TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

5

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

5

Uyandı. Boğazı kurumuştu. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Koridordan hafif ışık sızıyordu. Kocaman bir yatağın bir tarafında yatıyordu, yanında bir kadın uyuyordu. Çarşaf, yorgan, yatak örtüsü hepsi birbirine karışmış, öbekler halinde kol, bacak ve vücut karmaşısının altında ve üstünde toplanmıştı. Odada ağır bir hava vardı, "intim" kokuyordu.

Hafif başı ağrıyordu, alnını ovaladı, uzun ve büyük dalgalı saçlarını arkaya doğru itiştirdi, döndü, yandaki uyuyan kadına baktı. Güzel bir kadındı, kendisinden on yaş kadar büyük olmalıydı, çok derin uyuyordu, geçirdikleri gece boyuncaki halinin aksine masum ve sakin duruyordu vücudu da, yüzünün anlamı da.

Saatine baktı, zar zor gördüğü kadarıyla saat dört civarındaydı. Perdelerin arkasından hiç aydınlık gelmiyordu, daha hava ağarmamıştı. Yavaşça kalktı, kadının üzerini dikkatlice örttü, odanın bitişiğindeki banyoya geçti. Işık yakmamıştı.

Az sonra giyinmiş olarak yatak odasından yavaşça çıktı, odanın kapısını dikkatlice ve sessizcene kapattı. Hafif aydınlatılmış koridordan salona ilerledi ve salonun ışıklarını yaktı. Salon gece hatırladığından da daha gösterişli idi. Hem çok büyüktü hem de çok şık döşenmişti. Mutfağa geçti, burası da büyük ve gösterişli bir mekandı. Dolapları açıp kapatarak aranmaya başladı. Mutfakta herşey aşağı yukarı yerindeydi, ancak o kadar. Hiçbir şey tam olarak yerli yerinde değildi. Mutfağın fiilen çok da fazla kullanılmadığı izlenimine kapıldı. Buzdolabını açtı, bulduğu üç tane yumurtayı büyük bir bira bardağının içine kırdı, burnunu bardağın içine sokarak kokladı. İyi, yumurtalar bozuk değildi. Bardağın içine biraz tuz, biraz karabiber serpti. Ekmek arandı, bulamadı. Bir çatal aldı, yumurtayı çırptı, sonrada bardağı başına dikti. Yine buzdolabında bulduğu domates suyu'ndan iki büyük bardak içti, boş bardakların içine su doldurup lavabo'nun içine koydu, salona döndü, kendini kocaman koltuklardan birinin üzerine bıraktı. Bir sigara yaktı.

Boş boş tavana bakıyordu; birara, "Bu kadın benle niye yattı?" diye düşündü, sonra bunun, cevabı merak edilmesi gereken sorular sınıfına girmediğini hatırladı, sigara'dan bir nefes daha aldı, sonra daha yarısına bile gelmemiş sigarayı hızlı ve tablaya dik açıyla bir hareketle bastırdı, oturduğu yerden tek bir hareketle kalkarken tabla halen tütüyordu. Maun yemek masasına doğru ilerledi, masanın üzerindeki LP'ye uzanırken bir an duraladı. Plağın kapağında ikisi de beyazlar giymiş ve birbirine sarılmış Barbra Streisand ve Barry Gibb kendisine bakıyorlardı, "Guilty". Daha Türkiye'de piyasaya çıkmamış bu plağı kadın ona hediye etmişti bir gece önce. Elinde kocaman LP ile soğuk Çankaya gecesine çıkmak istemiyordu, elleri boş olsun istiyordu. İki elini de montunun ceplerine koyarak, yakalarını kaldırarak, kafasını omuzlarının arasına gömerek yürümek istiyordu, elinde bir de plak olsun istemiyordu. Zırt diye döndü, mutfağa daldı, elinde bir not kağıdı ve kalemle salona döndü. Kağıdın üzerine "Ben bunu almayı unuttum, sen bana hatırlat, gelip alayım" diye yazdı, plağın üzerine bıraktı, köşesine de ağırlık olarak bir kül tablası koydu. Büyük adımlarla salonu ve dairenin girişini geçerken bir yandan montunu giydi, kapıdan çıkarken son anda bir dirsek darbesi ile ışığı söndürdü. Apartman'ın ikinci katından merdivenleri hızla indi, kendini sokağa attı.

