
5
Uyandı. Boğazı kurumuştu. Nerede olduğunu
anlamaya çalıştı. Koridordan hafif ışık sızıyordu. Kocaman bir
yatağın bir tarafında yatıyordu, yanında bir kadın uyuyordu. Çarşaf,
yorgan, yatak örtüsü hepsi birbirine karışmış, öbekler halinde
kol, bacak ve vücut karmaşısının altında ve üstünde toplanmıştı.
Odada ağır bir hava vardı, "intim" kokuyordu.
Hafif başı ağrıyordu, alnını ovaladı, uzun ve
büyük dalgalı saçlarını arkaya doğru itiştirdi, döndü, yandaki
uyuyan kadına baktı. Güzel bir kadındı, kendisinden on yaş kadar büyük
olmalıydı, çok derin uyuyordu, geçirdikleri gece boyuncaki halinin
aksine masum ve sakin duruyordu vücudu da, yüzünün anlamı da.
Saatine baktı, zar zor gördüğü kadarıyla saat dört
civarındaydı. Perdelerin arkasından hiç aydınlık gelmiyordu, daha
hava ağarmamıştı. Yavaşça kalktı, kadının üzerini dikkatlice
örttü, odanın bitişiğindeki banyoya geçti. Işık yakmamıştı.
Az sonra giyinmiş olarak yatak odasından yavaşça
çıktı, odanın kapısını dikkatlice ve sessizcene kapattı. Hafif
aydınlatılmış koridordan salona ilerledi ve salonun ışıklarını
yaktı. Salon gece hatırladığından da daha gösterişli idi. Hem çok
büyüktü hem de çok şık döşenmişti. Mutfağa geçti, burası da
büyük ve gösterişli bir mekandı. Dolapları açıp kapatarak
aranmaya başladı. Mutfakta herşey aşağı yukarı yerindeydi, ancak
o kadar. Hiçbir şey tam olarak yerli yerinde değildi. Mutfağın
fiilen çok da fazla kullanılmadığı izlenimine kapıldı. Buzdolabını
açtı, bulduğu üç tane yumurtayı büyük bir bira bardağının içine
kırdı, burnunu bardağın içine sokarak kokladı. İyi, yumurtalar
bozuk değildi. Bardağın içine biraz tuz, biraz karabiber serpti.
Ekmek arandı, bulamadı. Bir çatal aldı, yumurtayı çırptı,
sonrada bardağı başına dikti. Yine buzdolabında bulduğu domates
suyu'ndan iki büyük bardak içti, boş bardakların içine su doldurup
lavabo'nun içine koydu, salona döndü, kendini kocaman koltuklardan
birinin üzerine bıraktı. Bir sigara yaktı.
Boş boş tavana bakıyordu; birara, "Bu kadın
benle niye yattı?" diye düşündü, sonra bunun, cevabı merak
edilmesi gereken sorular sınıfına girmediğini hatırladı,
sigara'dan bir nefes daha aldı, sonra daha yarısına bile gelmemiş
sigarayı hızlı ve tablaya dik açıyla bir hareketle bastırdı,
oturduğu yerden tek bir hareketle kalkarken tabla halen tütüyordu.
Maun yemek masasına doğru ilerledi, masanın üzerindeki LP'ye uzanırken
bir an duraladı. Plağın kapağında ikisi de beyazlar giymiş ve
birbirine sarılmış Barbra Streisand ve Barry Gibb kendisine bakıyorlardı,
"Guilty". Daha Türkiye'de piyasaya çıkmamış bu plağı
kadın ona hediye etmişti bir gece önce. Elinde kocaman LP ile soğuk
Çankaya gecesine çıkmak istemiyordu, elleri boş olsun istiyordu. İki
elini de montunun ceplerine koyarak, yakalarını kaldırarak, kafasını
omuzlarının arasına gömerek yürümek istiyordu, elinde bir de plak
olsun istemiyordu. Zırt diye döndü, mutfağa daldı, elinde bir not
kağıdı ve kalemle salona döndü. Kağıdın üzerine "Ben bunu
almayı unuttum, sen bana hatırlat, gelip alayım" diye yazdı,
plağın üzerine bıraktı, köşesine de ağırlık olarak bir kül
tablası koydu. Büyük adımlarla salonu ve dairenin girişini geçerken
bir yandan montunu giydi, kapıdan çıkarken son anda bir dirsek
darbesi ile ışığı söndürdü. Apartman'ın ikinci katından
merdivenleri hızla indi, kendini sokağa attı.
Cinnah Caddesinin en tepesindeydi, halen karanlıktı,
buz gibi hava yüzüne vuruyordu. Keyiflendi, plana uygun olarak
montunun yakalarını kaldırdı, ellerini ceplerine soktu, kafasını
omuzlarının arasına gömüp Cinnah'dan aşağıya doğru seri bir şekilde
yürümeye başladı.
Her sabah erkenden olduğu gibi kafasından binbir türlü
düşünce müthiş bir hızla geçiyordu. O ise bir yandan hızlı hızlı
yürüyor, bir yandan da bu düşünceleri yakalayıp, bir düzene koyup
anlamlı hale getirmeye çalışıyordu. Arada birşeyler mırıldanıyor,
pis pis sırıtıyor, arada ise sesli bir şekilde kendine küfür
ediyordu.
Temposunu hiç bozmadan Kavaklıdere'ye, oradan
Bakanlıklar'a, oradan da Kızılay'a kadar yürüdü. Kızılay'da bir
an durdu, kafası omuzlarının arasından yükseldi, sonra sola döndü,
Maltepe'ye doğru ilerlerken tekrar eski pozisyonunu almıştı.
"Pavyonlar bölgesi"ne gelmeden az önce,
ana cadde üzerinde, vitrininde kızartılmış piliçlerin döndüğü,
küçük bir lokantamsı yere daldı. Tezgah'ın arkasındaki adamla kısaca
selamlaştılar. Birbirlerini tanıdıkları anlaşılıyordu.
"Bugün hangi pavyondan abi?" dedi esasen
yaşça müşterisinden daha büyük olan, iki günlük sakallı
lokantacı.
Müşterisi düşünceli düşünceli başını
sallayınca lokantacı, bu sefer:
"Bu saatte pavyon'dan geliyossun di mi abi??"
dedi.
Müşterisi, hala düşünceli düşünceli başını
sallıyordu, en sonunda:
"Sayılır" dedi. Ve hemen devam etti:
"Senin mahkeme işleri ne alemde??"
"Şimdilik halen dışardayız çok şükür, bu
ay sonu mahkeme var, bakalım" dedi lokantacı, yüzüne bir karanlık
çökmüştü. "Ben içeri girersem çocuklara kim bakar" dedi
adeta fısıldayarak, düşünceli düşünceli. Sonra kafasını kaldırdı,
"Kader be abi, n'apalım".
"Yarım piliç ile ayran değil mi abi??"
"Evet" dedi müşteri. Montunu çıkardı,
rahatça oturdu, yarım piliç ile ayran önüne konur konmaz ikisine de
tuz serpti ve parmaklarıyla saldırdı. Kısa bir süre içinde peş peşe
beş tane yarım pilici, üç bardak ayran eşliğinde mideye indirmişti.
En sonunda doymuş gibiydi. "Bir tane daha yesem mi?" diye düşündü,
vazgeçti, abartmanın alemi yoktu.
Kalktı, hesabı ödedi, paranın üzerini alırken:
"Kendine iyi bak, başını belaya sokma"
dedi.
Lokantacı:
"Merak etme abi, artık akıllandım biliyorsun.
Tekrar beklerim" diye cevap verdi.
"İnşallah" dedi müşteri lokantacının
"akıllandığına" mı, "tekrar beklerim" kısmına
mı söylendiği pek belli olmayan bir şekilde.
Ve yeni aydınlanmaya başlayan caddeye çıktı. Bir
taksi'ye el etti, taksi yol'un ortasında durdu, ön koltuğa oturdu.
Brrrrrrrmmm….