
1
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
1979
Eylül. Erzurum. Akşamüstü saat beş civarı. Askeri üniformalı
biri Orduevine doğru ilerliyor
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
Omuzundaki domino'dan asteğmen olduğu
anlaşılıyor. Erken terhis balonları uçuyor ancak
yedek subay üniforması içindeki adam dominoyu çıkartıp
yıldız takmak durumunda kalacağını, yani erken
terhis olmayıp teğmen olacağını ve askerliğini
ancak 18 ayda tamamlayacağını düşünüyor. Yaklaşık
bir aydır Erzurum'da. Askerliğinin ilk dört ayını
acemi birliğinde, Balıkesir'de yapmış, sonra 10 ay
Ankara'da Genel Kurmay Başkanlığında OBİD (Otomatik
Bilgi İşlem Dairesi)'nde çalışmış (daha
doğrusu bulunmuş), askerliğinin ondördüncü ayında
Erzurum'a sürülmüş, burada terhis olmayı bekliyor
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
Esmer ve yağlı
ciltli, Yedek Subay şapkası askerliği benimseme
derecesini işaret edercesine hafif eğri ve iğreti duruyor,
rüzgara kapılıp yanlışlıkla kafasına
konmuş gibi. Bütün sağ bacağı alçı içinde.
İki elinde koltuk değnekleri, ağır ağır
ilerliyor
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
Görüntüyü daha da garip kılmak istercesine, sol elinde koltuk
değneğinin yanı sıra bir de eski püskü ve yürüdükçe
langır lungur sallanan bir bavul taşıyor
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
Sokaktan gelip geçenler
adam'a ilgi ile bakıyorlar, ancak adam normal mesai bitimi yordamını
icra ettiğinden son derece doğal hareket ediyor, bu da ilginin
aşırı boyuta çıkmasını engelliyor.
Adam Orduevinin kapısından giriyor,
resepsiyona yöneliyor. Görevli askerle birkaç cümle konuşuyor,
sonra "Peki öyleyse, ben yarın tekrar gelirim, teşekkür
ederim" diyor, dönüyor
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
Orduevinden çıkıyor, kaldırımda duruyor, kafayı
eğiyor. Ya dinleniyor, ya düşünüyor, ya da ikisini de yapmıyor.
Bir süre sonra ana caddeden yukarıya doğru tekrar "tıkırıt"lamaya
başlıyor.
Yarım saat sonra yedek subayımızı
ana caddenin sonunda yer alan bir restoranda görüyoruz. Bir apartmanın
set'i üzerinde faaliyet gösteren ve bir yaratıcılık örneği
olarak "Set Restoran" ismini taşıyan bu mekanda, önüne
bakınca Palandöken'i, yanına bakınca Çifte Minareleri gören
sevdiği masalardan birine oturmuş, yanındaki sandalyeye
bavulunu koymuş, koltuk değneklerini de oracığa
dayamış, yedek subay şapkası bavulun üzerinde
duruyor. Adam şapka-bavul kombinasyonuna bakıyor, "bu
şapka bavula benden daha çok yakıştı" diye düşünüyor.
Etraftaki masaların birçoğunun üzerinde tabancalar gözüküyor,
bizimkinin masasının üzeri boş. Garson geliyor. Rakı
ve suyunu iki ayrı bardakta ve karıştırmadan önüne
koyuyor, suyun içine buz atıyor, sert bir peynir ve yeşillik
bırakıyor ve gidiyor.
Adam yaklaşık bir ay önce buraya ilk gelişini
hatırlıyor, alışık olduğu üzere rakısı
ve suyunu aynı bardağa koyunca garsonun kendisini usulca ikaz
edişi gözünün önüne geliyor: "Abi, buralarda rakısına
su karıştırana iyi gözle bakmazlar, ben sana söylemiş
olayım." Gülümsüyor, garsona teşekkür edip o günden
itibaren Erzurum'da rakısı ve suyunu ayrı içmiş ve
iyi kötü bu formata kendini alıştırmıştı.
Yaptığı hile aklına gelince biraz daha yayılıyor
gülümsemesi, aslında o rakıyı ve suyu yine ayrı
ayrı içmiyordu, iki ayrı yudumda ağzına alıp
birlikte yutuyordu. Erzurum raconuna bu formatın geçerliliği
yoktu ama görüntüsel olarak ortama uyulmuş oluyordu.
Rakı'dan kuvvetli bir yudum aldı, o kadar
hoşuna gitti ki "suyu ikinci yudumda karıştırırım"
diye düşündü ve "gulp" diye yuttu, ikinci yudumla
bardakta kalan rakıyı ağzına aldı ve "suyu
ikinci kadehte karıştırırım" diye düşündü,
onu da yuttu, ve kendine bir bardak rakı daha söyledi.
Birkaç saat sonra halen aynı yerde oturuyordu.
Arada birkaç kere tuvalete gitmek haricinde yerinden kıpırdamamıştı.
"Üçüncü kuzu incik'i yesem mi?" diye düşündü,
vazgeçti,"bir rakı daha içsem mi?" diye düşündü,
ondan da vazgeçti. Yatacak bir yer bulma zamanı gelmişti.
Hesabı istedi, garson yarım ağızla "çay, kahve"
sordu, bütün ağızla teşekkür ve red etti. Hesabı
ödedi, sandalyesini geri itti, garip bir hareketle alçılı
bacağının etrafında dönercesine ve koltuk değneklerinin
birine asılarak ayağa kalktı. Şapkasını
bavul'un üzerinden aldı, başına kondurdu, eğri olduğu
düşüncesiyle şapkasını düzeltti, şapka daha
da yamuldu. Bavulu ve sol koltuk geldiğini sol eline, diğer
koltuk değneğini sağ eline aldı
tıkırıt
tıkırıt
tıkırıt
geldiği ritimden az birşey daha yavaş bir ritimle çıktı,
karanlık sayılabilecek ana caddede ilerlemeye başladı.
Bir yerlerden cızırtılı bir şekilde hüzünlü
hüzünlü Gülden Karaböcek'in sesi geliyordu:
"Ne bir sevenim var ne seven bir kalbim
Ellerim bağrımda perişan kaldım
Bir gün değil sana hergün yalvardım
Duymadın sesimi sürünüyorum"
Işık, yedek subayımızı
bundan sonra Kral Otel'in önünde buldu. Alakasız renklerde alakasız
bir şekilde yanıp sönen neon'lar, bavulunun ve şapkasının
üzerinde yansımalar yapıyordu. İsteksizce içeri girdi,
dar merdivenleri çıktı, az aydınlatılmış
bir "kabul sahasına" vardı, burada da Gülden Karaböcek
çalıyordu ("
sürünüyorum"). Çirkin bir masanın
arkasında oturan, üst dudağında herhalde 10 yıllık,
yüzünün geri kalan kısmında ise herhalde 10 günlük kıllar
olan, sarma sigara tüten ve çay "kıtlayan" çirkin bir
adama yaklaştı, net bir sesle net birşey sordu, karşıdan
gelen homurtuyu olumsuz bir yanıt olarak algıladı, kesif
sigara dumanını yararak ve bir kısmını da
birlikte sürükleyerek Kral Otel'den çıktı. Doğu'da işi
olan iş adamları çoğunlukla önce "Doğu'nun
Paris"ine uçuyor, burada bir gece kaldıktan sonra doğu'da
gidecekleri yere ertesi gün yola çıkıyorlardı. Otel'ler,
hele ki "iyi" olanlar, çoğunlukla dolu idi.
On beş dakika sonra Yedek Subayımız
Mareşal Fevzi Çakmak askeri hastahanesinin acil servisinin kapısında
nöbetçi görevliyi ikna etmeye çalışıyordu:
"Bakın, ben askeri personelim, Erzurum'da
evim yok, kalacak bir tanıdığım da yok. Orduevinde
sivillerden bana yer yok, otelde yer yok, benim bir yerde yatmam lazım.
Şu anda hasta değilim, ancak beni içeri almazsanız hasta
olacağım, yine buraya geleceğim, bu sefer bana bir de
bakmanız gerekecek. Saat gecenin yarısı, izin verin,
acil'de bir yatağınız varsa ben gidip yatayım, sabah
altı'da çıkmış olurum, sizin açınızdan
beni hiç görmemiş olursunuz, bu saatten sabaha kadar gelen giden
olmaz." diyordu. Bu formül çoğunlukla çalışmıştı,
tabii acilde boş yatak olduğu zamanlar. O gece boş yatak
yoktu, Acil'de kalamayacaktı.
Başka çaresi kalmayınca son ve garantili
kartını oynadı: "Tamam, o halde çatı arasında
uyuyayım, sabah altıda çıkmış olurum."
Bunu red edebilen olmamıştı. O gün de öyle oldu, Mareşal
Fevzi Çakmak Askeri Hastahanesinin çatı arasına çıktı,
çatı'nın hasar görmüş ve onarılmamış,
çoğunlukla unutulmuş bir bölümünün altında, orada
neden bulunduğu belli olmayan eski bir karyola, üzerinde bir de döşek
ve ağır bir battaniye vardı. Bavulunu karyola'nın
yanıbaşına koydu, sonra çatı'daki yaklaşık
bir metre çapındaki deliğe doğru gitti, havaya baktı.
Ne mehtap, ne yıldız, ne bulut, hiçbirşey. Sadece karanlık
hava. Karyolaya döndü, koltuk değneklerini döşeğin baş
kısmının altına, döşeğin o kısmını
yükseltecek şekilde koydu. Şapkasını, ceketini,
kravatını çıkarttı, bavulun üzerine koydu.
Battaniyeyi açtı, önce alçılı bacağını
olmak üzere kendini battaniyenin altına yerleştirdi, karanlığa
bakmaya başladı. Hiç ses yoktu, "burası bir bakıma
acil'den daha iyi" diye düşündü, hiç olmazsa diğer
hastaların inleme sesleri yok. O gün neler yaptığını
düşündü, ertesi gün neler yapacağını düşündü,
daha sonra güzel birşeyler düşünmeye çalıştı
ve bir ara daldı gitti.