diyorum

"Şefim ben kontrol ettim, bu mallar bize gelmiş" diyor.

"Bekle, kapıyı açma, ben geliyorum" diyorum ve nizamiyeye gidiyorum.

Kapıda durum tesbiti yapıyorum, alım al, morum mor yerime dönüyorum, İstanbul'daki İkmal müdürlüğünü arıyorum, birkaç yeri daha arıyorum ve tablo yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Kapıya 1000 tonun üzerinde is karası dayanmış vaziyette, limandaki gemide ise 3000 tonun üzerinde is karası bizim fabrikaya nakledilmek üzere indiriliyor. Toplam 5000 ton'a yakın is karası bizim fabrikaya gelmiş, böyle bir siparişimiz yok, o sıralar biz ayda bir kaç yüz ton is karası kullanıyoruz, tuttuğumuz is karası stoğu ise 300- 400 ton civarında. Bu kadar malı istemişliğimiz yok, paramız var mı bilmiyorum, o sıralar para işi bende değildi, ama bu kadar mala ihtiyacımız olmadığı kesin, belki de hepsinden önemlisi bu malı koyacak yerimiz yok.

Malı patronlardan bir tanesi Avrupa'da bir vesileyle ucuza bulup "kapatmış". Öyle bir "kapatmış" ki kimsenin haberi yok.

Yapacak bir şey yok, el mahkum 5000 ton is karasını fabrika sahasına aldık. 2000 ton kadarını ıkış tıkış ambarlara sığdırdık, kaldı mı 3000 ton kadar is karası açıkta. Fabrikadaki nisbeten korunaklı yerlerin krokisini çıkarttım, birazını oraya, birazını buraya koyuyorum, yerlerini kaybetmeyeyim diye de krokiye işliyorum. Yine de elimde 2000 ton kadar is karası kaldı. Bunu da açık araziye koydum, kocaman naylonlar aldırttım, bunların üzerini olduğunca iyi örttürdüm, iplerle naylonlar bağlandı, bu şekilde belki muhafaza ederim dedim.

Nerdeee. Birkaç gün içinde fabrikanın her yeri kararmaya başladı. Rüzgar alıyor is karasını, her yere savuşturuyor. Bırakın binaları, makinaları falan, fabrikanın insanları giderek "esmerleşmeye" başladı. Herkes şikayetçi, şikayetlerin hedefi de benim. Sanki malları ben almışım gibi.

Üzerine bir de sıkı bir yağmur yağdı mı. İs karalarının bir bölümü yağmur suyu ile birlikte her yere dağıldı. Fabrikanın her yerinde siyah yağmur suyu öbekleri oluştu, musluklardan akan suların rengi bile bozuldu. İs karası hiçbir şey dinlemiyor.

Baktım olacak gibi değil, bir aracı vasıtasıyla İzmit'in doğusunda büyükcene bir depo tuttum, camları falan kırık, duvarlarında delikler falan var ama yine de "kapalı" sayılır. Bölge halkından gizli olarak birkaç gecede kalan is karalarını bu depoya naklettim, kapısına kilidi vurdum, ve rahat ettim.

Zannediyordum ki, birkaç hafta sonra İzmit'in mahalli gazetesinde, "İzmit'in doğusundaki esrarengiz toz" gibi bir başlıkla bir yazı çıktı. Bölge halkı, balkona astıkları çamaşırları gri olarak topluyorlarmış. İzmit'in doğusunda bir gariplik varmış, beyaz olan her şey grileşiyormuş. İş giderek bölgesel bir faciaya dönüşüyordu.

Bir kaç gecede depodaki is karalarını boşalttırdım, tekrar fabrikaya getirttim ve açık sahaya indirttim. Oraya buraya taşınmaktan ve sürekli ellenmekten bir harabe görüntüsüne gelmiş is karası torbalarına delikler açtırdım, böylelikle bir kaç tane sıkı yağmur'dan sonra içleri iyice boşaldı, daha sonra kalıntıları açık araziye gömdürttüm.

Ben bütün bu işlemleri yaparken amirlerimin hiçbiri benim ne yaptığımı öğrenmeye bir gayret sarf etmedi. Bana ne zaman rastlasalar, "Şu is karalarıyla ilgili bir şeyler yapıyorsun değil mi??" dediler, ben de, "Birşeyler yapmaya çalışıyorum" dedim.

Yıl sonu sayımında is karaları kaleminde büyük bir eksiklik çıktı. Bu envanter farkını, "sebebi bilinmiyor" ibaresiyle rapor ettim, kimse dönüp hesap sormadı.

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki