
3
Boyalı hatun bardan içeri girdi, kıvırta
kıvırta bar tezgahına yaklaştı, barmen'e kısa
bir bakış attı, yüksek sesle
"Şeviz!"
dedi. Uzun ve sivri topuklu ayakkabılara rağmen
orta boylu bile sayılmazdı. Kısa saçları, çok
iddalı bir makyajı, büyük göğüslerinin büyük olduğunu
ispatlamak istercesine insanın gözünün içine sokan bir bluzu,
dar siyah bir eteği vardı. Kalçası şekilsiz ve
boyuna göre genişceneydi. Uzun askılı, parlak ve buruşuk
deri görünümlü bir çanta taşıyordu. Fark edilmeye çalışan
fark edilmeyecek bir kadın görüntüsü veriyordu.
Bar taburesine tırmandı, şekilsiz kalçasının
bir yanına doğru kaykıldı, bacak bacak üstüne attı,
üstteki bacağının ucundaki ayakkabısının
sivri burnu, tehdit edercesine barın diğer yanında
dinelen üç adama doğru sallanıyordu. Oturma pozisyonu
nedeniyle bar tezgahına mecburen yan dönmüştü, kafasını
hafif, gözlerini çok çevirerek barmen'e tekrar baktı. Barmen kadının
ilk kelimesinden beri gözlerini açmış, kadına bakıyordu.
Kendisine ne dendiğini, ne istendiğini anlamamıştı.
Genç barmen gözlerini faltaşı gibi açmış, anlamasına
yardım edecek bir şey algılamaya çalışıyordu.
"Şeviz!"
dedi tekrar kadın. Ses tonuna bir kademe
tedirginlik ve bunu örtmek üzere de bir derece şirretlik eklenmişti.
Seri hareketlerle çantasını açtı, elinde bir paket
sigarayla parlak metal bir çakmak belirdi. Paketin içinden bir sigarayı
"zıp" diye ağzına yerleştirmesi, "çıp"
diye bunu yakması ve dumanı etrafa üflemesi bir oldu. Sağ
elindeki sigara 45 derece açıyla havaya bakıyordu, sol elini
bar tezgahının üzerine koymuş, uzun ojeli tırnakları
ile tezgahın üzerine "tıpırıp tıpırıp"
vuruyordu.
Barmen bu sefer söylenen kelimenin "şeviz" olduğunu
iyi duymuştu, ancak kelimeyi doğru duymuş olması
saygıdeğer müşterisine servis verebilmesine yardımcı
olmuyordu, çünkü bu kelime kendisine hiçbir şey ifade etmemişti.
Soran bakışlarla:
"Anlamadım ??"
dedi. Kadın sol elini kaldırdı, barmenin omuzunun
üzerinden barmenin arkasındaki aynanın önündeki içki
şişelerine doğru parmağını dalgalandırarak:
"İşte canım, şeviz istiyorum, işte orada"
dedi sabırsızca. Barmen omuzunun üzerinden arkasına baktı,
"şeviz" kelimesiyle gördüğü içkileri anlamlandırmaya
çalıştı, ancak nafile. Kadının yüzüne
bakarak içki şişelerine eliyle tek tek değmeye başladı.
Kadın da adamın elini takib ediyordu. Aniden:
"Hah, işte o be canım, görmüyor musun deminden beri.
Buzlu olsun."
Dedi. Barmen bir kadeh aldı, içine iki tane buz attı,
üzerine bir ölçü "Chivas Regal" koydu, bir altlık ve
soyulmuş Antep fıstığı ile birlikte kadının
önüne koydu, kadının bir daha yüzüne baktı, "buyrun"
gibi bir şey mırıldandı, kadın havalara bakıyordu,
oralı olmadı. Barmen birkaç adım uzaklaştı, bıkkın
ve "la havle" bir ifade ile bardak parlatmaya koyuldu.
Kadın sigarasından bir derin nefes daha aldı ve dumanını
her tarafa savurdu. Kendini dumanla çevrelemeye çalışıyor
gibi bir hali vardı. Filtrenin üzerindeki ruj izi neredeyse filtre
uzunluğu kadar vardı. Serçe parmağının tırnağı
ile ağzının kenarını kaşırken ağzı
yuvarlak şekilde açıldı, o sırada takma
kirpiklerinin altından barın diğer yanındaki üçlü
adam grubuna baktı. Sahneye çıkışı tasarladığı
kadar havalı olmamıştı, bunun farkındaydı
ama adamlar bunun farkında mıydı, ayrıca bunu nasıl
algılamışlardı?? Belki de güzelliğinden ve
havasından etkilenmişlerdi??
Adamların üçü de pis pis sırıtıyordu. Ayrıca
ayıp olmasın diye arkalarını falan de dönmemişlerdi,
hadiseyi baştan sona ilgi ile izlemiş ve çok eğlenmişlerdi.
Şimdi de kadının gözünün içine bakıp pis pis sırıtıyorlardı.
Yirmibeş yaşlarında, boyu posu ve üstü başı
yerinde, yüzüne bakılabilir cinsten genç adamlardı. Duruşları
ve bakışlarından itliğe ve serseriliğe yatkın
oldukları derhal fark ediliyordu. Biri vodka-limon, diğeri sek
viski, üçüncüsü ise çok sulandırılmış viski
içiyordu. Vodka limon içen, işaret parmağını
hafifçe aşağı doğru eğmek suretiyle diğerlerinin
kadehlerine işaret ederek:
"Şeviz?"
diye sordu, diğerleri:
"Yok kalsın, değiştirmeyelim"
dediler hangırdayarak.
"Eşşekoğlueşşekler" diye geçirdi kadın
içinden, sigarasını tablaya dimdik bastırdı, sigara
kırıldı, içkisini aldı, tabureden indi, oturma
gruplarından birine doğru ilerledi ve barın giriş
kapısını görecek şekilde oturdu, bir sigara daha
yaktı. Kadının bar tezgahı üzerinde bıraktığı
tabla barmenin seri bir hareketi ile tezgahın üzerinden kayboldu,
bir bez tezgahın üzerini yaladı geçti ve tabla temiz olarak
tekrar aynı yerde belirdi.
İstanbul Hilton'un alt katındaki görüntü bir süre
monotonlaştı. Barmen bardak parlatıyor, üç adam sohbet
edip arada hangırdıyorlar, kadın oturmuş kapıya
bakıyor.
Aniden üç adam, adeta üçü birden, aynı anda kapıya baktılar.
Susmuşlar, dikkat kesilmişlerdi. Vücutlarının üst
kısmı ve kafaları hafif öne doğru dikelmişti,
neredeyse kulaklarının ve burun deliklerinin oynadığını
bile fark edebilirdiniz. Av kokusu almışlardı.
Kapıda iki tane bayan silüeti duruyordu. İkisi de pantolon ve
bluz şeklinde sade giyinmişler, saçları düz ve uzundu.
Arkadan gelen ışık, uzun düz saçlarının arasından
süzülüyordu. İkisi de genç ve güzeldi. Yüzlerinde ya makyaj
yoktu ya da yok gibi gözüküyordu. Kapıda durmuş, içeri
girip girmeme konusunda tereddüt ediyorlardı. İçeriye kısa
bakışlar atıyorlar, sonra birbirlerine kısa kısa
birşeyler söylüyorlardı. "Gidelim mi, kalalım mı,
hadi bir şey içelim mi, yok gidelim gezelim mi" falan.
Bar tezgahından ne zaman ayrıldığı ve kapıya
kadar mesafeyi ne ara katettiği anlaşılmayan adamlardan
biri kapıdaki bayanların karşısında bitiverdi.
Hızla gitmiş olmasına rağmen hareketinin son aşaması
hızla gidip ani durma gibi değil, akıcı ve kararlı
bir yanaşma şeklinde oluşmuş, dolayısıyla
bayanları ürkütmemişti. Adam güleç bir yüzle Fransızca
birşeyler söyledi, bayanların ikisi de gülümsedi, biri
Almanca birşeyler söyledi, adam bu sefer İngilizce birşeyler
söyledi, daha önce konuşan bayan da ingilizce cevap verdi, üçü
birden gülüştüler, birkaç cümle daha konuştular ve adam
iki bayanla birlikte diğer iki adamın yanına geldiler.
Bayanlarla birlikte gelen adam, diğerlerine hemen hızlı
ve mekanik bir şekilde:
"Dinleyin ulan inekler, kızlar Alman, solumdakinin İngilizcesi
iyi, sağımdakinin İngilizcesi iyi değilmiş."
dedi. Tanışma merasimi sonrasında beşli, oturma
gruplarının birine geçti. Otururlarken, vodka limon içen
adam, İngilizcesi zayıf olan hanımın yanına
oturdu ve Almanca sohbet etmeye başladılar, sek viski içen
ise Fransızcaya çalan ingilizcesi ile diğer bayan ile
ilgileniyordu. Kumral kıvırcık saçlı ve saçlarından
daha koyu renkte bıyıklı olan üçüncü adam hiçbir
konuşma teşebbüsünde bulunmadan sulu viskisini keyifle
yudumluyor, bir yandan da işaret parmağının yan
tarafı ile üst dudağını ağzının
içine doğru ittirerek bıyıklarının ucunu
kemiriyordu.
Birkaç saat sonra, gece yarısı civarında, aynı beşli
grubu İstanbul'un başka bir otelinin en üst katındaki
gece kulubünde buluyoruz. Bangır bungur çalan müzik ve hem
hareket eden hem de yanan sönen ışıklar ile olduğundan
da kalabalık gözüken mekanda kimse İstanbul'un nefis gece
manzarası ile ilgili değil.
Kumral kıvırcık saçlı ve saçlarından daha
koyu renkte bıyığı olan adam, ki ismi Can, bardaki
taburelerden birine oturmuş, daha önceki mekanda yaptığının
aynısını yapıyor: bir yandan sulu viskisini
yudumluyor, bir yandan da son derece konsantre şekilde işaret
parmağının yan tarafı ile üst dudağını
ağzının içine doğru ittirerek bıyıklarının
ucunu kemiriyor. Işık karmaşasında grubumuzun
gerisini pistteki kalabalığın arasında zar zor
seçebiliyoruz. İki çift halinde pistte dans ediyorlar. Biraz daha
dikkatli bakıyoruz: Hayır, aslında "dans ediyorlar"
sayılmaz.
Çiftlerden bir tanesi pistte ahtapot, hatta ahtapotlar görüntüsünde,
birbirine dalaşmış ve dolanmış vaziyette, çok
yavaş hareketlerle birşeyler yapıyor. Yaptıklarına
büyük bir zorlama ile "dans" denecek olunsa bile, yaptıkları
dansın çalan müziğin ritmiyle en ufak bir alakası yok.
Onlar da buna çok aldırıyor gibi görünmüyorlar. Bayandan
bir kafa boyu kadar uzun olan adamın alnından yanağına
ve bayanın kafasına ter damlıyor. Gözleri yarı
kapalı, ciddi bir ifadeyle neresi olduğu belli olmayan sabit
bir noktaya bakıyor veya bakıyormuş gibi duruyor. Adamın
ismi Rafet, daha önce Hilton'un barında ilk hamleyi yapmış
olan o. Bayanın yüzü gözükmüyor, Rafet'in göğüs kafesi
ile boynu arasında biryerlere gömülmüş. Onların çok
yakınında bizim grubun diğer çiftini görüyoruz.
Adamın elleri aleni olarak bayanın kalçasının iki
yanağının üzerinde, bayanın elleri ise daha da
aleni olarak adamın kalçasında birbirine dolanmış,
vücutlarının alt kısmı birbirine adeta yapışmış,
üst kısmı ise ağaç dalı gibi birbirinden uzaklaşarak
yükseliyor, bu tuhaf vücut kompozisyonunda hem birşeyler konuşuyorlar,
hem birbirlerinin popolarını okşuyorlar, hem dans
ediyormuş gibi hareket eder gibi yapıyorlar, hem gülüşüyorlar
hem de kimbilir başka neler yapıyorlar. Gözlediğimiz diğer
çift gibi bu çiftin de hareketlerinin çalan müzikle hiçbir bağlantısı
yok. Adamın ismi Mahmut.
