TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

3

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

3

Boyalı hatun bardan içeri girdi, kıvırta kıvırta bar tezgahına yaklaştı, barmen'e kısa bir bakış attı, yüksek sesle

"Şeviz!"

dedi. Uzun ve sivri topuklu ayakkabılara rağmen orta boylu bile sayılmazdı. Kısa saçları, çok iddalı bir makyajı, büyük göğüslerinin büyük olduğunu ispatlamak istercesine insanın gözünün içine sokan bir bluzu, dar siyah bir eteği vardı. Kalçası şekilsiz ve boyuna göre genişceneydi. Uzun askılı, parlak ve buruşuk deri görünümlü bir çanta taşıyordu. Fark edilmeye çalışan fark edilmeyecek bir kadın görüntüsü veriyordu.

Bar taburesine tırmandı, şekilsiz kalçasının bir yanına doğru kaykıldı, bacak bacak üstüne attı, üstteki bacağının ucundaki ayakkabısının sivri burnu, tehdit edercesine barın diğer yanında dinelen üç adama doğru sallanıyordu. Oturma pozisyonu nedeniyle bar tezgahına mecburen yan dönmüştü, kafasını hafif, gözlerini çok çevirerek barmen'e tekrar baktı. Barmen kadının ilk kelimesinden beri gözlerini açmış, kadına bakıyordu. Kendisine ne dendiğini, ne istendiğini anlamamıştı. Genç barmen gözlerini faltaşı gibi açmış, anlamasına yardım edecek bir şey algılamaya çalışıyordu.

"Şeviz!"

dedi tekrar kadın. Ses tonuna bir kademe tedirginlik ve bunu örtmek üzere de bir derece şirretlik eklenmişti. Seri hareketlerle çantasını açtı, elinde bir paket sigarayla parlak metal bir çakmak belirdi. Paketin içinden bir sigarayı "zıp" diye ağzına yerleştirmesi, "çıp" diye bunu yakması ve dumanı etrafa üflemesi bir oldu. Sağ elindeki sigara 45 derece açıyla havaya bakıyordu, sol elini bar tezgahının üzerine koymuş, uzun ojeli tırnakları ile tezgahın üzerine "tıpırıp tıpırıp" vuruyordu.

Barmen bu sefer söylenen kelimenin "şeviz" olduğunu iyi duymuştu, ancak kelimeyi doğru duymuş olması saygıdeğer müşterisine servis verebilmesine yardımcı olmuyordu, çünkü bu kelime kendisine hiçbir şey ifade etmemişti. Soran bakışlarla:

"Anlamadım ??"


dedi. Kadın sol elini kaldırdı, barmenin omuzunun üzerinden barmenin arkasındaki aynanın önündeki içki şişelerine doğru parmağını dalgalandırarak:

"İşte canım, şeviz istiyorum, işte orada"

dedi sabırsızca. Barmen omuzunun üzerinden arkasına baktı, "şeviz" kelimesiyle gördüğü içkileri anlamlandırmaya çalıştı, ancak nafile. Kadının yüzüne bakarak içki şişelerine eliyle tek tek değmeye başladı. Kadın da adamın elini takib ediyordu. Aniden:

"Hah, işte o be canım, görmüyor musun deminden beri. Buzlu olsun."

Dedi. Barmen bir kadeh aldı, içine iki tane buz attı, üzerine bir ölçü "Chivas Regal" koydu, bir altlık ve soyulmuş Antep fıstığı ile birlikte kadının önüne koydu, kadının bir daha yüzüne baktı, "buyrun" gibi bir şey mırıldandı, kadın havalara bakıyordu, oralı olmadı. Barmen birkaç adım uzaklaştı, bıkkın ve "la havle" bir ifade ile bardak parlatmaya koyuldu.

Kadın sigarasından bir derin nefes daha aldı ve dumanını her tarafa savurdu. Kendini dumanla çevrelemeye çalışıyor gibi bir hali vardı. Filtrenin üzerindeki ruj izi neredeyse filtre uzunluğu kadar vardı. Serçe parmağının tırnağı ile ağzının kenarını kaşırken ağzı yuvarlak şekilde açıldı, o sırada takma kirpiklerinin altından barın diğer yanındaki üçlü adam grubuna baktı. Sahneye çıkışı tasarladığı kadar havalı olmamıştı, bunun farkındaydı ama adamlar bunun farkında mıydı, ayrıca bunu nasıl algılamışlardı?? Belki de güzelliğinden ve havasından etkilenmişlerdi??

Adamların üçü de pis pis sırıtıyordu. Ayrıca ayıp olmasın diye arkalarını falan de dönmemişlerdi, hadiseyi baştan sona ilgi ile izlemiş ve çok eğlenmişlerdi. Şimdi de kadının gözünün içine bakıp pis pis sırıtıyorlardı. Yirmibeş yaşlarında, boyu posu ve üstü başı yerinde, yüzüne bakılabilir cinsten genç adamlardı. Duruşları ve bakışlarından itliğe ve serseriliğe yatkın oldukları derhal fark ediliyordu. Biri vodka-limon, diğeri sek viski, üçüncüsü ise çok sulandırılmış viski içiyordu. Vodka limon içen, işaret parmağını hafifçe aşağı doğru eğmek suretiyle diğerlerinin kadehlerine işaret ederek:

"Şeviz?"

diye sordu, diğerleri:

"Yok kalsın, değiştirmeyelim"

dediler hangırdayarak.

"Eşşekoğlueşşekler" diye geçirdi kadın içinden, sigarasını tablaya dimdik bastırdı, sigara kırıldı, içkisini aldı, tabureden indi, oturma gruplarından birine doğru ilerledi ve barın giriş kapısını görecek şekilde oturdu, bir sigara daha yaktı. Kadının bar tezgahı üzerinde bıraktığı tabla barmenin seri bir hareketi ile tezgahın üzerinden kayboldu, bir bez tezgahın üzerini yaladı geçti ve tabla temiz olarak tekrar aynı yerde belirdi.

İstanbul Hilton'un alt katındaki görüntü bir süre monotonlaştı. Barmen bardak parlatıyor, üç adam sohbet edip arada hangırdıyorlar, kadın oturmuş kapıya bakıyor.

Aniden üç adam, adeta üçü birden, aynı anda kapıya baktılar. Susmuşlar, dikkat kesilmişlerdi. Vücutlarının üst kısmı ve kafaları hafif öne doğru dikelmişti, neredeyse kulaklarının ve burun deliklerinin oynadığını bile fark edebilirdiniz. Av kokusu almışlardı.

Kapıda iki tane bayan silüeti duruyordu. İkisi de pantolon ve bluz şeklinde sade giyinmişler, saçları düz ve uzundu. Arkadan gelen ışık, uzun düz saçlarının arasından süzülüyordu. İkisi de genç ve güzeldi. Yüzlerinde ya makyaj yoktu ya da yok gibi gözüküyordu. Kapıda durmuş, içeri girip girmeme konusunda tereddüt ediyorlardı. İçeriye kısa bakışlar atıyorlar, sonra birbirlerine kısa kısa birşeyler söylüyorlardı. "Gidelim mi, kalalım mı, hadi bir şey içelim mi, yok gidelim gezelim mi" falan.

Bar tezgahından ne zaman ayrıldığı ve kapıya kadar mesafeyi ne ara katettiği anlaşılmayan adamlardan biri kapıdaki bayanların karşısında bitiverdi. Hızla gitmiş olmasına rağmen hareketinin son aşaması hızla gidip ani durma gibi değil, akıcı ve kararlı bir yanaşma şeklinde oluşmuş, dolayısıyla bayanları ürkütmemişti. Adam güleç bir yüzle Fransızca birşeyler söyledi, bayanların ikisi de gülümsedi, biri Almanca birşeyler söyledi, adam bu sefer İngilizce birşeyler söyledi, daha önce konuşan bayan da ingilizce cevap verdi, üçü birden gülüştüler, birkaç cümle daha konuştular ve adam iki bayanla birlikte diğer iki adamın yanına geldiler.

Bayanlarla birlikte gelen adam, diğerlerine hemen hızlı ve mekanik bir şekilde:

"Dinleyin ulan inekler, kızlar Alman, solumdakinin İngilizcesi iyi, sağımdakinin İngilizcesi iyi değilmiş."

dedi. Tanışma merasimi sonrasında beşli, oturma gruplarının birine geçti. Otururlarken, vodka limon içen adam, İngilizcesi zayıf olan hanımın yanına oturdu ve Almanca sohbet etmeye başladılar, sek viski içen ise Fransızcaya çalan ingilizcesi ile diğer bayan ile ilgileniyordu. Kumral kıvırcık saçlı ve saçlarından daha koyu renkte bıyıklı olan üçüncü adam hiçbir konuşma teşebbüsünde bulunmadan sulu viskisini keyifle yudumluyor, bir yandan da işaret parmağının yan tarafı ile üst dudağını ağzının içine doğru ittirerek bıyıklarının ucunu kemiriyordu.

Birkaç saat sonra, gece yarısı civarında, aynı beşli grubu İstanbul'un başka bir otelinin en üst katındaki gece kulubünde buluyoruz. Bangır bungur çalan müzik ve hem hareket eden hem de yanan sönen ışıklar ile olduğundan da kalabalık gözüken mekanda kimse İstanbul'un nefis gece manzarası ile ilgili değil.

Kumral kıvırcık saçlı ve saçlarından daha koyu renkte bıyığı olan adam, ki ismi Can, bardaki taburelerden birine oturmuş, daha önceki mekanda yaptığının aynısını yapıyor: bir yandan sulu viskisini yudumluyor, bir yandan da son derece konsantre şekilde işaret parmağının yan tarafı ile üst dudağını ağzının içine doğru ittirerek bıyıklarının ucunu kemiriyor. Işık karmaşasında grubumuzun gerisini pistteki kalabalığın arasında zar zor seçebiliyoruz. İki çift halinde pistte dans ediyorlar. Biraz daha dikkatli bakıyoruz: Hayır, aslında "dans ediyorlar" sayılmaz.

Çiftlerden bir tanesi pistte ahtapot, hatta ahtapotlar görüntüsünde, birbirine dalaşmış ve dolanmış vaziyette, çok yavaş hareketlerle birşeyler yapıyor. Yaptıklarına büyük bir zorlama ile "dans" denecek olunsa bile, yaptıkları dansın çalan müziğin ritmiyle en ufak bir alakası yok. Onlar da buna çok aldırıyor gibi görünmüyorlar. Bayandan bir kafa boyu kadar uzun olan adamın alnından yanağına ve bayanın kafasına ter damlıyor. Gözleri yarı kapalı, ciddi bir ifadeyle neresi olduğu belli olmayan sabit bir noktaya bakıyor veya bakıyormuş gibi duruyor. Adamın ismi Rafet, daha önce Hilton'un barında ilk hamleyi yapmış olan o. Bayanın yüzü gözükmüyor, Rafet'in göğüs kafesi ile boynu arasında biryerlere gömülmüş. Onların çok yakınında bizim grubun diğer çiftini görüyoruz.

Adamın elleri aleni olarak bayanın kalçasının iki yanağının üzerinde, bayanın elleri ise daha da aleni olarak adamın kalçasında birbirine dolanmış, vücutlarının alt kısmı birbirine adeta yapışmış, üst kısmı ise ağaç dalı gibi birbirinden uzaklaşarak yükseliyor, bu tuhaf vücut kompozisyonunda hem birşeyler konuşuyorlar, hem birbirlerinin popolarını okşuyorlar, hem dans ediyormuş gibi hareket eder gibi yapıyorlar, hem gülüşüyorlar hem de kimbilir başka neler yapıyorlar. Gözlediğimiz diğer çift gibi bu çiftin de hareketlerinin çalan müzikle hiçbir bağlantısı yok. Adamın ismi Mahmut.

