
6
"Karbon karası", veya "is karası"
denilen ürün, petro kimya rafinelerinde üretilen petrol ürünlerinden
biridir. Lastik üretiminde kullanılan ana hammedelerden olan is karası,
çok küçük parçacıklardan (partiküllerden) oluşan siyah bir
toz'dur. Partikülleri o kadar küçüktür ki insanın üzerindeki
giysilerin kumaşlarının dokumalarının arasından bile geçip siz
giyinik olmanıza rağmen durduğunuz yerde bütün vücudunuzu siyaha
boyar. Lastik işçilerinin hangilerinin is karasının bulunduğu bölümlerde
çalıştığı vardiya çıkışlarında gözlerinin etrafı belirgin
şekilde sürmeli olmasından anlaşılır. Bu "sürme" ler
esasında duş yapmalarına rağmen göz etrafındaki en küçük kırıntıların
içine giren is karalarıdır. Bu "illet" ürün, lastik
fabrikalarında giderek "kapalı sistemler" halinde kullanılmaya
başlandı, dolayısıyla kirletici etkisi, halen var olmakla birlikte,
gün geçtikçe azalmaya başladı. Ancak eskiden öyle değildi…
1980'lerin başında lastik fabrikasında stok
kontrol mühendisi olarak çalışıyorum. Şirketteki ilk yılım.
Yaklaşık 150 çeşit hammadde, 100 çeşit kadar mamul, 20,000'e yakın
kalem ise yedek parça ve işletme malzemesi var "stokları kontrol
edilecek". Hepsi de kart sistemiyle manuel olarak kayıt altında
tutuluyor, sipariş sistemi de manuel ve epey "kafadan" yapılıyor.
Bölüm müdürü ile birlikte oturduk, işleri belli
bir öncelikle ele almaya karar verdik. İlk önceliği Hammadde'ye
vermeye karar verdik, ben bir hız işe giriştim. Birkaç günlük bir
kütüphane taraması sonucunda literatürde ismi "ABC Sınıflandırması"
olarak geçen bir sistemi benimsedim, bölüm müdürünün de onayı
ile Hammadde stok kontrol sistemini bir "ABC sınıflaması"na
tabi tuttum.
"ABC sınıflaması" kabaca şöyle bir
sistem: her bir stok kaleminin kullanım miktarı ve birim fiyatının
çarpımı ile oluşan listeyi yukarıdan aşağıya sıralıyorsunuz ve
daha sonra bu listeyi bazı birkaç faktörü de dikkate alarak parçalara
bölüyorsunuz. Çok kullanıp çok para harcadığınız kalemleri çok
daha sık gözden geçirip çok daha sıklıkta sipariş veriyorsunuz,
daha az kullandığınız ve çok para harcamadığınız malzemeleri
ise çok daha seyrek gözden geçirip diyelim bütün yıl kullanacağınız
miktarı bir seferde satın alıp bu malzemeleri yılın geri kalanında
dert etmiyorsunuz.
Sistemi çok hızlı bir şekilde devreye aldık ve
aynı hızda ve çok belirgin şekilde olumlu netice aldık. Taşınan
Hammadde stoklarında neredeyse yarı yarıya azalma oldu, aynı zamanda
hammadde yokluğu nedeniyle duruşlar da neredeyse kayboldu. Üzerine üstlük,
bu yeni sistem'in takibi için gereken işgücü, iki insan'dan bir
insan'a düştü.
Stok Kontrol Şefi olarak işe alınıp işyerinde
daha iki haftasını doldurmadan kendi dışında oluşan organizasyonel
bir gereklilikle Stok Kontrol Mühendisliğine "degrade"
edilmiş olmasına rağmen istifayı basıp gitmemesi nedeniyle epey
hayret ve dikkat çekmiş olan bencileyin fabrikada ikinci defa bu başarı
nedeniyle "umumun kaydına" girmiştim.
"ABC sınıflaması" başarının'nın da
etkisiyle Hammadde Ambarı'nın yönetimi de bana verildi. Hammadde
Ambarını düzenledim, tanımlamalarını tamamladım, son derece düzenli
bir sistemin oturtulmasını sağladım. Bu da güzel oldu, hoşuma
gitti. Hammadde stok sistemi saat gibi çalışmaya başladı. Neyin ne
zaman, ne kadar sipariş edileceği belli, gelen malın nereye nasıl
konulacağı belli, ne şekilde ambardan çıkacağı belli, dedim ya,
sistem saat gibi çalışıyor……..ken…
Bir gün sabahleyin erkenden fabrika nizamiyesindeki
güvenlik görevlisinden bir telefon geldi,
"Kapıya is karası kamyonları geldi, içeriye
bırakayım mı??" diyor.
O sıralar hammadde siparişlerini çok yakından
takib ediyorum, siparişlerin yaklaşık tamamı aklımda,
"Petkim'den bir kamyon N660 (bir is karası
tipi) bekliyorum, eğer o kamyonsa içeri alabilirsin" diyorum.
"Yok şefim" diyor, (bana "şefim"demelerine
sinir oluyorum, "şef" kelimesinden nefret ediyorum)
"Yok şefim" diyor, "bunlar limandan
geliyormuş, ayrıca gelen bir kamyon falan değil, burada göz alabildiğine
kamyon var"
"Bizim fabrikaya mal getirdiklerine emin misin,
diğer fabrikalardan birine gelmişlerdir, irsaliyeleri ne diyor??"
diyorum
"Şefim ben kontrol ettim, bu mallar bize gelmiş"
diyor.
"Bekle, kapıyı açma, ben geliyorum"
diyorum ve nizamiyeye gidiyorum.
Kapıda durum tesbiti yapıyorum, alım al, morum mor
yerime dönüyorum, İstanbul'daki İkmal müdürlüğünü arıyorum,
birkaç yeri daha arıyorum ve tablo yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Kapıya 1000 tonun üzerinde is karası dayanmış
vaziyette, limandaki gemide ise 3000 tonun üzerinde is karası bizim
fabrikaya nakledilmek üzere indiriliyor. Toplam 5000 ton'a yakın is
karası bizim fabrikaya gelmiş, böyle bir siparişimiz yok, o sıralar
biz ayda bir kaç yüz ton is karası kullanıyoruz, tuttuğumuz is
karası stoğu ise 300- 400 ton civarında. Bu kadar malı istemişliğimiz
yok, paramız var mı bilmiyorum, o sıralar para işi bende değildi,
ama bu kadar mala ihtiyacımız olmadığı kesin, belki de hepsinden önemlisi
bu malı koyacak yerimiz yok.
Malı patronlardan bir tanesi Avrupa'da bir vesileyle
ucuza bulup "kapatmış". Öyle bir "kapatmış" ki
kimsenin haberi yok.
Yapacak bir şey yok, el mahkum 5000 ton is karasını
fabrika sahasına aldık. 2000 ton kadarını ıkış tıkış ambarlara
sığdırdık, kaldı mı 3000 ton kadar is karası açıkta.
Fabrikadaki nisbeten korunaklı yerlerin krokisini çıkarttım, birazını
oraya, birazını buraya koyuyorum, yerlerini kaybetmeyeyim diye de
krokiye işliyorum. Yine de elimde 2000 ton kadar is karası kaldı.
Bunu da açık araziye koydum, kocaman naylonlar aldırttım, bunların
üzerini olduğunca iyi örttürdüm, iplerle naylonlar bağlandı, bu
şekilde belki muhafaza ederim dedim.
Nerdeee. Birkaç gün içinde fabrikanın her yeri
kararmaya başladı. Rüzgar alıyor is karasını, her yere savuşturuyor.
Bırakın binaları, makinaları falan, fabrikanın insanları giderek
"esmerleşmeye" başladı. Herkes şikayetçi, şikayetlerin
hedefi de benim. Sanki malları ben almışım gibi.
Üzerine bir de sıkı bir yağmur yağdı mı. İs
karalarının bir bölümü yağmur suyu ile birlikte her yere dağıldı.
Fabrikanın her yerinde siyah yağmur suyu öbekleri oluştu,
musluklardan akan suların rengi bile bozuldu. İs karası hiçbir şey
dinlemiyor.
Baktım olacak gibi değil, bir aracı vasıtasıyla
İzmit'in doğusunda büyükcene bir depo tuttum, camları falan kırık,
duvarlarında delikler falan var ama yine de "kapalı" sayılır.
Bölge halkından gizli olarak birkaç gecede kalan is karalarını bu
depoya naklettim, kapısına kilidi vurdum, ve rahat ettim.
Zannediyordum ki, birkaç hafta sonra İzmit'in
mahalli gazetesinde, "İzmit'in doğusundaki esrarengiz toz"
gibi bir başlıkla bir yazı çıktı. Bölge halkı, balkona astıkları
çamaşırları gri olarak topluyorlarmış. İzmit'in doğusunda bir
gariplik varmış, beyaz olan her şey grileşiyormuş. İş giderek bölgesel
bir faciaya dönüşüyordu.
Bir kaç gecede depodaki is karalarını boşalttırdım,
tekrar fabrikaya getirttim ve açık sahaya indirttim. Oraya buraya taşınmaktan
ve sürekli ellenmekten bir harabe görüntüsüne gelmiş is karası
torbalarına delikler açtırdım, böylelikle bir kaç tane sıkı yağmur'dan
sonra içleri iyice boşaldı, daha sonra kalıntıları açık araziye
gömdürttüm.
Ben bütün bu işlemleri yaparken amirlerimin hiçbiri
benim ne yaptığımı öğrenmeye bir gayret sarf etmedi. Bana ne zaman
rastlasalar, "Şu is karalarıyla ilgili bir şeyler yapıyorsun değil
mi??" dediler, ben de, "Birşeyler yapmaya çalışıyorum"
dedim.
Yıl sonu sayımında is karaları kaleminde büyük
bir eksiklik çıktı. Bu envanter farkını, "sebebi
bilinmiyor" ibaresiyle rapor ettim, kimse dönüp hesap sormadı.