Bir saat kadar ilerliyoruz, halen gece kulübündeyiz. Mahmut, dans ettiği
bayana geceyi birlikte geçirmeyi teklif etmiş, arkadaşının
da kabul etmesi şartıyla teklifi kabul edilmişti.
Mahmut'un bayan arkadaşı, Rafet'in bayan arkadaşını
ikna etmek üzere tuvalete sürüklemiş, üç adam ise bar tezgahına
dayanmış, konuşuyorlar.
"Achille Lauro isminde bir gemi ile bugün gelmişler
Istanbul'a, sadece bu gece kalacaklarmış, yarın gemi
yoluna devam edecekmiş. 'Bu geceyi birlikte geçirelim', dedim, pat
diye kabul etti." diyor Mahmut.
"Şimdi bizimki de kabul ederse, nereye götüreceğiz bu
karıları??" diyor Rafet.
"Bizim terbiyemiz böyle ayıp şeylere müsait değil'
dersiniz, olur biter" diyor, Can pis pis sırıtarak.
"Sen sus ulan uğursuz karga" diyor Rafet, Can'ı
omuzlarından tutup patates çuvalı gibi sallarken Mahmut da
Can'ın boğazına sarılıyor.
"Bana saldıracağınıza karılara nerede saldıracağınızı
düşünün hamşolar" diyor Can boğuk bir sesle çırpınırken,
"karılar neredeyse döner".
Üçlüde tekrar bir ciddiyet havası esiyor. Ceplerdeki paralar
ortaya dökülüyor. Ciddi ve detaylı bir sayım ve hesap işlemi
yapılıyor. Çok kısa süre içinde hesabın neticesi
çıkıyor: Yanlarındaki para o geceyi otelde bayanlarla
geçirmeye ucu ucuna yetecek, ancak bu durumda ertesi gün Bodrum'a
gitmek üzere paraları kalmıyor. Arabadaki benzin kendilerini
Bursa'ya kadar bile götürmez. O gece otelde oda tutarlarsa Bodrum
seyahati, en azından ertesi günü için, yatıyor.
Rafet, Mahmut'a dönüyor:
"Manga, aklına bir çare geliyor mu ??"
"Düşünüyorum Hatanga" diyor Mahmut. Rafet ile Mahmut,
askerlik arkadaşı ve birbirlerine çoğunlukla 'Manga' ve
'Hatanga' diye hitap ediyorlar. Anlamını bilmedikleri gibi ne
zaman ve niye bu hitaba başladıklarını da
bilmiyorlar, merak da etmiyorlar, sadece birbirlerine böyle hitap
ediyorlar.
Bayanlar tuvaletten dönüyorlar ve geceyi birlikte geçirme teklifini
kabul ettiklerini muzip ve mutlu bir ifadeyle raporluyorlar.
Adamlardan önce ses çıkmıyor, sonra Mahmut, Almanca:
"Tamam, hadi o zaman buradan çıkalım" diyor, grup
asansörlere doğru ilerlerken de "Sizin gemiye gideriz, geceyi
orada geçiririz" diye, aklındakini açıklıyor.
Madem otele harcanacak para yoktu, o halde geminin kapısı
zorlanacaktı.
Otelin park yerindeki 1977 model metalik duman mavisi renkli BMW 320'ye
biniyorlar ve Achille Lauro'nun demirli olduğu Karaköy vapur
iskelesine gidiyorlar.
Mahmut arabadan iniyor, gemi'nin girişine doğru giden
iskelenin kapısındaki görevlilere yöneliyor, bayanlarla
birlikte içeri girmelerini sağlayacak ikna işlemini yapmaya
başlıyor.
Onbeş dakika sonra arabaya dönüyor, son derece mekanik bir şekilde
bayanlara arabadan inmelerini söylüyor. Bayanlar arabadan iniyor, Can
ile Rafet arabanın içinde.
Mahmut, iki Alman bayana, yine mekanik bir şekilde, Almanca:
"Gece bu kadar. Çok güzel vakit geçirdik, daha da güzel vakit
geçirmeye devam etmek isterdik ancak şu anda sizlere anlatmak
istemediğim pratik zorluklar nedeniyle bu geceyi burada bitiriyoruz.
Şimdi siz hiç oyalanmadan geminize binin, sabaha daha birkaç saat
var, bir güzel uyuyun, sabahleyin de güzel yolculuğunuza devam
edin. Bu gece olanları ve olmayanları da unutun gitsin"
diyor ve susuyor.
'Basta', 'Howgh', ve 'full stop'.
'Daha ne duruyorsunuz??' gibilerinden bayanlara ilgisiz ilgisiz bakıyor.
Bayanlar birbirlerine bakıyorlar, arabadakilere bakıyorlar,
tekrar Mahmut'a ve birbirlerine bakıyorlar. Mahmut ile dans etmiş
olan:
"Biz birşeyi yanlış mı yaptık, yanlış
birşey mi söyledik??" gibi birşey söylüyor, Mahmut
"Hayır" diyor. "Güle güle, iyi uykular ve iyi
yolculuklar."
İki Alman bayan gemiye yöneliyorlar, onlar gözden kayboluncaya
kadar Mahmut dans ettiği bayanın poposunu takip ediyor, sonra
arabaya biniyor, ağır bir hareketle birinci vitese takıyor
ve Karaköy iskelesinden yavaş yavaş, adeta utanırcasına
uzaklaşıyor metalik duman mavisi renkli BMW.
Arabanın içinde bir süre kimse konuşmuyor. Anadolu yakasına
geçmek üzere köprüye yaklaştıkları sırada Mahmut,
dalgın dalgın:
"Yahu doğru mu yaptık, karıları götürdük
kendi elimizle def ettik" diyor.
Bu saptamaya hiçbir yanıt gelmiyor. Belli ki yerinde bir saptama.
Biraz sonra, yine Mahmut:
"Yahu biz salaklık mı ettik yahu, karılara 'bize
verir misiniz' dedik, karılar 'evet veririz' dediler, biz de 'teşekkür
ederiz, biz almayalım' dedik. Resmen böyle yaptık, ulan bu akıllı
adam işi mi yahu
" diye söyleniyor. Sonra diğerlerine
bakıyor:
"Öyle mi yaptık lan??" diye soruyor ümitsizce.
Yine sessizlik. Demek Mahmut'un yorumu doğru, diğerleri de aynı
fikirde.
Bir müddet sonra Rafet oturduğu koltukta hafif doğruluyor.
Rafet'in burcu Aslan, kendisinin 'ben Aslanım' diye bağıran
kocaman bir suratı var. Hırlaya hırlaya gülmeye başlıyor,
bütün suratına yayılan bir sırıtmayla:
"Valla ne halt ettiysek ettik, siktir edelim. Esas bu yaptığımızı
biz kimseye anlatamayız, ben bunu düşünüyorum. Bu bize yakışır
mı yahu, valla bizi tefe koyarlar" diyor.
Üçü birden hangırdamaya başlıyorlar, bağıra
çağıra ve birbirlerine vura vura ne kadar salak olduklarını
birbirlerine teyid ediyorlar. Can,
"Bu işde benim salaklığım yok, bana giren çıkan
yok" dediyse de Manga ile Hatanga aynı fikirde değil,
"Bu salaklık ancak üçümüzde olur" düşüncesinde
birleşiyorlar.
Gülme nöbetlerinin arasında bu olaya "Achille Lauro vakası"
ismini takıyorlar ve bu gece olanlardan (olmayanlardan) kimseye
bahsetmeme kararı alıyorlar. Yıllar boyu, Achille Lauro
aralarında bir 'gizli anlam ifade eden bir tabir' olarak kaldı,
gerekli yerlerde birbirlerine bu tabiri kullanarak uyardılar ve
gerekli planlamayı tamamlamadan ava çıkmadılar, kucaklarına
düşen avlara da atlamadılar.
Seneler sonra Achille Lauro gemisi teröristlerce kaçırılıp
bütün dünya basınında boy gösterince Rafet de, Can da,
Mahmut da beraber değillerdi ama hepsi de, ayrı ayrı, bir
durup düşünmüşler, pis pis sırıtmışlardı.