Bir saat kadar ilerliyoruz, halen gece kulübündeyiz. Mahmut, dans ettiği bayana geceyi birlikte geçirmeyi teklif etmiş, arkadaşının da kabul etmesi şartıyla teklifi kabul edilmişti. Mahmut'un bayan arkadaşı, Rafet'in bayan arkadaşını ikna etmek üzere tuvalete sürüklemiş, üç adam ise bar tezgahına dayanmış, konuşuyorlar.

"Achille Lauro isminde bir gemi ile bugün gelmişler Istanbul'a, sadece bu gece kalacaklarmış, yarın gemi yoluna devam edecekmiş. 'Bu geceyi birlikte geçirelim', dedim, pat diye kabul etti." diyor Mahmut.

"Şimdi bizimki de kabul ederse, nereye götüreceğiz bu karıları??" diyor Rafet.
"Bizim terbiyemiz böyle ayıp şeylere müsait değil' dersiniz, olur biter" diyor, Can pis pis sırıtarak.

"Sen sus ulan uğursuz karga" diyor Rafet, Can'ı omuzlarından tutup patates çuvalı gibi sallarken Mahmut da Can'ın boğazına sarılıyor.

"Bana saldıracağınıza karılara nerede saldıracağınızı düşünün hamşolar" diyor Can boğuk bir sesle çırpınırken, "karılar neredeyse döner".

Üçlüde tekrar bir ciddiyet havası esiyor. Ceplerdeki paralar ortaya dökülüyor. Ciddi ve detaylı bir sayım ve hesap işlemi yapılıyor. Çok kısa süre içinde hesabın neticesi çıkıyor: Yanlarındaki para o geceyi otelde bayanlarla geçirmeye ucu ucuna yetecek, ancak bu durumda ertesi gün Bodrum'a gitmek üzere paraları kalmıyor. Arabadaki benzin kendilerini Bursa'ya kadar bile götürmez. O gece otelde oda tutarlarsa Bodrum seyahati, en azından ertesi günü için, yatıyor.

Rafet, Mahmut'a dönüyor:

"Manga, aklına bir çare geliyor mu ??"

"Düşünüyorum Hatanga" diyor Mahmut. Rafet ile Mahmut, askerlik arkadaşı ve birbirlerine çoğunlukla 'Manga' ve 'Hatanga' diye hitap ediyorlar. Anlamını bilmedikleri gibi ne zaman ve niye bu hitaba başladıklarını da bilmiyorlar, merak da etmiyorlar, sadece birbirlerine böyle hitap ediyorlar.

Bayanlar tuvaletten dönüyorlar ve geceyi birlikte geçirme teklifini kabul ettiklerini muzip ve mutlu bir ifadeyle raporluyorlar.

Adamlardan önce ses çıkmıyor, sonra Mahmut, Almanca:

"Tamam, hadi o zaman buradan çıkalım" diyor, grup asansörlere doğru ilerlerken de "Sizin gemiye gideriz, geceyi orada geçiririz" diye, aklındakini açıklıyor. Madem otele harcanacak para yoktu, o halde geminin kapısı zorlanacaktı.

Otelin park yerindeki 1977 model metalik duman mavisi renkli BMW 320'ye biniyorlar ve Achille Lauro'nun demirli olduğu Karaköy vapur iskelesine gidiyorlar.

Mahmut arabadan iniyor, gemi'nin girişine doğru giden iskelenin kapısındaki görevlilere yöneliyor, bayanlarla birlikte içeri girmelerini sağlayacak ikna işlemini yapmaya başlıyor.

Onbeş dakika sonra arabaya dönüyor, son derece mekanik bir şekilde bayanlara arabadan inmelerini söylüyor. Bayanlar arabadan iniyor, Can ile Rafet arabanın içinde.

Mahmut, iki Alman bayana, yine mekanik bir şekilde, Almanca:

"Gece bu kadar. Çok güzel vakit geçirdik, daha da güzel vakit geçirmeye devam etmek isterdik ancak şu anda sizlere anlatmak istemediğim pratik zorluklar nedeniyle bu geceyi burada bitiriyoruz. Şimdi siz hiç oyalanmadan geminize binin, sabaha daha birkaç saat var, bir güzel uyuyun, sabahleyin de güzel yolculuğunuza devam edin. Bu gece olanları ve olmayanları da unutun gitsin" diyor ve susuyor.

'Basta', 'Howgh', ve 'full stop'.

'Daha ne duruyorsunuz??' gibilerinden bayanlara ilgisiz ilgisiz bakıyor.
Bayanlar birbirlerine bakıyorlar, arabadakilere bakıyorlar, tekrar Mahmut'a ve birbirlerine bakıyorlar. Mahmut ile dans etmiş olan:

"Biz birşeyi yanlış mı yaptık, yanlış birşey mi söyledik??" gibi birşey söylüyor, Mahmut

"Hayır" diyor. "Güle güle, iyi uykular ve iyi yolculuklar."

İki Alman bayan gemiye yöneliyorlar, onlar gözden kayboluncaya kadar Mahmut dans ettiği bayanın poposunu takip ediyor, sonra arabaya biniyor, ağır bir hareketle birinci vitese takıyor ve Karaköy iskelesinden yavaş yavaş, adeta utanırcasına uzaklaşıyor metalik duman mavisi renkli BMW.

Arabanın içinde bir süre kimse konuşmuyor. Anadolu yakasına geçmek üzere köprüye yaklaştıkları sırada Mahmut, dalgın dalgın:

"Yahu doğru mu yaptık, karıları götürdük kendi elimizle def ettik" diyor.
Bu saptamaya hiçbir yanıt gelmiyor. Belli ki yerinde bir saptama.

Biraz sonra, yine Mahmut:

"Yahu biz salaklık mı ettik yahu, karılara 'bize verir misiniz' dedik, karılar 'evet veririz' dediler, biz de 'teşekkür ederiz, biz almayalım' dedik. Resmen böyle yaptık, ulan bu akıllı adam işi mi yahu…" diye söyleniyor. Sonra diğerlerine bakıyor:

"Öyle mi yaptık lan??" diye soruyor ümitsizce.

Yine sessizlik. Demek Mahmut'un yorumu doğru, diğerleri de aynı fikirde.

Bir müddet sonra Rafet oturduğu koltukta hafif doğruluyor. Rafet'in burcu Aslan, kendisinin 'ben Aslanım' diye bağıran kocaman bir suratı var. Hırlaya hırlaya gülmeye başlıyor, bütün suratına yayılan bir sırıtmayla:

"Valla ne halt ettiysek ettik, siktir edelim. Esas bu yaptığımızı biz kimseye anlatamayız, ben bunu düşünüyorum. Bu bize yakışır mı yahu, valla bizi tefe koyarlar" diyor.

Üçü birden hangırdamaya başlıyorlar, bağıra çağıra ve birbirlerine vura vura ne kadar salak olduklarını birbirlerine teyid ediyorlar. Can,

"Bu işde benim salaklığım yok, bana giren çıkan yok" dediyse de Manga ile Hatanga aynı fikirde değil, "Bu salaklık ancak üçümüzde olur" düşüncesinde birleşiyorlar.

Gülme nöbetlerinin arasında bu olaya "Achille Lauro vakası" ismini takıyorlar ve bu gece olanlardan (olmayanlardan) kimseye bahsetmeme kararı alıyorlar. Yıllar boyu, Achille Lauro aralarında bir 'gizli anlam ifade eden bir tabir' olarak kaldı, gerekli yerlerde birbirlerine bu tabiri kullanarak uyardılar ve gerekli planlamayı tamamlamadan ava çıkmadılar, kucaklarına düşen avlara da atlamadılar.

Seneler sonra Achille Lauro gemisi teröristlerce kaçırılıp bütün dünya basınında boy gösterince Rafet de, Can da, Mahmut da beraber değillerdi ama hepsi de, ayrı ayrı, bir durup düşünmüşler, pis pis sırıtmışlardı.

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki