TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

2

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

2

1954 yılında, Ankara'da orta halli (ne demekse) bir ailenin ikinci oğlu olarak doğmuşum. 1960 ihtilaline kadar hatırımda tek yer etmiş olan şey, emmioğlu Cem ile evden kaçışımızdır. Babaannemin taş ocağında çalışan amelelerin çocuklarıyla birlikte toplu sünnet oluşumuz ve hemen peşinden ufak bir ameliyatla bademciklerimiz alınınca, Cem ile ben; " Biz bu ailenin en sevilmeyen çocuklarıyız, bunlar bizi ufak ufak yok edecekler" diye düşünüp evden kaçmaya karar verdik. Bakkaldan bir somun ekmek, bir paket sigara ve bir kutu kibrit (nedense!) alıp evden kaçtık. Eski Kavaklıdere şaraplarının bağının (bugünkü Hilton Otelinin bulunduğu saha) etrafında olan büyük arazide kah yürüdük, kah oturduk dinlendik, ekmek yedik (sigara içtiğimizi hatırlamıyorum). Hayal gücümüz "kaçmak dediğin araziye olur" diye bizi sınırladığından olacak, çok yürüdük ama evden çok uzaklaşmadık. Aynı gün geç saatlerde babam ile amcam fena halde meraklanmış olarak bizi buldular. "Neredesiniz?" sorusuna "Biz de sizi arıyorduk" dediğimi hatırlıyorum. O zamanın 14 Mayıs şimdikinin Gazi Osman Paşa mahallesinin Boğaz sokağının, 25 numarasının alt katının karanlık holünde süper bir dayak yemiştik Cem ile ben, amcam ile babamdan. Dayaktan sonra babam ikimizi de sarıp sarmalamış, haftalarca pansuman yapmıştı.

İkinci hayati tehlikeyi 1960 ihtilalinden sonra geçirdim. Yassıada duruşmalarının radyoda sürekli yayınlanmasının tesiri olacak "mahkemecilik" oyunu bizim en hoşumuza giden şey haline gelmişti. Abi'min hakim, hala kızı Figen'in savcı, Cem'in avukat, benim sanık ve diğer çocukların da izleyici olduğu duruşmada bendeniz idama mahkum oldum. Akrabalarım ve arkadaşlarım, kararı bizim bahçenin yüksek bir duvarından beni asarak uyguladılar. Asıldığım ip yeterince kalın değilmiş, boynumu boydan boya kestikten sonra kopmuş, ben de yere düşüp bayılmışım (veya bayılmışım sonra düşmüşüm, bilmiyorum). Babam beni çalıştığı tıp fakültesi hastanesine alel acele götürmüş, tedavimi yapmış. Bu hadisenin dayağını hastaneden çıktıktan sonra yedim. Neyse ki dayağın tedavisi için tekrar hastaneye yatmadım, babam tedaviyi ayakta yaptı.

İlkokula başlandığımda bütün arkadaşlarım ve akrabalarım (Cem bile) mandolin dersi aldı. Hoca benim halimi çok ümitsiz görmüş olacak ki, "Buna ders vermeyelim, ileri yıllarda deneriz" demiş, bana ders verilmedi. Ertesi sene babamın doktorluk ihtisasını yapmak üzere tayini Almanya'ya çıktı, biz de ailecek üç buçuk yıllığına Almanya'ya gittik, ben de mandolin dersini hiç almadım, bundan sonra da almam herhalde.

Babam 1961 yılında Almanya'ya önden gitti, biz (annem, abim ve ben) üç ay sonra tren ile peşinden gittik. Üç gün tren yolculuğu boyunca içilmek üzere hazırlanan çay termosunu daha Sirkeci garında trene binerken bir yerlere çarptım, içinin kırıldığını duydum ama bunu gizledim. İkinci günde annem termosu açıpta cam kırıkları ve soğumuş çayı görünce annem abim ile birlikte ben de çok "şaşırdım". Termosu benim kırdığımı ve bunun gayet de farkında olduğumu 40 yaşıma yaklaştığım bir sırada anneme itiraf ettim ve rahatladım.

Almanya'daki ilkokulu, hem de bir yıl atlayarak bitirdim. Yaşadığımız "Moers" isimli kasabada benim gibi bir yabancının o kadar Alman dururken sınıf atlatılarak bu kadar başarılı "sayılması" mahalli yayında eleştirildi durdu. Orta 1'de de başarılı bir talebeydim (latince hariç). Ortaokullar arası spor oyunlarında kendi yaş grubumda bölge şampiyonu oldum, hem de koştuğum 50 metre derecesinin "olamayacak kadar iyi" bulunup rutuş edilmesine rağmen. Benim kadar ciddi dayak yeme ihtimali içinde yaşayan bir insanın hızlı koşma yeteneğinin olması, aslında bir "ilahi lutuf"tu ve tabii karşılanması gerekirdi. (Yıllar sonra üniversitede aynı şey başıma geldi: Ergonomi hocamız Prof Dr Necmettin Erkan, benim koşu dereceme baktı baktı ve hile yaptığım kanaatine vardı, geçersiz saydı. Kendisini çok sayardım, onun için çok alındım ama dalaşmadım, o sırada atlet olmayacağım çoktan belli idi.)

Almanya'da okuduğum bütün sınıflardaki kızların hemen hemen hepsine aşık oldum, peşlerine düştüm, hiçbirinden karşılık göremedim. Aslında "hiç karşılık görmedim" tamamen de doğru sayılmaz. Ursula Maertens isminde bir sınıf arkadaşımla bisikletle uzun gezilere çıkardık. Arada bisikletten inip kırlara yan yana uzanıp göğe bakarak uzun uzun konuşurduk. Ben tabii ki ona aşıktım, ama terslenirim korkusuyla (aklım sıra) açık etmiyordum. Onun ise beni iyi bir arkadaş olarak algıladığını düşünüyorum.

Bir de çok iyi arkadaş olduğum Thomas Schmeink vardı. Thomas, açık kumral saçlı tipik bir Alman çocuğuydu. Thomas arada bize yemeğe ve oynamaya geldiği gibi ben de onlara giderdim. Çok sempatik anne-babası vardı. Ben adamın harpte (II.Dünya Harbi) ne yaptığını çok merak ederdim, ısrarla sorardım, o da, "herkes gibi biz de savaştık" gibi yuvarlak cevaplar verirdi. Bu insanlarla ilişkimiz bizim Türkiye'ye döndüğümüz 1964 yılında koptu. 1990'lı yıllarda Thomas'ın babasından bir mektup geldi. Çok şaşırdım. Adam şu anda hatırlayamadığım bir şekilde benim adresimi öğrenmiş, halimi hatırımı soruyor, ayrıca Thomas'ın da koordinatlarını veriyordu. Thomas doktor olmuştu falan. Hemen cevap vereyim diye düşündüm, önümde boş bir kağıtla onbeş dakika kadar durdum, yazacak hiçbirşey bulamadım ve yazmadım. Doğru yapmadığımı düşünüyorum. (Peki bugün pat diye bir mektup daha gelse yazacak mıyım???)

Apartmanımızın tüm dairelerinin çöplerini dökerek ve kasaba pazarından alış veriş yapan insanların eşyalarını taşıyarak külliyetli miktarda para kazandım, tamamını ortaçağ askerlerine ve "Maerklin" markalı oyuncak trenlere yatırdım. Bir başka para kaynağını da şöyle yarattım: Mahallemizdeki berber'de kesilen saçlar yerlerde birikir, her traş arasında ise berber, bunları süpürür, daha sonra yeni müşterisine yönelirdi. Ben berbere, süpürme işini sık sık dükkanına gelerek benim yapabileceğimi söyledim, adam bu öneriye memnun oldu, ancak bunun için bana para veremeyeceğini söyledi, bunun yerine benim traşımı bedava yapmayı önerdi, ben de bu bedava traş işleminin hem ben hem de abim için geçerli olmasını önerdim, kabul etti. Daha sonra babama gittim, durumu anlattım. Babam benim cinliğime çok memnun oldu ve abimle ben ne zaman traş olsak, bizim traş parasını bana vermeye devam etti. Bu yolla kazandığım parayı da büyük bir keyifle kısmen harcıyor, kısmen de kenara koyuyordum. Bir iş yaparak para kazanmak, halen benim çok haz aldığım, çok doyurucu bir duygu yaratır bende. Ve bu duygu, o 1960'lı yıllarda hissettiğim kadar tazedir halen. Çocuklarımıza bu yaklaşımı "satmak" konusunda halen başarılı olabilmiş değilim, bu da beni endişelendiriyor.

Döndük Almanya'ya, 1960'lı yıllar. Mitolojiye merak sarmam da aynı döneme rastlar. Almanya'nın o sıralar çok okutmak isteyecekleri bir tarihleri olmadığından tarih dersinde Homeros'un eserleri okunurdu. Bu destanvari eserler benim çok hoşuma gitti, sonradan okumaya devam ettim. Ayrıca Germen temel eserlerinden olan "Niebelungen" destanını da defalarca okudum. O yaşlarda Almanya'da olup da kurtulamayacağınız Karl May'ın kitaplarını da neredeyse ezberleyinceye kadar okudum (Karl May merakımın sonunu ikinci kitabım "Dost Raflara"nın bir bölümünde anlatmıştım, piyasada bulabilirseniz okuyun).

"Faşing'lerde değişik kıyafetler giyme adeti vardı Almanya'da. Bu faşinglerin biri için biriktirdiğim çöpçülük, hamallık, ve berberde yer süpürme paralarıyla (hatırladığım kadarıyla) kendime süslü püslü bir kovboy kıyafeti almıştım. Siyah kartondan bir şapka, bel kısmı kalınlaşan ve üzerinde parlak metal yıldızlar bulunan siyah sun'i deri bir kemer, kabzasının iki yanı siyah bakalit olan parlak metal'den bir toplu tabanca. Babam üzerimde bu kıyafeti görünce, "Kovboy dediğin sığır çobanıdır, bok içinde gezer, sen de kovboy'a benzemek için bu caf caflı kıyafete dünyanın parasını vermişsin, biz bu parayı kazanmak için ne kadar çalışıyoruz sen farkında değil misin" gibi birşey söylemişti, durduğum yerde utancımdan eridiğimi hissetmiştim. "Benim biriktirdiğim paradan aldım" bile diyememiştim. O andaki tek isteğim buharlaşıp kaybolmaktı. Herhalde onun kafasında o anda bambaşka sıkıntılar vardı, beni aniden karşısında görünce onun kafasındaki ile benim halim arasındaki tezat "tepesini attırmıştı". (Ne kadar sebeb olmamaya çalışsam da bazen bir hareketim, reaksiyonum üzerine o coşkudan hayal kırıklığına bir anda değişen bakışı çocuklarımın gözünde görüyorum. Ne zaman bu kaza olursa aklıma benim kovboy kıyafeti vaka'm geliyor, yaptığım hatayı tamir etmeye çalışıyorum.)

Abi'min yolunu kesip dövmeye niyetlenen mahallenin büyük çocuklarına dayılanmamın, tekme sille tokat girişmemin neticesinde beni dövmeye bile tenezzül etmeyip ikimizi de salıvermeleri de utanarak hatırladığım, her aklıma geldiğinde hâlâ sinirden ellerimin terlediği anılarımdan biridir.
Almanya'dan Türkiye'ye 1964 yılında döndük. Almancam ana dilim gibi idi, Türkçem ise çok kötü. Sınıf atlayarak ilkokul bitirme işine bizim Türk eğitim sistemi çok akıl erdirememiş olacak ki ben yeniden ilkokul 5'ten başladım.
Kavaklıdere İlkokulunun beşinci sınıfında sadece bir kıza aşık oldum, Zeynep isminde esmer bir kızdı. O da bana katiyyen yüz vermedi. Ben kendisine diller dökerken arada sırada yan bir bakışla bana "ne parazit yapıyorsun" gibilerden bir bakardı, ben ne konuştuğumu unutur, gabarak gubarak olurdum. Bayanların, ceplerinde pamuk olsun olmasın, attıkları havayı hayatımın ileri dönemlerinde de hep yedim.

Kıt Türkçem çabuk toparlandı ve yeniden ilkokulu bitirdim. Böylece toplamda sene kaybım olmaksızın iki tane ilkokul diplomam oldu. Ancak tedrisat farklılıklarından veya benim hafıza tuhaflığımdan olacak ben alfabeyi baştan sona öğrenemedim. Halen de baştan sona bilemem. Ayları peşpeşe saymayı ise ancak üniversite yaşlarımda becerebildim.

Ortaokul ve liseyi Ankara Atatürk Lisesi'nde okudum. Her sene ya iftihara ya da teşekküre geçiyordum; on üzerinden not ortalamam yedi-sekiz arasında idi, hiç ikmale kalmadım. Benim bu performansım evde "normal" karşılanıyordu çünkü abim her sene, her dersten (bazen beden eğitimi hariç) on üzerinden on alıyordu. Referans noktasının yüksekliğinden olacak, bazen notlarıma bayağı burun kıvrıldığı oluyordu.

Babaannem ile amcam Büyükesatta'ki taş ocaklarını işletiyorlardı. Bu iş ile ilgili kamyonlarının birinin kaydı babamın üzerine yapılmış. Kamyon esasında çoktan hurdaya çıkmış ancak bu kamyon ile ilgili oluşan ve katlanarak büyüyen bir vergi borcundan dolayı devlete çok büyük miktarda borcumuz oluşmuş, bu nedenle eve defalarca haciz memurları geldi, çok tatsız günler yaşadık. Devlete borçlu duruma düşmek, buna alışık olmayan annem ve babamı çok sarstı, çok üzdü. Plakası da elimizde olmadığından kamyon trafik kaydından düşürülemiyordu. Bu lanet, hayalet kamyonun borcunu seneler senesi ödedik, kayıttan düşürmek ise babamın ölümünden üç- dört sene sonra bana nasip oldu. Kamyonu trafik kaydından düşürebilmeyi başardığım günün akşamı Kızılay ile Maltepe arasındaki Fahri Baba Meyhanesinde yalnız başıma köpek gibi içmiş, oradan da pavyona gidip eğlenmeye devam etmiş, sabahleyin ise yalnız ve uzun uzun ağlayarak kutlamayı tamamlamıştım. Bu kutlamayı yalnız yapmayı tercih etmiştim, çünkü bir kamyonun trafik kaydının düşürülmesinin önemini başkasına anlatmam mümkün değildi. Halen "devlet" denince ilk aklıma gelen şey "vergi borcu" olur.

Para durumumuz iyi değildi. Babam akademisyen doktorluğun çok çalışılan, ancak iyi kazanılmayan "asistanlık" dönemini yaşıyordu. Cep harçlığım arkadaşlarıma söylemeye utanacağım derecede düşüktü. Öte yandan evdeki para durumunu bildiğimden olacak, bu para bana verilirken de bu seferde babamdan utanıyordum. Arkadaşlarla sinemaya, pastaneye gittiğimizde Cem beni çaktırmadan destekliyordu. Bunu istikrarlı bir şekilde seneler boyu yaptı. Bu inceliğinin karşılığını sonradan bu sefer de ben seneler boyu ödedim. Taa ki, hesabın artık kapatılması gerektiğine karar verinceye kadar.

Bu sıkıntının orta yerinde bana o gün için çelişki gibi gelmeyen birşey vardı: 1964 yılında Almanya'dan geri gelirken son model Mercedes bir araba ile gelmiştik. Babam "bu arabayı satarsam bir daha alamam" diyordu ve o araba satılmadı. Çok çalışan ve hiçbir lüksü olmayan babamın bu düşüncesini içten içe onaylıyordum herhalde. Babam bu arabayı ölünceye daha doğrusu kanser onu yatağa düşürünceye kadar kullandı. Babamın ölümünden sonra ben dört-beş yıl kullandım, 1977 yılında 1964 model krem rengi içi bordo deri döşemeli ve gül ağacı ön konsollu 6 silindirli Mercedes 220 S'i 78,000.- TL'sine sattım. Plakası 06 DK 139 idi, trafikte arada sırada sonradan görüyordum, içim bir tuhaf oluyordu. En son galiba 1980 yılında gördüm.

Almanya dönüşünde, yani ben 10 yaşımdayken, en iyi yaptığım şey hızlı koşmaktı. Kimsenin bana sorduğu yoktu da, hani bana sorsalardı "Senin diğer insanlardan daha iyi yaptığın, seni farklı kılan şey nedir?" deseler, ben herhalde hiç tereddütsüz,"Hızlı koşmak" derdim. Bir gün eve doğru yürüyordum, nereden geldiğimi hatırlamıyorum, ancak Boğaz sokağın üst tarafından aşağı doğru inmeye başladığımda birkaç ev ötede kaldırımda duran altı-yedi tane Amerikalı çocuğu gördüm. Çocuklar yaklaşık benim yaşlarımdalardı, içlerinde çok güzel birkaç tane kız gördüm. Kendi aralarında konuşuyorlardı, beni görmemişlerdi bile. Kendimi göstermeye karar verdim ve yol boyunda koşmaya başladım, bir yandan da gruba doğru bakıyordum. Hiçbiri benle ilgilenmemişti. Ben aynı yönde koşarsam Amerikalıların beş-altı metre ötesinden, yani yolun karşı kıyısından fırtına gibi geçip gidecektim, onlar da herhalde kendi aralarında konuşmaya devam edeceklerdi, dolayısıyla benim hızlı koştuğumu farketmemiş olacaklardı. Bu bir felaket olurdu, bunun üzerine taktik değiştirdim, rotamı üzerlerine kırdım ve üstlerine doğru koşmaya başladım. Beni fark edecekler, onlara çarpacağımı düşünecekler, endişelenecekler, ben onlara çarpmama az kala aniden yön değiştireceğim ve çok yakınlarından hızla (hayır, fırtına gibi) geçeceğim, onlar (özellikle o güzel kızlar) bana hayran olacak, bana aşık olunacak falan; plan yaklaşık böyle. Uygulamada ilk birkaç adım sorunsuz gittiyse de sonraki adımlar beklenmedik bir girdi ile darmandağın oldu ve neticede baştan hiç ummadığım ve tasarlamadığım bir noktaya vardım. (Hayatımın sonraki dönemlerinde o veya bu sebeble bıkmaz usanmaz ve iflah olmaz bir planlamacı oldum. Planlama olaylarında şimdi sizlere anlatıyor olduğum olay profesyonel anlamda kaç kere başıma geldi bilemiyorum ancak sonradan çok aşina olduğum bir gerçek oldu planlama/sonuç çelişkisi). Dönelim 1964 yılına, ben amerikalı grubun üzerine çok hızlı (hayır, fırtına gibi) koşuyorum, son anda yön değiştirilecek. Gruba gittikçe yaklaşıyorum, grup beni fark etti, ağızları açık, şaşkın şaşkın bana bakıyorlar. "İyi, işler planlandığı gibi" diye düşünüp hınzır hınzır sevinirken o ana kadar görmediğim bir köpeği grubun içinde gördüm. Daha da kötüsü, köpek de beni gördü. Büyük bir köpek olarak hatırlamıyorum, ancak köpek, köpekti. Ve köpekliğini yaptı. Ben yön değiştirme işlemini bir miktar, yani alabildiğim kadar, erkene aldım, ama tabii ki grubun çok yakınından geçtim, geçmemle birlikte köpek de peşime düştü. Bana aşık olunacak durumdan canını kurtarma durumuna gerilemiş olan ben, fırtınadan da hızlı koşarak köpekten kurtulmaya çalışıyorum, arada da bana yetişiyor mu diye endişeyle arkama bakıyorum. Bu karışık durumun uzun süre dengede durması beklenemezdi, nitekim öyle oldu ve ben, havada birkaç takla atmak üzere havalandım ve yüzümün sol tarafı üzerine yere indim (o sırada kollarım neredeydi bilmiyorum). Ben durmuş olunca köpek de durdu, döndü gitti. Yüzüm gözüm kan içindeydi, ağzımda tuzlu kan tadını duyuyordum ve çok başım dönüyordu, ayrıca kuvvetli bir uğuldama da duyuyordum. Hayal meyal Amerikalıların alaylı bakışlarını ve kahkahalarını hatırlıyorum, sonra filim koptu. Sonradan babam beni yoldan toplamış, beni gerektiği gibi yamamış. Ben sahalara ancak birkaç hafta sonra dönebilmiştim.

Mahalledeki arkadaşlarla çok belirgin olmayan, ancak sürekli bir statü sorunu yaşıyordum. Yaşı en küçük olan bendim, 3 yıl Almanya'da bulunarak Türkiyede'ki racondan kopmuştum ve bunu yakalamak hiç de kolay olmuyordu. Türkçem iyi değildi, dura kalka konuşuyordum, ayrıca sık sık kullanılması zorunlu olduğu arkadaşlarımın konuşmalarından belli olan "lan" ve "ulan" tabirlerini cümlelerin doğru yerlerinde kullanamıyordum. Kurduğum cümleler bir türlü "iyi" olamıyordu. Para yönünden dar olduğum her halimden belli oluyordu. Askılı, kenarları püsküllü, parlak deriden bir şortum vardı, sürekli bunu giymem gerekiyordu, bu durumdan hiç memnun değildim ama yeni pantolon istemeyi kendime yediremiyordum. Bisikletim bile hiç değişmiyordu, hem de mahalledeki tek kontrpedal ve vitessiz bisikletti. Ayrıca markası da hiç kimsenin duymadığı, bilmediği "Neckerman" idi. (Neckerman, o sıralar Almanya'da faaliyet gösteren bir market zinciri idi, benim bisiklet oradan alınmıştı.) Arkadaşlarımın bisikletleri "Peugoet" ve "Rallye" markalı, üç ve dört vitesli, o zamanın en iyi bilinen bisikletleri idi. Üzerine üstlük, bu bisikletler, direkt geçilen, en azından direkt kalınmayan, yani ikmale kalınan yıllar, mükafat olarak yenileniyordu. Bisikleti yenilenen arkadaşlarım bana eski bisikletlerini teklif ediyorlardı, ben ise bisikletimi değiştirmek istemediğimi, çünkü benim bisikletimin çok güzel ve kullanışlı olduğunu onlara uzun uzun anlatıyordum. İçimdeki ezikliği o sıralar kimseye açamıyordum.