Cinnah Caddesinin en tepesindeydi, halen karanlıktı, buz gibi hava yüzüne vuruyordu. Keyiflendi, plana uygun olarak montunun yakalarını kaldırdı, ellerini ceplerine soktu, kafasını omuzlarının arasına gömüp Cinnah'dan aşağıya doğru seri bir şekilde yürümeye başladı.

Her sabah erkenden olduğu gibi kafasından binbir türlü düşünce müthiş bir hızla geçiyordu. O ise bir yandan hızlı hızlı yürüyor, bir yandan da bu düşünceleri yakalayıp, bir düzene koyup anlamlı hale getirmeye çalışıyordu. Arada birşeyler mırıldanıyor, pis pis sırıtıyor, arada ise sesli bir şekilde kendine küfür ediyordu.

Temposunu hiç bozmadan Kavaklıdere'ye, oradan Bakanlıklar'a, oradan da Kızılay'a kadar yürüdü. Kızılay'da bir an durdu, kafası omuzlarının arasından yükseldi, sonra sola döndü, Maltepe'ye doğru ilerlerken tekrar eski pozisyonunu almıştı.

"Pavyonlar bölgesi"ne gelmeden az önce, ana cadde üzerinde, vitrininde kızartılmış piliçlerin döndüğü, küçük bir lokantamsı yere daldı. Tezgah'ın arkasındaki adamla kısaca selamlaştılar. Birbirlerini tanıdıkları anlaşılıyordu.

"Bugün hangi pavyondan abi?" dedi esasen yaşça müşterisinden daha büyük olan, iki günlük sakallı lokantacı.

Müşterisi düşünceli düşünceli başını sallayınca lokantacı, bu sefer:

"Bu saatte pavyon'dan geliyossun di mi abi??" dedi.

Müşterisi, hala düşünceli düşünceli başını sallıyordu, en sonunda:

"Sayılır" dedi. Ve hemen devam etti: "Senin mahkeme işleri ne alemde??"

"Şimdilik halen dışardayız çok şükür, bu ay sonu mahkeme var, bakalım" dedi lokantacı, yüzüne bir karanlık çökmüştü. "Ben içeri girersem çocuklara kim bakar" dedi adeta fısıldayarak, düşünceli düşünceli. Sonra kafasını kaldırdı, "Kader be abi, n'apalım".

"Yarım piliç ile ayran değil mi abi??"

"Evet" dedi müşteri. Montunu çıkardı, rahatça oturdu, yarım piliç ile ayran önüne konur konmaz ikisine de tuz serpti ve parmaklarıyla saldırdı. Kısa bir süre içinde peş peşe beş tane yarım pilici, üç bardak ayran eşliğinde mideye indirmişti. En sonunda doymuş gibiydi. "Bir tane daha yesem mi?" diye düşündü, vazgeçti, abartmanın alemi yoktu.

Kalktı, hesabı ödedi, paranın üzerini alırken:

"Kendine iyi bak, başını belaya sokma" dedi.

Lokantacı:

"Merak etme abi, artık akıllandım biliyorsun. Tekrar beklerim" diye cevap verdi.

"İnşallah" dedi müşteri lokantacının "akıllandığına" mı, "tekrar beklerim" kısmına mı söylendiği pek belli olmayan bir şekilde.

Ve yeni aydınlanmaya başlayan caddeye çıktı. Bir taksi'ye el etti, taksi yol'un ortasında durdu, ön koltuğa oturdu.

Brrrrrrrmmm….

 

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki