TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki

1

İsim Annesi: Renan Uzer
Ön Kapak Foto: Turgut Uzer
Arka Kapak Foto: Zeki Berk
Asistan: Filiz Taşdemir
Kapak Tasarım: Osman Uraslı

1

 …tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt…1979 Eylül. Erzurum. Akşamüstü saat beş civarı. Askeri üniformalı biri Orduevine doğru ilerliyor… tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Omuzundaki domino'dan asteğmen olduğu anlaşılıyor. Erken terhis balonları uçuyor ancak yedek subay üniforması içindeki adam dominoyu çıkartıp yıldız takmak durumunda kalacağını, yani erken terhis olmayıp teğmen olacağını ve askerliğini ancak 18 ayda tamamlayacağını düşünüyor. Yaklaşık bir aydır Erzurum'da. Askerliğinin ilk dört ayını acemi birliğinde, Balıkesir'de yapmış, sonra 10 ay Ankara'da Genel Kurmay Başkanlığında OBİD (Otomatik Bilgi İşlem Dairesi)'nde çalışmış (daha doğrusu bulunmuş), askerliğinin ondördüncü ayında Erzurum'a sürülmüş, burada terhis olmayı bekliyor… tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Esmer ve yağlı ciltli, Yedek Subay şapkası askerliği benimseme derecesini işaret edercesine hafif eğri ve iğreti duruyor, rüzgara kapılıp yanlışlıkla kafasına konmuş gibi. Bütün sağ bacağı alçı içinde. İki elinde koltuk değnekleri, ağır ağır ilerliyor … tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Görüntüyü daha da garip kılmak istercesine, sol elinde koltuk değneğinin yanı sıra bir de eski püskü ve yürüdükçe langır lungur sallanan bir bavul taşıyor … tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Sokaktan gelip geçenler adam'a ilgi ile bakıyorlar, ancak adam normal mesai bitimi yordamını icra ettiğinden son derece doğal hareket ediyor, bu da ilginin aşırı boyuta çıkmasını engelliyor. 

Adam Orduevinin kapısından giriyor, resepsiyona yöneliyor. Görevli askerle birkaç cümle konuşuyor, sonra "Peki öyleyse, ben yarın tekrar gelirim, teşekkür ederim" diyor, dönüyor …tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt… Orduevinden çıkıyor, kaldırımda duruyor, kafayı eğiyor. Ya dinleniyor, ya düşünüyor, ya da ikisini de yapmıyor. Bir süre sonra ana caddeden yukarıya doğru tekrar "tıkırıt"lamaya başlıyor. 

Yarım saat sonra yedek subayımızı ana caddenin sonunda yer alan bir restoranda görüyoruz. Bir apartmanın set'i üzerinde faaliyet gösteren ve bir yaratıcılık örneği olarak "Set Restoran" ismini taşıyan bu mekanda, önüne bakınca Palandöken'i, yanına bakınca Çifte Minareleri gören sevdiği masalardan birine oturmuş, yanındaki sandalyeye bavulunu koymuş, koltuk değneklerini de oracığa dayamış, yedek subay şapkası bavulun üzerinde duruyor. Adam şapka-bavul kombinasyonuna bakıyor, "bu şapka bavula benden daha çok yakıştı" diye düşünüyor. Etraftaki masaların birçoğunun üzerinde tabancalar gözüküyor, bizimkinin masasının üzeri boş. Garson geliyor. Rakı ve suyunu iki ayrı bardakta ve karıştırmadan önüne koyuyor, suyun içine buz atıyor, sert bir peynir ve yeşillik bırakıyor ve gidiyor. 

Adam yaklaşık bir ay önce buraya ilk gelişini hatırlıyor, alışık olduğu üzere rakısı ve suyunu aynı bardağa koyunca garsonun kendisini usulca ikaz edişi gözünün önüne geliyor: "Abi, buralarda rakısına su karıştırana iyi gözle bakmazlar, ben sana söylemiş olayım." Gülümsüyor, garsona teşekkür edip o günden itibaren Erzurum'da rakısı ve suyunu ayrı içmiş ve iyi kötü bu formata kendini alıştırmıştı. Yaptığı hile aklına gelince biraz daha yayılıyor gülümsemesi, aslında o rakıyı ve suyu yine ayrı ayrı içmiyordu, iki ayrı yudumda ağzına alıp birlikte yutuyordu. Erzurum raconuna bu formatın geçerliliği yoktu ama görüntüsel olarak ortama uyulmuş oluyordu. 

Rakı'dan kuvvetli bir yudum aldı, o kadar hoşuna gitti ki "suyu ikinci yudumda karıştırırım" diye düşündü ve "gulp" diye yuttu, ikinci yudumla bardakta kalan rakıyı ağzına aldı ve "suyu ikinci kadehte karıştırırım" diye düşündü, onu da yuttu, ve kendine bir bardak rakı daha söyledi. 

Birkaç saat sonra halen aynı yerde oturuyordu. Arada birkaç kere tuvalete gitmek haricinde yerinden kıpırdamamıştı. "Üçüncü kuzu incik'i yesem mi?" diye düşündü, vazgeçti,"bir rakı daha içsem mi?" diye düşündü, ondan da vazgeçti. Yatacak bir yer bulma zamanı gelmişti. Hesabı istedi, garson yarım ağızla "çay, kahve" sordu, bütün ağızla teşekkür ve red etti. Hesabı ödedi, sandalyesini geri itti, garip bir hareketle alçılı bacağının etrafında dönercesine ve koltuk değneklerinin birine asılarak ayağa kalktı. Şapkasını bavul'un üzerinden aldı, başına kondurdu, eğri olduğu düşüncesiyle şapkasını düzeltti, şapka daha da yamuldu. Bavulu ve sol koltuk geldiğini sol eline, diğer koltuk değneğini sağ eline aldı …tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt… geldiği ritimden az birşey daha yavaş bir ritimle çıktı, karanlık sayılabilecek ana caddede ilerlemeye başladı. Bir yerlerden cızırtılı bir şekilde hüzünlü hüzünlü Gülden Karaböcek'in sesi geliyordu: 

"Ne bir sevenim var ne seven bir kalbim 
Ellerim bağrımda perişan kaldım 
Bir gün değil sana hergün yalvardım 
Duymadın sesimi sürünüyorum" 

Işık, yedek subayımızı bundan sonra Kral Otel'in önünde buldu. Alakasız renklerde alakasız bir şekilde yanıp sönen neon'lar, bavulunun ve şapkasının üzerinde yansımalar yapıyordu. İsteksizce içeri girdi, dar merdivenleri çıktı, az aydınlatılmış bir "kabul sahasına" vardı, burada da Gülden Karaböcek çalıyordu ("…sürünüyorum"). Çirkin bir masanın arkasında oturan, üst dudağında herhalde 10 yıllık, yüzünün geri kalan kısmında ise herhalde 10 günlük kıllar olan, sarma sigara tüten ve çay "kıtlayan" çirkin bir adama yaklaştı, net bir sesle net birşey sordu, karşıdan gelen homurtuyu olumsuz bir yanıt olarak algıladı, kesif sigara dumanını yararak ve bir kısmını da birlikte sürükleyerek Kral Otel'den çıktı. Doğu'da işi olan iş adamları çoğunlukla önce "Doğu'nun Paris"ine uçuyor, burada bir gece kaldıktan sonra doğu'da gidecekleri yere ertesi gün yola çıkıyorlardı. Otel'ler, hele ki "iyi" olanlar, çoğunlukla dolu idi.

On beş dakika sonra Yedek Subayımız Mareşal Fevzi Çakmak askeri hastahanesinin acil servisinin kapısında nöbetçi görevliyi ikna etmeye çalışıyordu: 

"Bakın, ben askeri personelim, Erzurum'da evim yok, kalacak bir tanıdığım da yok. Orduevinde sivillerden bana yer yok, otelde yer yok, benim bir yerde yatmam lazım. Şu anda hasta değilim, ancak beni içeri almazsanız hasta olacağım, yine buraya geleceğim, bu sefer bana bir de bakmanız gerekecek. Saat gecenin yarısı, izin verin, acil'de bir yatağınız varsa ben gidip yatayım, sabah altı'da çıkmış olurum, sizin açınızdan beni hiç görmemiş olursunuz, bu saatten sabaha kadar gelen giden olmaz." diyordu. Bu formül çoğunlukla çalışmıştı, tabii acilde boş yatak olduğu zamanlar. O gece boş yatak yoktu, Acil'de kalamayacaktı. 

Başka çaresi kalmayınca son ve garantili kartını oynadı: "Tamam, o halde çatı arasında uyuyayım, sabah altıda çıkmış olurum." Bunu red edebilen olmamıştı. O gün de öyle oldu, Mareşal Fevzi Çakmak Askeri Hastahanesinin çatı arasına çıktı, çatı'nın hasar görmüş ve onarılmamış, çoğunlukla unutulmuş bir bölümünün altında, orada neden bulunduğu belli olmayan eski bir karyola, üzerinde bir de döşek ve ağır bir battaniye vardı. Bavulunu karyola'nın yanıbaşına koydu, sonra çatı'daki yaklaşık bir metre çapındaki deliğe doğru gitti, havaya baktı. Ne mehtap, ne yıldız, ne bulut, hiçbirşey. Sadece karanlık hava. Karyolaya döndü, koltuk değneklerini döşeğin baş kısmının altına, döşeğin o kısmını yükseltecek şekilde koydu. Şapkasını, ceketini, kravatını çıkarttı, bavulun üzerine koydu. Battaniyeyi açtı, önce alçılı bacağını olmak üzere kendini battaniyenin altına yerleştirdi, karanlığa bakmaya başladı. Hiç ses yoktu, "burası bir bakıma acil'den daha iyi" diye düşündü, hiç olmazsa diğer hastaların inleme sesleri yok. O gün neler yaptığını düşündü, ertesi gün neler yapacağını düşündü, daha sonra güzel birşeyler düşünmeye çalıştı ve bir ara daldı gitti.

TURGUTLAMA

Önceki Geri Sonraki