Bu statü farkı beni bozup durgunlaştıracağına hareketlendiriyordu. Her faaliyette ortaya atlıyordum. Ayrıca çok iyi sporcuydum. Bugün benim futbolla ilgisizliğimi bilenler hayret edecekler ama mahalle futbol takımının yıldızı, daha sonraları da kaptanıydım. Sonraki yıllarda Ankara Atatürk Lisesi basketbol takımında oynadım. Tenis ve kayağa da o yıllarda başlamış ve ilerletmiştim. Sosyal faaliyetlerde de sürekli birşeyler yapmam gerektiğine, yoksa gözden düşeceğime inanırdım. Bu davranış tarzı bana yapıştı kaldı. Bir grup içinde grubu hareketlendirmek sorumluluğu bende olduğuna inanmak yıllarca tımar ettiğim, ancak üzerimden tamamen atamadığım, tipik davranış tarzlarımdan biri haline geldi.

Ortaokuldaki aşk hayatım İlkokuldan çok farklı değildi. Gözüme kestirdiğim kıza aniden ve şiddetle aşık oluyor ancak son derece istikrarlı bir şekilde karşılık alamıyordum. Kızlara aşık olmak ve karşılık görmemek o kadar standart hale gelmişti ki, karşılık görürsem ne yapacağım konusunda hiç kafa yormadım. (Aynen "little man" = küçük adam fıkrasında olduğu gibi).
1969 yılı yaz tatilinde iki tane "standart dışı" olay yaşadım. Kuşadasındaki Kervansaray BP Mocamp'ın plajında gecenin bilmem kaçında Nadine isminde benim yaşlarımda Bordeaux'lu Fransız kızı beni öyle bir muameleye tabi tuttu ki, ben neye uğradığımı şaşırdım. Nadine'in tatilinin son günüymüş, ertesi gün Kuşadasından ayrıldı, ben üç gün kendime gelemedim.

"Nadine vakası"nın üzerinden bir hafta ya geçmiş ya geçmemişti ki bu sefer Marie-Jeanne isminde Strassbourg'lu yine bir Fransız kızı beni tavladı. Marie-Jeanne, annesi-babası ile birlikte karavanla seyahat ediyordu. Annesi babası, her sabah Kuşadası'na gidiyorlardı, Marie-Jeanne de beni karavana "atıyordu". Hem teorik hem de pratik bilgi eksikliğim bu güreşi eşit şartlarda yapmamızı engelliyordu, ancak ben yine de öğrenci rolünden çok şikayetçi değildim. Marie-Jeanne beni iki hafta gibi bir süre kullandı, sonra da attı. Gözümün önünde başka bir Fransız oğlanla ilişki kurdu. Bu yakışıksız sona rağmen Marie-Jeanne ile sonradan birkaç sene mektuplaştık (Almanca). 1969 yaz tatilinden Ankara'ya döndüğümde kendimi bir "lady killer" gibi hissediyordum, ancak ilişkilerim derhal standart hale döndü. Ben de "değeri anlaşılmayan lady killer" oldum.

Spor yapma tarzım çok hırçın idi. Futbol maçlarında, ayakta olduğum süreye yakın yerlerde görünüyordum. Dizlerim, dirseklerim pıhtıdan ve burkulmalardan, incinmelerden yoksun olmazdı. Futbol oynarken sağ ayak tarak kemiklerimi, basketbol oynarken sağ kolumu iki yerden kırdım, aylarca alçılarla dolaştım. Siste Kuşaklıkaya'da telesiyej direğine çarparak kayaklarımı kırdım, bu arada her tarafım yara bere oldu. Su kayağı yaparken dişini kıran ender sporculardan olduğumu zannediyorum. Lise'den sonraki yıllarda diğer sporları bıraktım. Yoğun bir şekilde tenise ve kayağa yöneldim. Müsabaka tenisini hiçbir zaman iyi bir dereceye getiremedim. Bu başarısızlığa seneler boyu uygun bahaneler yarattım, bir yandan da ilerletmeye çalıştım. Askere gittiğim 1978 yılında tenisi resmen bıraktım, rahatladım. Şimdi arada sırada elime raket alıyorum ve "Ben eskiden iyi tenis oynardım" diyorum, insanlar kafa sallıyor. Kayakta daha başarılıydım. Askerlik dönemimde 1979'da Kartalkaya'da kayak yaparken sağ diz menisküs bezimi yırttım, bana rapor verildi diye Erzurum'a sürüldüm. Bugün halen kayak kayıyorum. Gerek kayakta, gerekse teniste Cem, benden çok daha başarılıydı.

Dönelim yine ortaokul lise yıllarına: Babamdan nadiren de olsa dayak yemeye devam ediyordum. Dayak ana konusu benim dağınıklığım ve unutkanlığım oluyordu. Pendik'te Palmiye Plajında paletlerimi unuttuğumdan dolayı yediğim dayakta altıma kaçırmıştım. Ankara'daki evin bahçesinde makas unuttuğum için ise yine okkalı bir dayak yemiştim.
Lise yıllarında aniden boyum uzadı, suratım çok sivilcelendi, dişlerim iyice çarpıklaştı. Boyumun uzamasıyla birlikte vücudum aynı hızla "dolmadığı" için bayağı acayip görüntülü bir insan oldum. Şimdi benim o zamanlarda ki yaşlarımda olan bazı gençlerin ne kadar çirkinleştiğini görünce bazen yanlarına gidip: "Hiç merak etme, ileride düzelir, yakışıklı olursun" demek geliyor içimden.

Lise sonda okuduğum sırada ciddi şekilde aşık oldum. Bu ilişki, bütün ayrıntılarıyla ikinci kitabım "Dost Raflara"nın son bölümünde ki "Bir Aşk Hikayesi"ne fena halde benzemektedir. Oradan okuyabilirsiniz. Okumak istediğim Üniversite de, bölümü de son derece belirgindi: ODTÜ'de Endüstri Mühendisliği okumak istiyordum. Endüstri Mühendisliği o zaman son derece yeni bir meslekti. Beni bu konuda iki kişi ikna etmişti: birincisi mahalle arkadaşım Murat Saatçioğlu'nun abisi Ömer Saatçioğlu. Murat ODTÜ İnşaat Mühendisliğinde okuyordu, abisi ise ODTÜ Endüstri Mühendisliği'nin ilk mezunlarındandı. (Murat sonrada Kanada'ya yerleşti, Ömer abi ise akademisyen oldu). İkincisi ise uzaktan akrabamız olan Altuğ abi idi (soyadını anımsamıyorum) Altuğ abi de Endüstri Mühendisi idi. (Altuğ abi sonradan mühendisliği, yöneticiliği, ailesini her şeyini bıraktı, Bodrum'a yerleşti, Wind-Surf hocalığı yapıyordu. 1997 yılında, 60 yaşında kötü havada Wind-Surf ile çıkmış, ölüsü Yunan adalarının birine vurmuş.)

Üniversite giriş imtihanlarına iyi çalıştım. Merkezi sistem imtihanından üç haneli, ODTÜ giriş imtihanından ise iki haneli olmak üzere dereceye girdim ve kaydımı ODTÜ Endüstri Mühendisliğine yaptırdım.

Abim Turgay benden bir sene önce merkezi sistem imtahanında birinci, ODTÜ giriş imtihanında ise ikinci dereceyi yaptığından benim performansım, aile içinde yine "normal" olarak kayda geçti. (Abim ODTÜ Kimya bölümüne girdi, daha sonra okul birincisi olarak 4:00 Cum Gpa ile (yani olabilecek en yüksek not ortalaması ile) mezun oldu, daha sonra Oxford, Harward dahil okumaya devam etti, doktoralar aldı, bilim adamı oldu, şimdi Georgia Tech. Üniversitesinde öğretim üyesi. Atlantaya yerleşti, Amerikan vatandaşı oldu, resmi mesleği Alim.)

 

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki