Olymp’teki Çekişme Faniler Üzerinden yapılırdı
(Bana sorarsanız "mesleki bir paylaşım" ama, okuma
cüretini gösterir de benimle hemfikir olmazsanız da itiraz etmem. TU)
İolkos kralı Peleus ile okyanusun derinliklerinde
yaşayan Nereus'un kızlarından Thetis'in düğün törenine sorun çıkarmasın
diye çağırılmayan kavga tanrıçası Eris, buna çok gücenince ihtisas
donanımına başvurmuş ve Hera, Athena, ve Aphrodite'nin oturacağı ziyafet
masasına üzerinde " En Güzele ! " yazılı bir elma bırakıvermiş. Elma'nın
kime verilmek üzere bırakıldığı konusunda, önüne geçilmez şekilde çıkan
tartışmada ise Zeus,tecrübeli bir erkek olarak karısı ve iki kızı arasında
taraf olmaktansa konuyu "yanlamış": "Alın yanınıza Hermes'i, sizi İda
dağına götürsün, orada sürülerini otlatan Troia prensi Paris, gönül
işlerinde çok usta bir fanidir. O seçemezse aranızdaki en güzelini, hiç
kimse seçemez, ayrıca dürüstlüğüne de şahittir tanrılar!" demiş, ve rahat
bir nefes almış. (..ve hatta muhtemelen nargilesini tokurdatarak televole
izlemeye kaldığı yerden devam etmiş)
Hikaye çok uzun, özetle: Paris Aphrodite'yi "en güzel"
olarak seçmiş, bunu yaparak Hera ve Athena'nın düşmanlığını, Aphrodite'nin
ise dostluğunu kazanmış. Aphrodite, Paris'e "en güzel fani" olan Sparta'lı
Helen'i sunmaya karar vermiş. Helen'in Menelaos'la evli olduğu pürüzünü
ise, kendisini Sparta sarayından kaçırarak çözmüş. Güzel Helen saraydan
kaçarken, daha sonra Schliemann'ın bulduğu zenginliklere "Helen'in
Takıları" adının verilmesine yol açacak olan bir hazineyi de, ileri
görüşlü bir kadın olarak, yanına almayı unutmamış.
Helen, Tanrıların babası Zeus'un bir kuğu şekline
girerek Leda'dan peydah ettiği ( ah erkekler !!) bir güzellik
numunesiymiş. Kendisi evlenecek yaşa geldiğinde Akha dünyasının önde gelen
isimleri, aralarında Diomedes, Ajax, Patroklos, Odysseus ve Mykene kralı
Agamemnon'un kardeşi Menelaos gibi adların da bulunduğu damat adayları
Tyndareos'un sarayına üşüşmüşler, Helen'in seçiminin bir savaşa sebeb
olabileceğini sezen Odysseus'un önerisiyle, damat adaylarının her biri,
Helen kimi seçerse seçsin, onun kocası olacak kişinin namusunu
koruyacağına yemin etmişler. Seçimi Helen'in mi yoksa üvey babası
Tyndareos'un mu yaptığı biraz fludur ama sonuçta Helen, Menelaos'la
evlenir.
Helen'in kaçırılması ile birlikte Menelaos, Akha'lı
kahramanları vermiş oldukları sözü tutmaya çağırır. Kahramanların kimi
gönüllü kimi de gönülsüz şekilde(Odysseus deli taklidi yaparak, Akhilleus
kız elbiseleri giyerek "yırtmaya" gayret ederler ama başaramazlar) kurulan
orduya katılırlar ve Agamemnon'un komutasındaki ordu, Helen'i ve/veya
Hazineyi geri almak üzere Troia'yı kuşatır.
On sene kadar süren kuşatmada, Akha tarafında zaman
zaman çeşitli kahramanların, Troia tarafında ise Kral Priamos'un büyük
oğlu, Paris'in ağabeyi Hektor'un kahramanlıkları öne çıkar. Yeryüzünde
faniler savaşırken Olymp dağında ise tanrılar birbirleriyle umumiyetle
yeryüzündeki faniler üzerinden savaşmaktadırlar. Ölenler hep faniler
olmakla birlikte Olymp'teki aile içi çekişme, moral bozuklukları ve
şiddetli tartışmalar şeklinde cereyan eder. Zeus'un saçları ve sakalları,
o zamana kadar ağarmadıysa, o sırada ve o sebeple ağarmıştır . Savaşın
sonunu hazırlayan drama, Akhilleus'un Agamemnon'a tepesi atıp "ben
oynamıyorum" diye savaş alanını terk etmesi, can arkadaşı Patroklos'un ise
Troia surları önünde Akhilleus'un zırhını ve silahları ile donanmış
vaziyette "Akhileus'u oynar iken" Hektor tarafından öldürülmesi ile
gelişir. Deliye dönen Akhilleus savaş alnına dönecek, Hektor'u surların
önünde öldürecek, bir süre sonra ise kendisi Paris'in attığı bir ok ile
tesadüfen topuğundan vurularak kan kaybından ölecektir. (Akhilleus'un
annesi Thesis de bir tanrıdır, Akhilleus'un doğumunda kendisini her çeşit
yaralanmadan muaf tutacak kutsal bir suya bandırırken Thesis, Akhilleus'un
topuğundan tuttuğu için kahramanın topuğu, kutsal sudan nasibini alamamış
idir). Tekrar aç parantez: "Aşil Topuğu" terimi, bir sistemin zayıf
noktasını işaret etmek amacıyla helen frenk kültür ve dillerinde
kullanılır, kapa parantez. Literatüre "Troia Atı" olarak geçen
Akha'lıların bir aldatmaca geri çekilme harekatı ile savaş, Akha'lıların
şehri ele geçirmeleri ve Troia'ların kılıçtan geçirilmesi ile sona erer.
Homeros, Troia şehri kuşatmasını "İliada destanı" ile,
Akha'lı Odysseus'un on iki yıl süren eve dönüş macerasını ise "Odysseus
destanı" ile anlatır. Troia'daki kılıçtan geçirme işleminden tek kurtulan
kahraman olan, Kral Priamos'un kuzeni Aeneas'ın ise bundan sonra başına
gelenler Vergilius'un "Aenead" adlı yapıtında anlatılmıştır. Aeneas, bu
destanın sonunda bugünkü İtalya olan Latium'a ulaşır ve burada Lavinium
kentini kurarak Roma İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturur.
Neyse efendim, tanrılar tabii ki bakidir. Aradan çooook
yıllar geçer, bir kış günü Olymp'deki tanrılar katında Zeus ve sevimli
ailesi şöminede kestane kebap yiyip eski günleri yad eder iken fitne fücür
tanrısı Aihanoios'un dolduruşu ile yüce heyet, "insanlığa öyle bir ürün ve
teknoloji geliştirtelim ki bu ürünü üretme süreci, ucundan bucağından
karışan her faniyi burnundan solutsun, ama özellikle, bu üretim sürecini
planlamaya kalkan faniler için, bir kabus olsun" deyyu karar vermiş.
"Pneumatic Lastik" ve daha sonraları "Radyal Lastik"
olarak gelişen ürün ve teknolojisi, böylece, Olymp'teki tanrılar
tarafından, Goodyear, Michelin, Firestone gibi faniler eliyle yere
indirilmiş. Birkaç kamyon dolusu tanrının ekip çalışmaları ve pazarlama
tanrısı Borchaius'un pazarlama stratejileri ile desteklenen kuvvetli
yayılım neticesi "Lastik", fanilerin hayatındaki vazgeçilmez
lüzumsuzluklardan biri haline gelmiş.
Ve tabii ki bu meretin üretim sürecine bulaşanların,
özellikle planlamacıların, kabusu olmuş.
Tabii kauçuk, sentetik kauçuk, is karası, yağlar, ve
çeşitli kimyasallardan oluşan yüzlerce tip hammadde, 3-4 katlı bina
büyüklüğünde dev karıştırıcılarda (mixer) homojen bir karışım haline
getirilir. Değişik reçetelerle yapılan karışım çeşitleri yüzlercedir,
ancak fiziki görünümleri hepsinin aynıdır: pestil gibi, katlanmış, kapkara
yapışık yupuşuk 200'er kiloluk "şey"ler. Bu karışımlar kullanılarak
Extruder bölgesinde lastiğin sırtı, yanakları, çeşitli şeritleri, Calender
bölgesi ve çapraz kesicilerde kord bezi ve çelik kordlar kaplanarak
lastiğin katları ve kuşakları, Topuk bölgesinde topuk telleri kaplanıp
şekillendirilerek topukları vesaire hazırlanır. Fabrikanın her bir yerine
dağılarak hazırlanan "komponent"ler lastik imal makinasında buluşur,
burada lastik imal edilir("construct" edilir), ve pişirme bölgesine
giderek desen kalıpları ile pişirilir("Curing").
Çok da karışık değil gibi geldi değil mi? Sorun şurada:
Mixerden çıktığı andan pişirme presine girene kadar ara mamullerin ne
fiziki, ne de kimyasal özellikleri sabit durmaz. Canlı gibidirler. Her bir
ara mamul'ün zaman bazında belli bir kullanım penceresi vardır.
Hazırlanmasından itibaren belli bir süreden önce ve belli bir süreden
sonra kullanılamazlar. Diyelim karışımı hazırladınız, bilmemne kadar
saatten önce ve bilmemne kadar günden sonra kullanamazsınız. "Aging" denen
meret, planlamaya saat bazında zaman boyutu mecburiyeti getirir.
Ancak zorluk bu kadarla da bitmiyor. Karışımlardan
yapılmış komponentleri gözünüzün önüne koysanız dahi fiziksel
özellikleri(boyutları) sadece saat bazında değil, hava sıcaklığı ve nem
oranına bağlı olarak da değişkenlik göstereceği gibi, gözünüzün önüne de
koyamazsınız. Yapışkan bir madde olan karışımlar, birbirine değince
yapışır, dolayısıyla kat, yanak, kuşak gibi komponentler bobinler halinde
sarılırken birbirine yapışmasın diye arasına astar bezi konur.Bir kuşak
veya yanak rulosunun içinde ne kadar malzeme olduğunu anlamanız için o
ruloya bakmanız yetmez, yaklaşıp elinizle yoklamanız, rulo'nun sertlik
derecesine göre bir doluluk oranı değerlendirmesi yapmanız gerekir. Lastik
planlamacılarının parmak uçları çok duyarlılaşır, çok iyi komponent
"eller"ler.
Ve tabii bir de, bütün komponentler, kendi içinde
birbirine benzerler. Kat'ın hangi kat olduğunu, yanağın hangi yanak
olduğunu, kuşağın hangi kuşak olduğunu anlamak için etiketini okumanız
gerekir. Bir nokta daha:etiketin de doğru doldurulmuş doğru yerde bir
etiket olması gerekir.
ODTÜ Endüstri Mühendisliğinden mezun(yılını
hatırlamıyorum), Tüpraş ve İpraş'tan Lassa'ya gelme Erdal Okay(rahmetli,
birkaç yıl önce kanserden kaybettik), rafinerideki bir sürü tankın birbiri
ile bağlantılarının çeşitli zamanlarda yapılıp kayıtlarında eksiklikler
olduğundan bazen bir tanktan bir tanka sıvı pompalanırken boşaltılan
tankın seviyesinin azaldığı, ancak pompalanan tankın seviyesinin artmadığı
durumlar olduğunu anlatırdı. Ve benzer şekilde bir tankın seviyesinin
"sebepsiz" yere arttığı durumlar da olurmuş.
"Lastik işi" de bu tarz planlama cilvelerinden "muaf"
değildir. Bir karışımı yaptırırsınız, palete indiğini görürsünüz,
fabrikanın bir yerine koydurtursunuz, tanımlamasını da kontrol edersiniz,
her şey güzel. Ertesi gün gelirsiniz ki karışım yerinde yok. Olabilmiş
olan şeyler çok fazladır ve hepsinin ortak parantezi yanlış olmuş
olmalarıdır. Ha, bir ortak parantezi daha var: kabahatlisi sizsinizdir ve
düzeltmek için bir şeyler yapmak (planlamak) da size düşer.
Üretim sürecinin karmaşıklığı ve sapmaların fazlalığı
nedeniyle lastik üretim planlaması çok kısa cycle'larla yapılıp sürekli
günlük bazda "düzeltilir". Yani makina-vardiya bazında planlama yapılır ve
günlük olarak bütün sahanın, bütün ara mamulün envanteri alınır, envantere
göre yeniden planlama yapılır.
Ben Lassa'da Stok Kontrol Mühendisi olarak çalışırken
Lassa, Planlama Mühendisi "tüketiyor"du. Sürecin karmaşıklığının yanısıra
üretim ve planlama süreclerindeki yöneticilerin de epey ilginçlikleri
olduğundan planlama mühendisliği pek tercih edilen bir koltuk değildi.
Önce planlama mühendisi olarak Serhat vardı. Serhat'ın zamanla sinirleri
bozuldu, durduğu yerde ağlama krizleri tutmaya başladı, yeni bir iş dahi
bulamadan istifa etti gitti. Yerine Tungay geldi. Tungay'ın soyadı
Yılmazkara'dır, biz kendisine esmer olduğundan "Tungay Karbonkara" derdik.
Planlama mühendisliği sendromu, Tungay üzerinde Serhat'a göre daha değişik
bir etki yaptı: Tungay her şeye gülmeye başladı. Ama öyle böyle gülmek
değil, ne söylesen, ne yapsan Tungay gülüyor. Yönetimdekiler baktılar ki
bir iyi mühendis daha elden gitmek üzere, işi bana teklif ettiler.
Niye bana teklif ettiler tam olarak bilmiyorum. Belki
de herkesin kendine göre bir hesabı vardı(umumiyetle öyle olur). Üretim
müdürü Bülent (Çağlar) bey'in daha sonraları bana yaptığı izahat şöyleydi
: "Baktık planlamadaki teknisyenlerden tırlatmadan ve kaçıp gitmeden işini
yapabilenlerin hiç birini tamamen normal olarak tanımlamak mümkün değil,
alayı zaten deli. Bu kadar anormal işte çalışan bu kadar anormal
insanların başında ancak anormal bir insan mühendis olarak dayanabilir
dedik, eh, senin de aklı başında bir insan olmadığın belli idi, onun için
bu işi sana teklif ettik." demişti.
Planlama mühendisliği işini kabul etmek bana çok
"challenging" geliyordu. İş çok karışıktı ama fabrikanın kilit
noktalarından biriydi. "Make or break" noktasıydı. Tanju (Ula, ODTÜ
Mak.Müh.) bey'e görüşünü sordum, "Sen bilirsin, kabul eder de başarılı
olursan sen artık her işi yapabilir duruma gelirsin, başarılı olamazsan
büyük yara alırsın." dedi. Ben mutad şekilde izin isteyip on dakika kadar
açık havada yürüdüm, döndüğümde işi kabul ettiğimi söyledim.
Tungay birkaç gün boyunca beni eğitti. O sırada bana
öğrettiklerinden bugün itibariyle aklımda kalan tek şey, planlama
mühendisliği hakkında yaptığı genel tanımdı: " Delik bu kadar" demişti
kollarını açabildiği kadar açarak, "Plaka ise bu kadar" diye devam etmişti
avucunun içini göstererek. "Plakayı nereye tutarsan tut, gol başka yerden
giriyor ". Çok yerinde bir tasvir olduğunu düşünüyorum.
Altı tane planlama teknisyeni vardı bana rapor eden.
Hakikaten tuhaf insanlardı. Planlama yaparken kimisi kendi kendine
konuşur, kimisi şarkı söylerdi. Kendi aralarında çok iyi anlaşan,
fabrikada kendilerinden başka kimsenin tam olarak anlamaya tenezzül
etmediği, yoğun duygular taşıyan, sorumluluk sahibi ve aynı zamanda çok
çalışkan bir insan topluluğu. Ve deli.
Bu kadar karmaşık bir işin yapılabilmesinin gerek
şartlarından birisinin işi deliliğe vurmak olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Zaten "işi deliliğe vurmak" için göstermem gereken gayret de fazla büyük
değildi. Havalandırması çok zayıf ve kliması namevcut, gün yüzü görmeyen,
fabrika tavanına yapışık son derece antipatik bir yerde çalışıyorduk, ismi
ECR-3. Vıcık vıcık terlerdik. Bir süre sonra ECR-3 içinde belden
yukarısının çıplak çalışılmasına izin verdim, ve bir süre sonra da radyo
yayınına başladık. Radyo yayını dediğim, radyo biziz. Günün belirli
saatlerinde şarkılar söylüyoruz, arada reklamlar veriyoruz, spor
programları yapıyoruz, haberleri veriyoruz. Sonra da ECR-3'ün girişine
mukavvadan bir sandık koyduk. Radyo'nun susmasını istiyorsanız içine para
atıyorsunuz, bir kaç dakika susuyoruz.
ECR-3'teki komşularımız teknik departman mühendislerine
baskınlar düzenlemeye başladık. Bizden en fazla deneme planlamamızı
isteyen mühendisin masasına ani bir baskın düzenliyoruz, masayı darman
dağın edip dosyalarını talan edip geldiğimiz gibi yıldırım hızıyla çıkıp
gidiyoruz. Falan.
Lastik üretimi planlama sistemi, çok net bir "pull"
sistemidir. Planlama yönü, ürünün akım yönünün tersinedir.
Üretim planlamanın ana kısıtları olan mamul stok durumu
ve satış planı, hammadde stok durumu ve planı, teknik spesifikasyonlar,
teknik "disposition"lar, teknik deneme istekleri, bakım planları, işgücü
planları 'nın tamamının kağıt üzerinde her yönüyle katı olmasına rağmen
konuşulduğunda bazı esneklikler barındırdığını zamanla öğrendim. Bu
esneklikleri gereğinde planlama "saha"sını genişletmek amacıyla kullanmak
üzere ilgili bütün gruplarla devamlı ve düzenli iletişim kurdum. Bu
şekilde planlamanın hareket sahasını genişlettim.
Fabrika içi anons sistemi ve dahili telefonları elimden
geldiğince etkin olarak kullanmaya çalıştım. Önümde birkaç tane dahili
telefonum vardı ve çoğunlukla birkaçı ile birden konuşurken planlama
teknisyenlerine de laf yetiştirirdim. Üretim mühendisi İlhan(Gedik,
rahmetli, yıllar önce kaybettik), ilk işe başladığında planlama bölümüne
oryantasyon için geldiğinde benim masamın başında üç saat kadar benim
telefon görüşmelerimin bitmesini beklediğini, ve sonunda benden kendi
oryantasyonu ile ilgili bir tane bile cümle duyamadan ayrıldığını
anlatırdı.
Üretim yönetimi ile yakın ilişki kurarak, üretim
formenlerini planlı şekilde planlama bölümünde "misafir" ederek, aynı
şekilde planlamacıları üretimde "misafir" edilmesini sağlayarak iki grubun
birbirinin sorunlarını daha yakından anlamasını ve takdir etmesini,
dolayısıyla birbirlerine yardımcı olmalarını sağlamaya gayret ettim. (Aynı
prensibi halen kullanırım)
"Önceliklendirme"ye çok ağırlık verdim. "Hiçbir şeyden
hiçbir kayıp vermeden her şeyi yapmaya çalışmak" yerine "önemli kazanımlar
için önemsiz kayıpları göze almak" ve "eldeki kaynağı önemli işlere daha
fazla kullanmak" şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşım değişikliği
getirdim. Bazı ara mamullerin sayımını sıklaştırdım, bazılarını
seyrekleştirdim, planlama periyotlarını benzer şekilde esnekleştirdim.
Başımıza kaçınılmaz şekilde gelen "planlama
kaza"larının hepsini bir şekilde atlattık. Tüketimi günde 10 batch(1
batch=200 kg) olan A yarı mamulu yerine, altı ayda bir batch tüketilen B
yarı mamulu'nden 20 batch'i yanlışlıkla ürettirdiğimizde bile paniğe
kapılmadım. 20 batch'lik ayıbımızı sahada branda ile örttürdüm, her sahaya
çıktığımda maket bıçağı ile kendime avuç içi kadar bir parça kesip cebime
koyup vardiya çıkışında fabrika dışına taşıdım, "ayıbımızı" yok etmek
biraz uzun sürdü ama "son tahlilde" başarılı oldum.
Bayram tatili olsun, yıllık izin dönemi olsun, herhangi
bir sebeple lastik fabrikası uzun bir duruşa girecekse, çok önemli
işlerden bir tanesi mümkün olduğu kadar az yarı mamul bırakarak üretimi
durdurmaktır. Kalan yarı mamul zamanla bozulacak, bir kısmı "disposition"
edilecek, bir bölümü hurda olacaktır. Fabrikanın tekrar kalkışında(start
up), duruştan kalan yarı mamul çok büyük sorun olur. Dururken temiz bir
saha bırakmak, artan yarı mamulu asgariye indirmek gerek maliyet gerek
kalite açısından son derece önemlidir.
Hem maliyeti yüksek olduğundan, hem de "disposition"
edilebilme olasılığı çok düşük olduğundan "kaplanmış bez"(kaplanmış=kord
bezinin karışım ile kaplanmış hali), en önemli yarı mamuldur.
Dururken (X) metre kadar kaplanmış bez kalması o günün
şartlarında normal sayılıyordu. Duruşa girerken, normal olarak
kullandığımız "pull" sistemine, duruşa yaklaştıkça ağırlığı artacak bir
"push" sisteminin entegre edilmesiyle, kabul edilebilir bir üretim kaybını
göze alarak, kalacak yarı mamulun çok belirgin şekilde düşürülebileceği
görüşümü üretim yönetimi şüphe ile, planlama yönetimi ise net bir "hayır"
ile karşıladı. İki grubu da ikna edemedim, ve görüşlerim tedirginlik
yaratmış ki o sıralar yaklaşmakta olan bir duruşa girerken planlama
yönetimi, planlama direksiyonunu elimden aldı, ben daha rutin bir iş olan
lastik imalat planlamasına geçtim, ve bilindik usul ile durduk. Duruş bir
felaketle sonuçlandı: (2X) metre kaplanmış bez kaldı.
Ben, kalan kaplanmış bez miktarının artmasının ürün
çeşitliliğinin artmasının ve planlama sisteminin doğal sonucu olduğunu
savunurken planlama yönetimi benim kambura yattığım kanısındaydı. Bu
vakanın kavgası ilgili kimselerle benim aramda senelerce sürdü. Bugün
görüşsek de herhalde kaldığımız yerden devam ederiz.
Bir sonraki duruş yaklaşırken ben yine hem planlama
yönetimini hem üretim yönetimini ikna etmeye çalıştım: gelin "push" ile
duralım dedim. Planlama yönetimi ikna olmadı, üretim yönetimi benden yana
tavır aldı. Bülent bey, daha sonradan: "Ne olacaktı ki?? (2X)metre'den
daha büyük bir felaket nasıl olsa olmazdı, bari bırakalım bir de sen dene
diye düşündük" demişti. Planlama yönetimi "ne haliniz varsa görün" dedi,
fabrikayı benim önerdiğim şekilde durdurduk. Duruştan dört hafta öncesi
%80 pull - %20 push ile başlayıp her hafta "push"u 20 puan arttırarak son
hafta %80 push ile fabrikayı durdurduk.
Yeni üretim planlama sistemine göre toplamda lastik
üretim kaybımız yok denecek kadar az oldu. Kaplanmış bez ise ( X / 10)
metre kadar kaldı . Tüm fabrikada bu duruş çok büyük bir başarı olarak
kabul edildi. Herkes bu işe çok şaştı. En çok şaşan ben oldum, bu kadar
iyi bir netice beklemiyordum, ama belli etmemeye çalıştım. Duruşlarda (Y)
haneli rakamlarla kaplanmış bez artması devri böylece bitti, neredeyse
yirmi yıldan beri uzağım, eminim bugün itibariyle çok daha iyi yerlere
varılmıştır.
1983 yılında "üretim planlama ve stok kontrol
şef"liğine getirildim, kafama uygun bir "üretim planlama mühendisi", Kamil
(Yağcı, ODTÜ Kim.Müh.) ile çalışmaya başladım. PC'ler (PC = Personal
Computer = Kişisel Bilgisayar) yavaş yavaş hayatımıza girmeye başladı.
Önce fabrikanın bir PC'si oldu, sonra bölümlerin birer PC'leri oldu.
"Malzeme Planlama ve Kontrol Müdürlüğü"ne, yani Tanju bey'e tahsis edilen
PC'ye çok uzun diller dökmeme gerek kalmadan inhisarıma aldım. Başladık
Kamil ile birlikte üretim planlama sistemini maaakinaya aktarmaya. Çok
yorucu, ancak çok keyifli bir süreç idi. Teknik grubun "eskiyen"
printerine de talip oldum, "çöpe atacağımıza sana veririz" dediler,
printer'i planlama ofisinin orta yerine , nadide PC'mizin yanıbaşına
koyduk, sabah akşam çalışıyoruz.
ECR-3'e klima kurdurmaya bile muvaffak olduk. İkna
edilmesi gereken kişi olan İkmal Genel Müdür Yardımcısını Ağustos ayında,
toplantının muhakkak planlama ofisinde yapılmasını gerektirecek bir ortam
hazırlayarak, ECR-3 cehenneminde bir toplantıya gelmesini, Tanju bey'in
yardımını alarak, temin ettik. Gerisi kolay oldu. Bütün yapmam gereken şey
lafı uzatmaktı, ben de öyle yaptım. Toplantının sonunda klima derdimizi
açtım, o sırada zor nefes alan İkmal Genel Müdür Yardımcısı derdimizi
anlayışla karşıladı. ECR-3'e klima derhal kuruldu, ben "kahraman" oldum,
teknik gruptaki mühendisler bile bana, kimisi yarım ağızla da olsa,
teşekkür ettiler.
İşletme ve Yedek Parça malzemelerine bulaşmam o
sıralardır. Kodlama sistemleri, kayıtlı ve kayıtsız malzemeler, hareket
görenler görmeyenler, muhasebe sistemi ile stok kontrol sistemi
entegrasyonu, ve o sıralar çok içli dışlı şekilde, adeta amatör tarzda
birlikte çalıştığımız Bimsa (Sabancı Holding'in o sıralarki bilgi işlem
şirketi) ile olan o ilk dönem çalışmaları çok yorucu ve bir o kadar da
keyifliydi. (İşletme ve Yedek Parça Malzemeleri başlı başına bir konudur.
Bir gün elim değerse(ve o zamana kadar beni halen döverek susturmamış
olursanız) yazarım)
Profesyonellerin, grupların, departmanların, bölümlerin
birbirini baltalayarak çalışması, o sıralar içinde çalışıyor olduğum
ekolün normal haliydi. Bir bölümün yapmaya çalıştığı işin diğer bölümün
işine gelmeyen zamanda planlanıyor olması gibi "tesadüfler" vakayı
adiyedendi.. Çelişen çıkarların birbirine tokuşturulmasından enerji
umulurdu. Bugün itibariyle bu tip çalışmanın tamamen geçerliliğini
yitirdiğini söyleyebilmek isterdim, ancak yaşatıldığı ortamlar malesef
halen var.
Şimdiiii, burada duracağım. Durmam, bu yazıyı buraya
kadar okuma cüretini gösteren sizlere acıdığımdan değildir, yorulmuş
olduğumdan da değil, söyleyecek şeyim bittiğinden hiç değil.
Buraya kadar elimden ve ayağımdan geldiğince,
insanların gereksiz yere ayağına basmadan bazı tecrübelerimi, girizgah
hariç olmak üzere, üretim planlamada yaşanmış olaylar üzerinden paylaştım.
Geçmişi, 20 seneye yaklaşıncaya kadar, gerekli gördüğüm yerleri biraz
flulaştırarak, ana rotayı kaybetmeden, düşe kalka paylaşabiliyorum.
Ancak aynı tarz ve kriterlerler ile, sınırları
kontrolsuz bir platformda daha yakın tarihe gelmekte zorlanıyorum.
İyisi mi şimdilik durayım.
Görülmeyenlerden
(Endişeye mahal yoktur, askerlik hikayesi değildir...
Bana kalırsa bir tane daha "mesleki deneyim paylaşımı"...TU)
Askerlik hizmetini "Yedek Subay" olarak yapanlar pek
sürülmezler. "Sürmeye değmeyeceği için sürülmezler" demek zannederim
yanlış olmayacaktır. Tabi ki bunun istisnaları vardır.
Askerliğini yedek subay olarak yapmış olup "sürülmeye"
değer bulunmuş ender numunelerden biriyim. 1978 yılında Balıkesir'de dört
ay eğitim görüp Genel Kurmay Başkanlığı Otomatik Bilgi İşlem Dairesi
(OBID)'e asteğmen olarak tayin edildim. OBID'de Proje Subayı olarak on ay
çalıştıktan, yok yok, mevcudiyet gösterdikten sonra, hizmetlerimden doğu
illerimiz de mahrum kalmasın düşüncesiyle olacak, Erzurum Askerlik
Şubesine tayin oldum. Daha teknik deyimle, "sürüldüm". Askerliğimin son
dört ayını Erzurum'da tamamladım. Böylece son iki ayı teğmen olmak üzere
cem'an onsekiz ay vatanı korudum.
Alçılı bir bacak ile geldiğim Erzurum'da, kelimenin tam
anlamıyla "yatacak yerim yoktu". Bu konuda "Turgutlama" kitabımdan bir
hikayeyi okumak isterseniz, aşağıya ekledim.
Erzurum'da bulunduğum süre içinde vatana hizmete devam
ettim.
Askerlik Şubesi Komutanı Albay'ımızın Ankara'daki
ailesine, bagaja vermemek şartıyla, elde götürüp elden teslim etmek üzere
söz verdiğim haftalık et paketini adrese salimen ulaştırmak içün Albayımın
talimatı ile garnizondan sıkcana hava yolu ile çıkmam gerekti, bu sayede
Ankara ile bağlarımı kopartmamış olmam ise sadece bir yan üründü.
Yedek Subay askerlik yoklaması yapmayı öğrenip bu yolla
en azından bir faydam olsun diye düşündüm, ancak onu da yarım yamalak
öğrendim, yaptığım her bir işlemi bir başkasının kontrol etmesi
gerekiyordu, bir iki denemeden sonra bıraktım. Kağıt uçak yapımında
ihtisas kazandığımı söyleyebilirim o dönemde. Bir de, Deniz Gezmiş'in
askerlik kayıdını buldum, o sıralar cebimde digital foto makinası
taşımadığımdan resmini çekemedim, aval aval baktım.
Bindokuzyetmişlerin sonları, anarşi'nin hüküm sürdüğü
sıralar. Erzurum'da neredeyse her hafta habersiz askeri tatbikat
yapılırdı. Bu tatbikatlara Erzurum ve civarındaki bütün askeri birlikler
ve gerekli sivil müesseler dahil olur, ancak Erzurum Askerlik Şubesi bir
türlü olabilemezdi. Tatbikattan bizim ancak ertesi gün haberimiz olurdu.
Askerlik şubesinin tatbikat planlamasında unutulduğunu zannediyorum.
Olabilir, askeriyede bile planlama hatası olur, ancak işin ilginç kısmı bu
hata bir türlü düzeltilemedi.
Erzurum Askerlik şubesi şehrin orta yerinde,
"göbeğinde" bile diyebilirsiniz. Olup bitenden hiç haberimiz olmasa belki
daha kolay kabullenilebilir bir durum, ancak vaziyet öyle değil. Bütün
hareket etrafımızda oluyor, ertesi gün insanlar tatbikatı anlata anlata
bitiremiyorlar, ancak bizim şubede telefon bile çalmamış bütün akşam.
Albayım durumdan vazife çıkartma aşamasındayken
kendisine askerlikte öğrendiğim temel prensiplerden birini önerdim:
"Komutanım tatbikatta bize bir görev düşseydi bilirdik, bilmediğimize göre
bize bir görev düşmüyor diye düşünsek ?? " dedim ama nafile. Albayım
birkaç yere yazılar yazdı, herhalde telefon görüşmeleri ve yüzyüze
görüşmeler de yapmıştır, ancak durumda bir değişiklik olmadı. En azından
benim terhisime kadar olmadı.
Erzurum Askerlik Şubesi, şehrin orta yerinde olmasına
rağmen "görülmedi".
Fabrika organizasyonlarının kenarları köşeleri vardır.
Fiziken kenarda köşede olmaları gerekmez. Fabrikanın orta yerinde de
olsalar "kenarda köşede"dirler. Lassa'nın "İşletme ve Yedek Parça
Malzemeleri Ambarı" böyle bir yerdi.
Fabrikanın ayak altında olan bir yerinde, iki katlı
muhkem binadaki insanlar çok çalışsalar da, yan gelip yatsalar da
organizasyonun gerisinin pek haberi olmazdı. O ambarda kodlama sistemini
oturtmak, ayaklarını yere indirmek için bir ömür tüketebilirdiniz, ki
nitekim rahmetli Doğan'ın hayat çizgisi öyle gelişti, ama servise binip
evinize giderken yanınızda oturan "şirketdaşınız" sizin ne iş yaptğınızı,
niye yaptığınızı bilmezdi.
Bindokuzyüzseksenli yılların başlarında işletme ve
yedek parça ambarındaki yirmiküsurbin çeşit malzemenin kodlama sistemini
adam etmeye uğraştım. Başarılı olamadım. Yani koyduğum başarı kriterini
sağlayamadım. Kurulmuş olan sisteme, sistemin kendi çerçeveleri içinde
çözüm geliştirmeye çalıştım. Bazı yönlerden gelişme sağlandı, ancak daha
kökten bir çözüme cesaret edemedim, keşke o zaman o probleme daha radikal
yaklaşabilmiş olsaydım.
11 haneli, NATO kodlama sisteminden türetilme bir
kodlama sistemi devir aldım. İlk iki hane malzemenin ana grubunu("rulman"
gibi), sonraki iki hane malzeme alt grubunu ("iki tarafı açık rulman"
gibi), sonraki üç hane malzemenin kullanıldığı yeri ( "Extruder bölgesi"
gibi), son dört hane de sıra numarasını belirtiyordu. Kodlama sistemi "by
design" çökmeye mahkumdu ve ben devir aldığımda zaten kısmen çökmüştü.
Sebebini "Turgutlama" kitabımda bir bölümde açıklamıştım, aşağıya ekledim.
Çökmekte olan sistemi kendi içinde çözümler
geliştirerek ayakta tutmaya gayret ettik, ve sonunda ayakta durdu. Ama
bana sorarsanız yamuk yumuk ayakta durdu.
Sistemi maaakinaya aktarırken bir de "kontrol hanesi"
ekledik, oldu toplam hane sayısı oniki. (Kontrol hanesi, diğer onbir
rakamın bir dizi aritmetik işlemden geçirilmesi ile elde edilen tek haneli
bir sayı. Kontrol hanesi, kod giriş yanlışlıklarını elemeyi hedefliyor.)
Muhasebe Sistemi ile Stok Kontrol Sistemini entegre
ederken de bütün bu kodun başına bir de "muhasebe hesap numarası" ekledik.
"Muhasebe hesap numarası" da, stok kontrol kodu gibi, bolcana anlam
içermek üzere tasarlanmış idi. Muhasebe bölümü ile yaptığım görüşmelerden
bir netice alamadım, o kod da altı hane olarak eklendi. Oldu bizim malzeme
kodu onsekiz hane.
Yirmiküsurbin çeşit malzemeyi kodlamak için onsekiz
hane, iyi mi? Onsekiz hane ile bir milyon çarpı trilyon tane malzeme
kodlanır, diğer yönden bakarsanız: yirmibin çeşit malzeme beş veya kontrol
hanesi dahil altı haneli bir kodlama sistemi ile kodlanabilir. Ama "anlam
katacağız" diye vardığımız yere bakın. "Unique identification" üzerine
ilave anlam, pekala da ikincil bir kod ile çözülebilirdi, olmadı.
Büyük bir yatırım döneminden geçmiş olup muhasebe ve
stok kontrol işlerine bulaşmış olanlar bilirler: malzemelerin
"kayıtlı"ları vardır, "kayıtsız"ları vardır.
"A" malzemesinin kayıtlı olması demek, o malzemenin
muhasebe'de kaydı var demektir. Ithal edilmişse, "A " olarak ithal
edilmiştir, faturasında da "A" yazar, demektir. "Ne var bunda, bütün
malzemeler öyledir" diyebilirsiniz, ancak bütün malzemeler öyle değildir.
"Kayıtsız" malzemeler çeşitli şekilde oluşur. Diyelim
makina satın alıyorsunuz. Ve diyelim bildiğiniz ettiğiniz bir makina tipi
değil. Satın alırken bir yıllık veya iki yıllık yedek parçasıyla birlikte
satın alırsınız. Makina satıcılarının elinde "recommended spare parts
list"("önerilen yedek parça listesi") ler vardır, siz ne olduğunu bilmeden
bu listeyi de makina fiyatının içinde pazarlık edersiniz. Makina
satıcıları, aksine uyarılmadığı takdirde, faturaya yedek parçaları tek tek
yazmaz. Size bir "makina faturası" gelir, ve siz bir "makina" ithal
edersiniz, muhasebe kayıtlarınıza bir makina girer, ancak makina ile
birlikte gelen yüzlerce, bazı durumda binlerce tip yedek parça muhasebe
kayıtlarına girmez. Bu yedek parçalar kodlanır, ambar raflarına konur,
ancak muhasebe sistemi açısından "yok"turlar, yani "kayıtsız"dırlar.
Ayrıca sökülüp dağıtılan makina ve ekipmanlar da ayrı bir "kayıtsız"
malzeme kaynağıdır.
Stok Kontrol açısından "var", muhasebe açısından "yok"
olan "kayıtsız" malzemeler, stok kontrol / muhasebe entegrasyonunda bir
sorundur. Entegrasyon amaçlı yaptığımız bir toplantıda, şirketin muhasebe
tarafının üst yönetimi, "yeraltına bir 'kayıtsız malzeme' ambarı yapalım,
oradaki ambarı siz bilin biz bilmeyelim" deyince şaka yapılıyor zannettim.
Ciddi bir öneri olduğunu anlayınca entegrasyonun ne kadar karmaşık ve
meşakkatli bir süreç olduğunun bir kere daha bilincine varmıştım.
Kayıtsız malzeme sorunun çözümü, 'kayıtsız' malzeme
yaratmamaktan geçer.
"Hareket görmeyen malzemeler" ise benim için bir başka
çalışma sahasıydı. Boşu boşuna para bağlayan, yer kaplayan çok büyük
miktarda malzeme tesbit ettik. Çoğunluğunu yok pahasına sattık. İyi bir iş
yapmış olduğumu kendime ve etrafıma inandırmaya çalışırken sattığım
malzemelerin bir bölümüne gereksinim doğdu. Satmış olduğumuz yerden aynı
malzemelerin bir bölümünü geri satın alırken dünyanın parasını ödemem
gerekti. Net olarak şirkete para kaybettirmiş oldum. Bu projeye benim
ittirmemle razı olmuş olan Tanju bey bana epey içerledi, ama ben dersimi
aldım. Yedek Parça denen şeyin her biri hareket etmek zorunda değildir.
Bazı öyle yedek parça vardır ki orada durması gerekir, hiyni hacette
gerekirse kullanılır, gerekmezse belki de sittin sene orada durur. Ama
gerekirse, gerektiğinde orada olmalıdır. Bazı konularda hop diye sonuca
varmak insana pahalıya mal olabiliyor. Sorunun çözümü çok kolay olarak
gözüküyorsa bir durup düşünmek gerekir: "bu sorunun çözümü bu kadar
kolaydı da acaba niye benden önce başkası çözmedi?" diye.
"İşletme ve Yedek Parça Malzemeleri Ambarı"nı
devraldığım zaman kadrosunda bir sorumlu, altı memur, ve beş işci vardı.
Memurlardan bir tanesi profesyonel anlamda ilginçti. Hasan Ağa'nın masası
var mıydı hatırlamıyorum, ama kendisini masa başında, bizlerin "çalışma"
dediğimiz bir pozisyonda hiç görmediğimi hatırlıyorum. Hatta Hasan Ağa'nın
elinde hiç telefon da görmedim, kalem de görmedim. Masalardan birinin
kenarına ilişir, devamlı sigara ve çay içerdi. İnce ve uzun bir insandı.
Fazla konuşmaz, fazla gülmezdi, öööle otururdu. Acı, ama iyi bir insan
intibaı vardır bende. Kimin ne iş yaptığını sorduğumda Hasan Ağa için
"torpillidir, yokmuş gibi davran" dendi, "peki" dedim.
Maliyet iyileştirme çalışmaları kapsamında kadroları
azaltma yoluna gittiğimizde işletme ve yedek parça malzemeleri ambarında
memur sayısını yarı yarıya azaltabileceğimiz neticesine vardık. Tanju
bey'e görüşümü sundum, ve izniyle içlerinde Hasan Ağa'nın da olduğu üç
memurun işine son verdik. Birkaç hafta sonra bir akşam İzmit'te demiryolu
caddesinde bir ağacın dibinde, yerde otururken gördüm Hasan Ağa'yı. Çok
içkiliydi ama beni görünce zar zor da olsa ayağa kalktı ve karşıma geçti,
bana uzun uzun küfür etti. Durdu durdu tekrar küfür etti. Ben de
karşısında öyle durdum, diyeceği bir ara bitmeyecek gibi geldi ama sonunda
bitti, döndü tekrar ağacın dibine oturdu. Teselli etmeye çalışayım mı diye
düşündüm ama anlamsız geldi, yürüdüm gittim.
Hasan Ağa'nın torpili büyükmüş, ancak zamanla anladım
ki ambardaki tek torpilli Hasan Ağa değilmiş. Ambar sorumlusu İsmail
bey(rahmetli, bir süre önce kaybettik), veya daha çok kullanıldığı şekilde
"İsmail Ağa", Adanalı olup bazı bağlantılar nedeniyle şirkette çalışması
uygun görülenlerdenmiş. Gençliğinde alkol problemi varmış, sonra bırakmış.
Çok neşeli bir insandı, çok hoşsohbet, ikramı, yedirmeyi içirmeyi seven,
aynı zamanda da çocuklarının iyi yetişmesi için elinden geleni yapan iyi
bir aile babası olduğunu defalarca gözleme olanağım oldu.
Fabrikada çok sevilen bir insandı İsmail bey, "çalışma"
ve "katma değer yaratma" anlamında fazla bir faaliyeti yoktu, ama zaten
öyle bir hali vardı ki kendisinden pek bir "iş" isteyemezdiniz. Ambarda
güzel bir ofisi vardı, orada ziyaretçilerini ağırlardı. Birileri İsmail
bey'in çayını içmeye geldikleri vakit odadan dışarı seslenirdi: "Zekiii,
bakıver oğlum, misafirler çay içer". Zeki, ambardaki işçilerden bir
tanesi, çok çalışkan, hızır gibi bir şey. İsmail bey'den pek bir iş
beklemiyorum ama tavrıyla Zeki'yi de işten düşürüyor. Bir gün "İsmail bey,
buradan sesleniyorsunuz Zeki şunu yap bunu yap diye, biraz ayıp olmuyor
mu?" dedim. Niyetim çayını kendisinin gidip hazırlamasını temin etmek idi,
ancak muvaffak olamadım. İsmail söylediğime hak verdi, ve ofisinin dışına
bir zil, içine de düğmesini bağlattı, çayını zile basarak istemeye
başladı.
Aç ara nağme: Fabrika'da çay hazırlamak yasaktı, ancak
her mekanın bir köşesinde elektrikli ısıtıcılı bir çay hazırlama ekipmanı
bulunurdu. Yasak olduğu için "fabrika çayı" çok lezzetli olurdu. Yasak
olduğu halde canlı tutulan tek "culinaire" faaliyet çay değildi. Pişirme
preslerinde sucuk çok güzel olurdu. Bir keresinde acılı sucuk hazır
olduğunda birbirimize haber vermek üzere kararlaştırdığımız "yangın var"
parolası, dahili telefon ile yanlışlıkla fabrika yönetimi sekreteryasına
da duyurulunca fabrikanın neredeyse tüm orta düzey yönetimi, dirayetli
mühendisler ve şefler, yani bizler, ağzımız dolu vaziyette, yangını
söndürme faaliyetlerini sevk ve idare üzere sahaya koşarak gelen üst
yönetimce enselenmiştik. Neye niyet, neye kısmet, manzaranın çok demotive
edici olmuş olacağını tahmin ediyorum. Zaten söylenecek söz bulunamamış,
olduğu gibi gerisin geri Olymp'e geri dönülmüştü. Kapa ara nağma.
Yazlık izin tarihlerini tesbit etmeye çalıştığım sırada
bir gün İsmail bey bana telefon etti, " Ben şu tarihte izne çıkıyorum, ona
göre" dedi. Organizasyonel duyarlılıkları dikkate alarak çalışma konusunu
o sıraya kadar öğrenmiştim, yazdım boş izin programının en başına İsmail
bey'in iznini, geri kalanı, kendim dahil, İsmail bey'in "tebliği"ne göre
planladım. İzin planını planlama yönetimine götürdüm, ancak olduğu gibi
kabul ettiremedim. İzin programı yamuk yumuk oldu, benim de iznim kaydı,
ama önemli olan o değil, İsmail bey'in de izin programı birkaç hafta
kaydı. İzin programını onaylanmış haliyle yayınladım, İsmail bey "ben
hangi tarihte izine çıkacağımı sana söylemiştim, bu planda bu dikkate
alınmamış. Ben onu bunu bilmem, daha önce dediğim tarihte çıkarım" dedi.
Kendisini ikna etmek için çok çaba harcadım ama başaramadım, ya
Adana'lılık, ya Ağa'lık damarı tutmuştu, ya da ikisi birden. "Ben şu
tarihte çıkacağım" diyor başka bir şey demiyor. Baktım olmuyor planlama
yönetimini ikna etmeye çalıştım. Bir sürü laf anlattım, ı-ıh, mümkün
değil, planlama yönetimi "kimin kimi yönettiği belli olsun" havasında.
Durup dururken al başına bir kriz.
İzin tarihleri yaklaştıkça "posta"lar ağırlaşmaya
başladı, "sıkıyorsa çıkartmasın", "sıkıyorsa o tarihte çıksın" falan gibi
salvoların orta yerinde kaldım, bir çözüm üretemedim. Konu Tanju bey'e ve
İkmal genel müdür yardımcılığına aksetti. Taraflar karşılıklı getirildi ve
sonuç olarak, taraf olmadığımı zannetmekle birlikte, ben suçlu bulundum.
Benim İsmail bey'in izin isteğini gerekçeleri ile birlikte aktarmadığım
sebebiyle krizin çıkmış olduğuna karar verildi., en azından öyle beyan
edildi. Planlama yönetimi geri adım attı, ancak "bilseydik ona göre
hareket ederdik" argümanı ile atmamış oldu, İsmail bey ise başta tebliğ
ettiği tarihte izine çıktı. Bu çözüm herkesi "kesti", ben hariç, ama bana
pek aldıran olmadı. Ben de bu konuya fazla takılmadım, öğreneceğimi
öğrenmiştim, umarım diğerleri de öğrenmişlerdir. "Organizasyonlarda böyle
şeyler olur mu?" diye şüphe edenleriniz varsa, "olur!". Bazen birilerinin
sizi "kurban" etmesi gerekir. Bunlar bazen de iyi niyetle yapılır ve sizin
zararınıza olmayabilir.
Bindokuzyüzseksenlerin ortalarında İsmail bey tekrar
içkiye başlamıştı. Sebebini bilmiyorum. Sonraları Lassa'dan ayrıldı,
birkaç defa telefonda görüştük, bir süre sonra da öldü. "Aşırı içkiden"
diye duydum ama detayını bilmiyorum.
…tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt…1979 Eylül. Erzurum. Akşamüstü
saat beş civarı.
Askeri üniformalı biri Orduevine doğru ilerliyor…
tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Omuzundaki domino’dan asteğmen olduğu
anlaşılıyor. Erken terhis balonları uçuyor ancak yedek subay üniforması
içindeki adam dominoyu çıkartıp yıldız takmak durumunda kalacağını, yani
erken terhis olmayıp teğmen olacağını ve askerliğini ancak 18 ayda
tamamlayacağını düşünüyor. Yaklaşık bir aydır Erzurum’da. Askerliğinin ilk
dört ayını acemi birliğinde, Balıkesir’de yapmış, sonra 10 ay Ankara’da
Genel Kurmay Başkanlığında OBİD (Otomatik Bilgi İşlem Dairesi)’nde
çalışmış (daha doğrusu bulunmuş), askerliğinin ondördüncü ayında Erzurum’a
sürülmüş, burada terhis olmayı bekliyor… tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Esmer
ve yağlı ciltli, Yedek Subay şapkası askerliği benimseme derecesini işaret
edercesine hafif eğri ve iğreti duruyor, rüzgara kapılıp yanlışlıkla
kafasına konmuş gibi. Bütün sağ bacağı alçı içinde. İki elinde koltuk
değnekleri, ağır ağır ilerliyor … tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Görüntüyü
daha da garip kılmak istercesine, sol elinde koltuk değneğinin yanı sıra
bir de eski püskü ve yürüdükçe langır lungur sallanan bir bavul taşıyor …
tıkırıt… tıkırıt… tıkırıt… Sokaktan gelip geçenler adam’a ilgi ile
bakıyorlar, ancak adam normal mesai bitimi yordamını icra ettiğinden son
derece doğal hareket ediyor, bu da ilginin aşırı boyuta çıkmasını
engelliyor.
Adam Orduevinin kapısından giriyor, resepsiyona
yöneliyor. Görevli askerle birkaç cümle konuşuyor, sonra "Peki öyleyse,
ben yarın tekrar gelirim, teşekkür ederim" diyor, dönüyor
…tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt… Orduevinden çıkıyor, kaldırımda duruyor, kafayı
eğiyor. Ya dinleniyor, ya düşünüyor, ya da ikisini de yapmıyor. Bir süre
sonra ana caddeden yukarıya doğru tekrar "tıkırıt"lamaya başlıyor.
Yarım saat sonra yedek subayımızı ana caddenin sonunda
yer alan bir restoranda görüyoruz. Bir apartmanın set’i üzerinde faaliyet
gösteren ve bir yaratıcılık örneği olarak "Set Restoran" ismini taşıyan bu
mekanda, önüne bakınca Palandöken’i, yanına bakınca Çifte Minareleri gören
sevdiği masalardan birine oturmuş, yanındaki sandalyeye bavulunu koymuş,
koltuk değneklerini de oracığa dayamış, yedek subay şapkası bavulun
üzerinde duruyor. Adam şapka-bavul kombinasyonuna bakıyor, "bu şapka
bavula benden daha çok yakıştı" diye düşünüyor. Etraftaki masaların
birçoğunun üzerinde tabancalar gözüküyor, bizimkinin masasının üzeri boş.
Garson geliyor. Rakı ve suyunu iki ayrı bardakta ve karıştırmadan önüne
koyuyor, suyun içine buz atıyor, sert bir peynir ve yeşillik bırakıyor ve
gidiyor.
Adam yaklaşık bir ay önce buraya ilk gelişini
hatırlıyor, alışık olduğu üzere rakısı ve suyunu aynı bardağa koyunca
garsonun kendisini usulca ikaz edişi gözünün önüne geliyor: "Abi,
buralarda rakısına su karıştırana iyi gözle bakmazlar, ben sana söylemiş
olayım." Gülümsüyor, garsona teşekkür edip o günden itibaren Erzurum’da
rakısı ve suyunu ayrı içmiş ve iyi kötü bu formata kendini alıştırmıştı.
Yaptığı hile aklına gelince biraz daha yayılıyor gülümsemesi, aslında o
rakıyı ve suyu yine ayrı ayrı içmiyordu, iki ayrı yudumda ağzına alıp
birlikte yutuyordu. Erzurum raconuna bu formatın geçerliliği yoktu ama
görüntüsel olarak ortama uyulmuş oluyordu.
Rakı’dan kuvvetli bir yudum aldı, o kadar hoşuna gitti
ki "suyu ikinci yudumda karıştırırım" diye düşündü ve "gulp" diye yuttu,
ikinci yudumla bardakta kalan rakıyı ağzına aldı ve "suyu ikinci kadehte
karıştırırım" diye düşündü, onu da yuttu, ve kendine bir bardak rakı daha
söyledi.
Birkaç saat sonra halen aynı yerde oturuyordu. Arada
birkaç kere tuvalete gitmek haricinde yerinden kıpırdamamıştı. "Üçüncü
kuzu incik’i yesem mi?" diye düşündü, vazgeçti,"bir rakı daha içsem mi?"
diye düşündü, ondan da vazgeçti. Yatacak bir yer bulma zamanı gelmişti.
Hesabı istedi, garson yarım ağızla "çay, kahve" sordu, bütün ağızla
teşekkür ve red etti. Hesabı ödedi, sandalyesini geri itti, garip bir
hareketle alçılı bacağının etrafında dönercesine ve koltuk değneklerinin
birine asılarak ayağa kalktı. Şapkasını bavul’un üzerinden aldı, başına
kondurdu, eğri olduğu düşüncesiyle şapkasını düzeltti, şapka daha da
yamuldu. Bavulu ve sol koltuk geldiğini sol eline, diğer koltuk değneğini
sağ eline aldı …tıkırıt…tıkırıt…tıkırıt… geldiği ritimden az birşey daha
yavaş bir ritimle çıktı, karanlık sayılabilecek ana caddede ilerlemeye
başladı. Bir yerlerden cızırtılı bir şekilde hüzünlü hüzünlü Gülden
Karaböcek’in sesi geliyordu:
"Ne bir sevenim var ne seven bir kalbim
Ellerim bağrımda perişan kaldım
Bir gün değil sana hergün yalvardım
Duymadın sesimi sürünüyorum"
Işık, yedek subayımızı bundan sonra Kral Otel’in önünde
buldu. Alakasız renklerde alakasız bir şekilde yanıp sönen neon’lar,
bavulunun ve şapkasının üzerinde yansımalar yapıyordu. İsteksizce içeri
girdi, dar merdivenleri çıktı, az aydınlatılmış bir "kabul sahasına"
vardı, burada da Gülden Karaböcek çalıyordu ("…sürünüyorum"). Çirkin bir
masanın arkasında oturan, üst dudağında herhalde 10 yıllık, yüzünün geri
kalan kısmında ise herhalde 10 günlük kıllar olan, sarma sigara tüten ve
çay "kıtlayan" çirkin bir adama yaklaştı, net bir sesle net birşey sordu,
karşıdan gelen homurtuyu olumsuz bir yanıt olarak algıladı, kesif sigara
dumanını yararak ve bir kısmını da birlikte sürükleyerek Kral Otel’den
çıktı. Doğu’da işi olan iş adamları çoğunlukla önce "Doğu’nun Paris"ine
uçuyor, burada bir gece kaldıktan sonra doğu’da gidecekleri yere ertesi
gün yola çıkıyorlardı. Otel’ler, hele ki "iyi" olanlar, çoğunlukla dolu
idi.
On beş dakika sonra Yedek Subayımız Mareşal Fevzi
Çakmak askeri hastahanesinin acil servisinin kapısında nöbetçi görevliyi
ikna etmeye çalışıyordu:
"Bakın, ben askeri personelim, Erzurum’da evim yok,
kalacak bir tanıdığım da yok. Orduevinde sivillerden bana yer yok, otelde
yer yok, benim bir yerde yatmam lazım. Şu anda hasta değilim, ancak beni
içeri almazsanız hasta olacağım, yine buraya geleceğim, bu sefer bana bir
de bakmanız gerekecek. Saat gecenin yarısı, izin verin, acil’de bir
yatağınız varsa ben gidip yatayım, sabah altı’da çıkmış olurum, sizin
açınızdan beni hiç görmemiş olursunuz, bu saatten sabaha kadar gelen giden
olmaz." diyordu. Bu formül çoğunlukla çalışmıştı, tabii acilde boş yatak
olduğu zamanlar. O gece boş yatak yoktu, Acil’de kalamayacaktı.
Başka çaresi kalmayınca son ve garantili kartını
oynadı: "Tamam, o halde çatı arasında uyuyayım, sabah altıda çıkmış
olurum." Bunu red edebilen olmamıştı. O gün de öyle oldu, Mareşal Fevzi
Çakmak Askeri Hastahanesinin çatı arasına çıktı, çatı’nın hasar görmüş ve
onarılmamış, çoğunlukla unutulmuş bir bölümünün altında, orada neden
bulunduğu belli olmayan eski bir karyola, üzerinde bir de döşek ve ağır
bir battaniye vardı. Bavulunu karyola’nın yanıbaşına koydu, sonra
çatı’daki yaklaşık bir metre çapındaki deliğe doğru gitti, havaya baktı.
Ne mehtap, ne yıldız, ne bulut, hiçbirşey. Sadece karanlık hava. Karyolaya
döndü, koltuk değneklerini döşeğin baş kısmının altına, döşeğin o kısmını
yükseltecek şekilde koydu. Şapkasını, ceketini, kravatını çıkarttı,
bavulun üzerine koydu. Battaniyeyi açtı, önce alçılı bacağını olmak üzere
kendini battaniyenin altına yerleştirdi, karanlığa bakmaya başladı. Hiç
ses yoktu, "burası bir bakıma acil’den daha iyi" diye düşündü, hiç olmazsa
diğer hastaların inleme sesleri yok. O gün neler yaptığını düşündü, ertesi
gün neler yapacağını düşündü, daha sonra güzel birşeyler düşünmeye çalıştı
ve bir ara daldı gitti
Kodlama sistemleri ile pratikte (uygulamada) seneler
boyu yanlışlıklar yapa yapa öğrenilmiş bir ders:
* "Unique identification" haricinde anlam yüklemeye
çalışacağınız her kodlama sistemi çökmeye mahkumdur.
* Bir kodlama sistemine ne kadar fazla "anlam"
yüklemeye çalışırsanız sistem o kadar hızlı çöker.
* Pratiklik açısından kod'un az hanesi olması gerekir.
Son hanenin önceki hanelerin bir hesaplama yöntemi ile elde edilecek bir
"kontrol hanesi" olmasının, kullanıcıların giriş hatalarını ayıklama
yönünden faydası vardır.
Örnek:
Nato kodlama sisteminin temeli şöyledir (veya eskiden
şöyle idi):
İlk iki hane: Malzeme ana grup kodu . ("Rulman" gibi)
sonraki iki hane: Malzeme alt grup kodu. ("İki tarafı
açık rulman" gibi)
sonraki üç hane: Malzemenin kullanıldığı yer kodu:
("Freze grubu" gibi)
sonraki dört hane: malzemenin sıra numarası
sonraki bir hane: Kontrol hanesi
İlk bakışta güzel gibi gözüküyor değil mi? Şimdi bu
kodlama sistemi, diyelim "6202" tipi rulman hem freze, hem de torna
grubunda kullanılıyor ise (ki kullanılabilir) çöker. Çünkü siz aynı
rulmana iki değişik kod verme durumunda kalırsınız, ve bir kodlama
sisteminde olması gereken asgari özellik olan "unique identification"
kaybolur. "Unique identification"u kaybetmeyeyim, diyelim sadece freze
grubunun kodunu vereyim derseniz de üç hanelik "malzemenin kullanıldığı
yer" grubunun anlamı kaybolur, siz de beş hane ile kurmuş olabileceğiniz
bir sistemi oniki hane ile kurmuş olursunuz, üstelik üzerine bir ilave
anlam yükleyememiş olarak. Ondan sonra cambazlıkla sorunu çözmeye
çalışırsınız, ve çok zorlanırsınız.
Yukarıda basit bir örnek vermeye çalıştım, kodlama
sistemi çöküntüleri yukarıdaki ile sınırlı değil, biraz daha karmaşık
şekilde çökenler de var. Sonuç fark etmez: anlam taşıyan kodlama
sistemleri çöker.
İnsanın önüne "hadi bir kodlama sistemi kur" diye bir
görev konulduğunda "hazır bir kodlama sistemi kuruyorum, kod bunu ifade
etsin, ayrıca şunu da ifade etsin" şeklindeki yaklaşım ilk bakışta çok
mantıklı görünüyor, hele ki mühendislik eğitimi almış insanın konuya bu
şekilde yaklaşması doğal. Eğer anlam yüklemek istiyorsanız ikincil bir
kodlama sistemi önerebilirim. Sistemin anası "anlamsız" kod üzerine
kurulur, ikincil kod, ilk kodu referans alır. Bu durumda ne kadar
gereksinim varsa anlam ikincil koda(veya kodlara) yüklenebilir.
Konudan çok ağzı yanmış biri olarak, aynı yola girecek
olanların dikkatine sunmadan geçersem içim rahat etmeyecek.
Fanilerin Havsalası Olymp’e Ermez
Her ne kadar "Yönetim Guruları"nın Kuzey Amerika'ya
yerleşmeleri günümüz fanileri tarafından bindokuzyüzlerin ikinci yarısı
olarak bellenmiş ise de, bir iddaya göre bu köklü kabile "Encinler"
namıyla esasen kızılderililerden bile daha eskiden Kuzey Amerika'da
yerleşiktir.
Avrupa'nın Atlantiğe bakan güney ucundan çıkma
fanilerin Amerika kıtasında sadece Kızılderililere rastlayıp "Encinler"i
teşhis edememiş olmalarındaki kerameti muhatab kabilenin herhangi bir
gerçek sorun ile "confronte" olmama konusunda asırlardır geliştirdikleri
kabiliyette aramak gerekir.
Pegasus(kanatlı at)'ların birinci mevkilerinde seyahat
edip hanların en muhkem suit'lerinde kalıp kapının önünde her an kullanıma
hazır kiralık lüks faytonlar bulundurup "neyin nasıl yapılması gerektiği"
konusunda uygulama dayanaksız akıl satan "Encinler", sorulan uygulamaya
yönelik sorulara "bunun uygulaması ile ilgili sorunları çözmek sizin
işiniz, benim değil" demeyi marifet bellemişler, anlattıkları bir sürü
cafcaflı hikaye ile müşterilerini şaşkına çevirdikten sonra tüm
masraflarının faturalarını da burunlarına dayayıp mesaisini haketmiş
olmanın gönül rahatlığıyla sıradaki müşterinin kafasını karıştırmak üzere
tekrar yola düşmüşlerdir.
Yönetimin teorisinin, uygulamasının yanında çocuk
oyuncağı olduğunu (kişisel kanaattir) bildikleri halde, veya bildikleri
için, hiç bir konuya tam olarak basmadan, ayak uçlarında her bir yeri
dolaşmışlar, dolaştıkça öğrendiklerinden güya ayakları yere basan
hikayeler türetmişler, bunları da güzeeelcene paketleyip satmışlardır,
pardon, satmaktadırlar. Umumiyetle satılan, içi boş bir "LP", sonraki
devirde "kaset", sonraki devirde "CD" kapağıdır. Üzerinde bir sürü resim
vardır, bir sürü şey yazar, ama o kadar.
Olymp'de boş vakitleri (yani vaktin tamamını)
değerlendirmek üzere dev ekran plasma televizyon, yakan top, bilardo,
tavla, konken, aletli cimnastik, pişbirik, köşe kapmaca, uzun eşek gibi
faaliyetlerin yanında bir de kitaplık var idir. Burada çeşitli yönetim
kitapları mevcut olduğu gibi periyodik yönetim dergilerinin tamamı da her
daim bulunur idir. Olymp meskunları, faniler üzerinden yürüttükleri
çekişmelerinin birçoğunda, bu dergilerden okudukları yöntemleri "employ"
ederler idir.
Bindokuzseksenlerde geçerli olan yöntem, çelişen
çıkarları kapitalize etmek, bunları sivriltmek, ve çarpıştırmak idi.
İşte Olymp'deki dev ekran plasma televizyonda ilgi ile
toplu olarak izlenen "Mısyıldızı" adlı, kainattaki şarkıcı eksikliğini
gidermek üzere düzenlenmiş bulunan yarışma programının reklam arasında
meskunlardan birisinin çayları tazelemek üzere davrandığında bir diğerinin
hinliğine ortalıkta bıraktığı tek patene yanlışlıkla basıp ters parenda
atması ve Hera'nın çeyizinin nadide parçalarından sedef sehbanın köşesine
kafasını vurması neticesi sehbanın köşesinin kırılması, kafanın da
yarılmasını müteakip, tanrıların bir kısmının kırılan sehbaya, diğer bir
kısmının yarılan kafaya hamle etmesi ile başlayan küçük karışıklık, mutad
tanrısal çekişmelerden birini tetiklemiş, ve olan yine yeryüzündeki
fanilere olmuş:
Sene 1982, İzmit Körfezi yakınlarında bir yıldan beri
çalıştığı yeni işte hammaddelerini otlatan Dominus Hamshus, aval aval
ortalığa bakar iken birden karşısında bir ışık belirir. Yeni izlemiş
olduğu "Matrik III" filminden sonlara doğru bir sahne izliyor olduğunu
zanneden Dominus Hamshus, bir süre parlak ışığın kalın ve tok bir ses ile
"what do you want?" diye sormasını bekler, ancak bu filmin daha çekilmemiş
olduğu ve sahneye girenin kendisi değil parlak ışık olduğunu, dolayısıyla
soruyu ışığın değil kendisinin sorması gerektiğini aniden idrak eder ve
"Büyruuun??" der.
Kendisine terfien başka bir bölüme geçmek isteyip
istemeyeceği sorulur. Eğer arzu ederse yeni işi hemen hazırdır. Şef'liğe
terfi etmiş olacak, ayrıca kariyerinde önü açılmış olacak, merdivenleri
hızlı bir şekilde çıkacaktı. "Çok kısa süre içinde bir müdürlük koltuğuna
oturmaması için hiç bir neden yoktu" idi. Bir tablo ki yeme de yanında
yat.
Tablo o kadar güzeldir ki, hatta biraz fazla güzeldir.
Dominus Hamshus, bu masum görüşmenin zamanlamasının tam da, kendisinde
olmayan şeyi, yani "akıl"ı , danışacağı kişinin ABD'de iş seyahatinde
olduğu sıraya tesadüf etmesine hayret etti.
Ve, kendi kapasitesinin fersah fersah fevkinde, belki
de Olymp'deki tanrılardan birinden gelme, bir "wisdom" ile:
"Şirket bana bir teklifte bulunacak olursa
değerlendirir, cevap veririm." dedi.
Yukarıdaki örnek türünde minik masum hamleler ile
süregiden "cilveleşme", bir gün Olymp'deki dev ekran plasma televizyonun
bozulması, tamircinin gecikmesi, Zeus'un canının sıkılması ile
şiddetlenir, oyun sahası büyür.
Körfez yakınındaki işyerlerinin birinin üst yönetiminin
neredeyse tamamının, genel müdür ve genel müdür yardımcıları dahil olmak
üzere, uzakdoğuya deplase olmaları neticesinde doğan yönetimsel vakum
tasavvuru zor bir organizasyonel hareketlilik doğurur. Faniler bir yandan
menzilleri dahilinde kendilerine uygun belledikleri irtifaı yüksek
sahipsiz koltuklara göz kırpar iken bir yandan da "dimyattaki pirince
gider iken evdeki bulgurdan olma" endişesiyle koltuklarına sıkıcana
yapışırlar. Böyle dönemlerde fanilerin koridora çıkar iken bile
koltuklarını yanlarına almaları nadirattan görülen bir tedbir değil idi.
Organizasyonel hareketlilik öncesinde ve sırasında
dedikodu bol olur. Zevkli bir ortamdır, herkes kafasına göre bir şeyler
yakıştırır, mümkün olduğunca inandırıcı bir hikaye ile ortalığa salar
gitsin. Bir süre sonra hikayeye "inandırıcılık" eklemeye de gerek kalmaz,
ortaya ne atılırsa atılsın müşteri bulur. Bu ortam abartılmadığı sürece,
bana kalırsa, çok da zararlı değildir. Hatta bir faydası bile vardır: aslı
astarı olup sızdırılan "esas haberler" de, "dedikodu" olarak arada kaynar
gider.
Bahsettiğim bindokuzyüzseksenlerin ortasındaki dönem de
farklı değildi. Ortalıkta binbir çeşit senaryo dolaşıyor, ve bunlara
dayanan hamleler yapılıyor ve potansiyel hamleler planlanıyor idi.
Halen yeteri kadar palazlanmadığı ortak kanısına
binaen, birkaç "marjinal senaryo" haricinde senaryolarda Dominus Hamshus'a
pek rol biçen yoktu.
Bu hengamede Dominus Hamshus, Değirmendere'de çok iyi
bir sebeple çok iyi bir haftasonu geçiriyorkene pazar sabahı çok erken
saatte telefonu çalar, acil ve önemli bir görüşme yapmak üzere fabrikaya
çağırılır.
Apar topar gittiği fabrikada önüne şöyle bir tablo
konur: "Bir süre içinde üstünün üstü boşalacak, ve öyle bir şekilde
doldurulacak idi ki kendisinin önü uzun bir süreliğine tıkanacak idi.
Böylelikle kariyerinde telafisi pek müşkül olacak bir duraklama oluşacak
idi. Ancaaaak, hemen cevap vermek kaydıyla, önünde bir fırsat vardı . Eğer
isterse başka bir bölüme geçecek ve orada birkaç ay içinde terfi edecek,
müdür olacaktı."
Yine bir terslikler vardı, böyle bir konu nasıl "acil"
olabiliyordu ki?
"Eğer şu an itibariyle karar istiyorsanız buyrun size
karar: Üstümün üstü boşalacaksa önce boşaldığını göreyim, sonra da nasıl
doldurulduğunu görmeden başka bir karar vermeyeceğim" dedi.
Asabiyetle biraz ters konuşmuş olabilir ama bu olayın,
Dominus Hamshus'un çok iyi bir sebeple çok iyi bir hafta sonu geçirmekte
iken faaliyetlerinin bölünmesi suretiyle vuku bulduğunu unutmamak gerekir.
Aradan birkaç ay geçer, hakikaten de Dominus Hamshus'un
üstünün üstü boşalır. Dedikodular had safhaya vardığı sırada bir sabah....
(Dominus Hamshus'tan dinleyelim):
"..........
.......bir sabah, mamul ambarda dedikoduların son
versiyonlarını mamul ambar çalışanlarından alıyordum ki alel acele
telefona çağrıldım: Genel Müdür beni arıyordu.
O güne kadar Genel Müdürlük makamının benim gibi bir
faninin farkında olduğuna dair en ufak bir işaret almamıştım. Ben şirkette
işe başlayalı beri üçüncü Genel Müdür idi ve bu göreve yeni tayin olmuştu.
Ne daha önceki genel müdürlerle, ne de yeni genel müdür ile bir kelime
konuşmuşluğum yoktu.
"Aloooo ??"
Karşıdan ses gelmiyordu. Sonra daha da beterini fark
ettim: karşıda biri konuşuyordu, ama bulunduğum ortam o kadar sesli idi ve
karşıdan konuşan o kadar düşük bir ses tonu ile konuşuyordu ki hiç bir
şeyi tam olarak duyamıyordum.
"Biraz daha sesli konuşur musun hemşerim..." diyecek
bir durum olmadığına karar verdim. Ahizeyi kulağıma yapıştırdım, biraz
daha uğraşsam kafama sokacağım (...ve hatta bir ucu diğer kulağımdan
çıkacak), boşta kalan elimle de aşırı besili kazların uçmaya çalışmaları
sırasında yaptıkları tipte kanat çırpınışları yapıyorum, böylelikle
etrafımda kimsenin konuşmamasını sağlamaya çalışıyorum. Aslında kimsenin
konuşacağı falan yok, herkes acıyan gözlerle bana bakıyor.
"Efendim, özür dilerim ama sizi duyamıyorum, burası
biraz gürültülü bir ortam" diyorum. (Niye özür diliyorsam??)
Telefondaki bızırtı bir an için duruyor, sonra yine
başlıyor, ton aynı ton, "volume"de zırnık olsun bir artış yok. Eee, genel
müdür bu, dış etkenlerin "işleme"si o kadar kolay değil.
O sırada ya birileri bir yerlerden bir kapılar
kapattılar, etrafın gürültüsü biraz azaldı, ya da Olymp'dekilerden
birileri halime acıdı, duyma becerimi geçici olarak "altı milyon dolarlık
adam" düzeyine çıkardılar, bilmiyorum nasıl oldu ama biraz duyar gibi
oldum.
Çok dumanlı bir ses, beş dakika kadar bana bir şeyler
anlattı, ben ise anlatılanların büyük bölümünü duymadığım, duyduklarımın
da büyük bölümünü anlamadığım halde, durumun aksini temin edercesine, on
saniyede bir "evet efendim" diyor, bir yandan da dini bütün yahudiler
misali kafamı sallıyorum.
Anladığıma emin olduğum bir tek şey vardı: Benim amirim
başka bir işe tayin edilmiş, böylece üzerimdeki iki pozisyon birden
boşalmış, bu iki pozisyonu birden kapsamak üzere ben terfi ettirilmiştim.
Görüşmenin bittiğini tahmin ettiğim noktada
"...gösterdiğiniz güvene teşekkür ederim" falan diye birşeyler geveledim,
karşıdan yine bir sesler geldi, sonra sesler kesildi, ben de telefonu,
genel müdürü rahatsız etmemek için, yavaşcana kapattım.
Bitab düşmüştüm.
.........."
Olymp'deki hava ara sıra bozulmaya devam etti, ve
faniler bundan hep çektiler...
Fani Yolları Tek Yönlüdür
1985'de, 31 yaşımda, Lassa'nın Malzeme Planlama ve
Kontrol Müdürü olduğumun, özetle "müdür" olduğumun ertesi günü,
beklentimin aksine, güneş yine doğu'dan doğdu.
Eklediğim fotoda "müdür"ü görüyosunuz. Yakın planda sol
altta "gelen evrak- giden evrak" kutuları (gelen-giden evrak kutuları ile
ilgili bir TKY hikayesini, güreş tefrikası misali yazılarım Beksa'nın
TKY'ye bulaştığı yıllara kadar ilerleyebilirse, yani o zamana kadar beni
halen vurmamış olursanız, anlatacağım, kısmet..., bakalım....). Foto
çekilecek diye masanın üzerindeki bütün evrakı toplayıp arka planda
gözüken, bayrakların olduğu masanın üzerine düzgün şekilde istiflemişim.
Masanın üzerini temizleyip, çalışıyor olduğum belli olsun için önüme bir
kağıt, elime de bir kalem almışım. Muhtemelen foto çekildikten hemen sonra
bütün evrakı "yerli yerine" geri koymuşumdur ve masa normal hali olan
darmandağınık görüntüsüne kavuşmuştur, malesef "normal halin" fotosu yok.
Maaşıma cüz'i bir zam yapıldı (Yanlış hatırlamıyorsam
üçyüzbeşbin Lira'dan üçyüzyirmidörtbin Lira'ya çıktı).
O sıralar müdürlerin hepsi tüm masrafı şirket
tarafından karşılanan şirket arabaları kullanıyorlardı, ancak içinde benim
de olduğum üç adet "yeni müdür"e şirket arabası tahsis edilmedi.
Araba tahsis edilmemesi kafama yatmadığından personel
bölümüne gidiyorum. Personel bölümü, rutin işleri dışında, çalışanla
ilişkiler babında, ilk birkaç soruya karşı soru ile cevap vermek, daha
sonra da topu "idare"ye atmak üzere eğitim ve talimat almış insan
topluluğuna denir (...di umarım).
Personel bölümü ritüelini kısa tutmanın tek yöntemi
direk hücumdur.
"Kardeşim neden bize araba yok?"
"Neden öğrenmek istiyorsun?"
"Çünkü diğer müdürlerin arabası var, bizim yok."
"Yani sen, araba olması gerektiğini mi düşünüyorsun?"
"Evet, aynen öyle düşünüyorum, neden bize araba yok ?"
"Bir 'idare'ye soralım."
İkinci tur:
"Ne oldu, sordun mu?"
"Neyi sordum mu?"
"Niye bize araba verilmediğini sordun mu?"
"Evet, sordum, niye?"
"Ne dediler?"
" 'Durun bakalım, siz daha yeni müdür oldunuz'
dediler."
"Yahu 'yeni müdür ' diye bir kademe mi var? Madem bizi
müdürden saymayacaklardı, niye 'müdür oldunuz' dediler ??"
"Ben bir 'idare'ye sorayım."
Diye sürer gider. Bir de bu diyalogların yeni müdür
olmuş olan bencileyin ile diğer bir "araba mağduru" yeni müdür arasında
geçtiğini söylersem şaka zannedersiniz değil mi?
Müdür olduktan takriba bir yıl kadar sonra, yani
1986'da, amirimin eskisi, lacivert, 34 AEZ 77 plakalı, stereo
radyo-teypli, takriba 150 000 km'de bir Doğan araba, ilk makam arabam
olarak bana tahsis edildi.
Aynı yıl, müdürlük gibi üst bir makamın bir nimetinden
daha yararlandım: 'İdare'nin girişimiyle, İstanbul Acıbadem'de kurulmakta
olan bir yapı kooperatifine yedek üye olma hakkı tanındı. Organizasyondaki
öncelikler dikkate alınarak yapılan listede 'asıl' listeyi kılpayı
kaçırdığım, ancak yedek listenin üst sıralarında olduğum bilgisi verildi,
demek artık şirket hiyerarşisinde belirgin bir yere gelmiştim, sevinerek
yedek listeye yazıldım. Sonraları Genel Müdür sekreteri kooperatifteki ev
hakkından vaz geçince bana 'asıl' üye olma hakkı doğdu, bu sayede
İstanbul'da ilk defa ev sahibi olduk.
Aynı sıralar, Değirmendere'de gözümüze kestirdiğimiz
bir arsayı şirketten bir grup arkadaş olarak satın aldık, bir yapı
kooperatifi kurduk, ve Değirmendere'deki "Özgünkent sitesi"ni yaptırdık.
Böylelikle, Renan ile evlendiğimiz 1985 yılının üj-bej(
3 Mayıs)'inin üzerinden geçen bir-birbuçuk yıl içinde yaşantı tarzımızda
köklü değişiklikler oluştu. "Evli olmak" zaten başlı başına ikimiz için de
çok büyük bir değişimdi. Birlikte sorumluluk taşımak, birlikte karar
almak, birbiri uğruna özveride bulunmak gibi evliliğin temel kavramlarına
ikimiz de istek ve hevesle giriştik, ama ikimiz de kendi başımıza hareket
etmeyi o kadar benimsemişmişiz ki yeni düzenimize "adjust" etmek için epey
çaba harcamamız gerekti.
Eve giren para, az da olsa artmıştı, ve sonunda bir
şirket arabam da olmuştu, ancak artan gelir ve avantajımız, diğer yandan
iki yapı kooperatifine birden girmiş olmakla artan giderimizi
karşılamaktan çok uzaktı. Planlamacılık hünerlerimi şirketin yanında, ev
bütçesi için de sonuna kadar kullanmam gereken dönemlerdi. Üstelik aynı
"obsession"u Renan da benimsedi. Çektiğimiz parasal sıkıntının esas
kaynağının yatırım yapıyor olduğumuzun bilinci içinde durumu ne kendimize
ne de başkasına dramatikleştirmeye kalkmadık.
Aile bütçesini tek bir boyutta yapmıyorduk. Hedefler
baştan konuluyor, daha sonra ay içinde önceliklere dayalı bir esneklik ile
günlük bazda ayarlama ("adjustment") yapıyorduk. "Trade-off" ve duyarlılık
analizi ("sensitivity analysis")nin temel ögelerini kullanarak "şunu
yapmak bize şunu yapmamaya mal olur, o halde şunu yapalım" gibi sonuçlara
varıyorduk. Renan'ın siyah Renault-5'ine haftalar boyu hiç benzin koymamak
ve aylar boyu eve kıyma haricinde hiç bir et türü almamak gibi tedbirler o
döneme ait aklımda kalanlar.
Rekabet ortamının kızışması, müşteri beklentilerinin
artması (veya arttırılması), teknolojinin gelişmesine olanak sağlayacak
ortamların (mecburen) oluşması gibi kombine gelişmelerle satılan ve
üretilen lastik cinsi sürekli artıyor ve mamul planlamasını giderek daha
kritik hale getiriyordu. Üretim lotlarını arttırmak (veya en azından fazla
küçültmemek), dolayısıyla birim makina başına yapılan üretim miktarlarını
yükseltmeye çalışmak, ve lastik çeşitliliğini mümkün kılmak yönleri lastik
stoklarını arttırma yönünde etki ederken bir yandan da işletme sermayesi
giderek pahalılaştığından stokları azaltmak gerekiyordu.
Böyle bir ortamda şirket genel müdürü benden bir
çalışma yapmamı istedi, çalışmanın çerçevesi "bu iş nereye gidiyor?" diye
çizildi. İki ay boyunca Kamil ile birlikte geceli gündüzlü çalıştık.
Çalışmanın neticelerini yüzlerce sayfalık bir raporda topladık. Raporun
ismini de, yanlış hatırlamıyorsam, " X yılındaki ürün çeşitliliği ile
taşınabilir stok miktarı" diye koyduk. Çalışma neticeleri genel müdürü
şaşırtmadı, çok pratik olarak yaptığı kestirim ile bizim iki ay çalışarak
vardığımız yer, çok az bir sapma ile, neredeyse birbirinin aynısıydı. O
günkü ruh haliyle buna bozulduğumu hatırlıyorum.
Bindokuzyüzseksenaltı yılı sonu veya seksenyedi yılı
başında Sabancı Holding, gelişen Bilgi İşlem(IT) teknolojisi ışığında
Holding Stratejisi ve IT stratejisi entegrasyonuna yardımcı olması için
Coopers&Lybrant danışmanlık firması ile anlaştı. Holding ve şirketlerinin
durumları, SWOT analizi benzeri bir yöntem ile belirlenecek, ve bu
bulgulardan strateji üretilecek. O kadar büyük bir projeydi ki
Coopers&Lybrant, bu projeye katılanlar için Setüstü'nde, arabalı vapur
iskelesinin hemen arkasında, boğaz manzaralı, dayalı döşeli, dört beş
katlı bir apartman kiraladı. Sabancı Holding tarafından da bir ekip
kuruldu, bu ekibin içinde yer almam istendi, memnuniyetle kabul ettim.
Proje liderliği Sabancı Holding'te yeni işe başlamış olan, akademik
geçmişi de olan, barut gibi birisine verildi. Üst yönetimin bana yarım
ağızla sorduğu "Proje Liderini nasıl buldun?" sorusuna "Bana kalırsa doğru
bir seçim değil, fazla bilmiş bir insan, şirketlerdeki yöneticilerden çok
reaksiyon alacağız, kooperasyon istediğimiz düzeyde olmayacak diye
düşünüyorum." diye direk bir cevap vermiş olmam sonradan seneler boyu bazı
hatırlarda kalmıştı.
Coopers&Lybrant ile birlikte yapılan proje, bana ve
diğer katılımcılara paha biçilemeyecek bir kazanım imkanı verdi. Sabancı
Holding'in otorizasyonu ile bütün şirketlerin kapıları bize açıldı. Beş ay
boyunca bütün şirketleri sistematik bir şekilde inceledik, bu sürenin üç
ayını Adana'da geçirdim. Öğrendiklerimi ne ile karşılaştırabilirim
bilemiyorum, dediğim gibi, paha biçilemeyecek bir kazanımdı.
Proje lideri, incelemek üzere gittiğimiz şirketler ile
yaptığımız açılış toplantılarında yaptığı "öğretici" konuşmalar ile
işimizi zorlaştırmakla kalmadı, Adana'daki şirketlerin birinde, "yani siz
şimdi bize işimizi nasıl yapmamız gerektiğini öğretmeye mi geldiniz ?"
reaksiyonu ile karşılaşıp toplantıyı yaptığımız ofisten kelimenin tam
anlamı ile atılmamızla gelişen bir olayı da tetikledi. Aynı şirkete tekrar
adım atmamız, ancak Adana-İstanbul arasında yapılan birkaç telefon
görüşmesinden sonra mümkün olabilmişti. Proje Lideri, proje tamamlanmadan
(veya tamamlandıktan az sonra, tam hatırlayamıyorum) Sabancı Holding'ten
ayrıldı.
Bindokuzyüzseksenyedi ortasında proje sonuçlarını
Sabancı Holding'e sunduk. Holding üst yönetimi, proje ekibinin girdilerini
dikkate alarak strateji tesbiti yaptı. Verilen kararlardan bir tanesi de
projenin uygulanmasından sorumlu küçük bir ekibin Holding bünyesinde tam
zamanlı olarak çalışmaya devam etmesi idi. Ekibin liderliği için
Coopers&Lybrant beni önerdi, Holding de bu öneriye olumlu yaklaştı.
Renan'a "şu birkaç ay içinde işyerim Holding'e değişebilir, İstanbul'a
taşınmamız gerekebilir" dedim, ancak olaylar öyle gelişmedi.
Belçika'nın "Bekaert" firması ile Sabancı Holding'in
%50-%50 bir ortaklığı olarak kurulmakta olan "Beksa" şirketi için "iskelet
organizasyon" kurma aşamasında şirket genel müdürü, "üretim müdürü"
arayışında bana talip olmuş. Acıbadem'deki yeni Sabancı yapı
kooperatifinin tamamladığı evlerin açılış töreninde bu konu bana endirek
olarak, "ağız arama" babında iletildi, ben de isteksiz olduğumu belirttim.
Ancak Olymp'de işler durulmadı.
Lassa yönetimi önümün açık olduğunu söylemek için beni
yemeğe davet etti, ben bahsedilen açıklığı göremediğimi söyledim, "açılsa
bile benden önce başkaları ile doldurursunuz" dedim, "yanılıyorsun" dendi,
cevabı olmayan soru olarak o konu orada kaldı.
Beksa yönetiminden direk olarak bir istek gelirse direk
olarak red etmeye hazırdım ki bu sefer red etmemin çok güç olacağı bir
yerden Beksa'ya geçmem konusunda bir istek geldi, kabul ettim. Karara
varıp cevabımı verdikten on dakika sonra o sıralar Zincilikuyu'da bulunan
Lassa Genel Müdürlük binası asansöründe rastladığım Lassa üst düzey
yöneticisi "Ne yaptın görüşmede?" dedi, "Beksa'ya geçmeyi kabul ettim."
dedim. "Bana kalırsa doğru karar vermemişsin" dedi. Sonradan, Kordsa'nın
ek bir üretim ünitesinin açılış töreninde biraraya geldiğimizde aynı
yönetici, vardığı sonucun gerekçesini bana şöyle açıklamıştı: "Her iddalı
profesyonel yöneticinin hedefi bir teşkilatın en tepesine yükselmektir,
bunu yapabilmek için ise teşkilatın her bir fonksiyonunu bir miktar
öğrenmiş olmak gerekir. Sen malzeme planlama ve kontrol fonksiyonlarında
çalışırken fabrika operasyonunu yeteri kadar öğrendin, artık diğer
fonksiyonlara yönelmeliydin. Bunları yapmak için bu şirkette önün açıktı.
Ama sen tuttun, şirket değiştiriyorsun, yine bir fabrika operasyonu işine
başlıyorsun, hem de yeni kurulmakta olan bir şirkette. En az beş yıl bir
yere kıpırdayamazsın yeni kurulacak bir fabrikada, en az beş yıl
kaybedeceksin kariyerinde bildiğin işi yaparak" demişti mealen.
Bindokuzyüzseksenyedinin üçüncü çeyreği, bir yandan
Coopers&Lybrant ile birlikte yaptığımız projeyi devretmek, bir yandan
Lassa'daki işlerimi devretmek, bir yandan da yeni kurulmakta olan Beksa
şirketinin eleman alımlarını yapmak, yapılmış proje üzerinde ukalalıklar
yaparak orasını burasını "revize etmek"le geçti. Bir de, ucu bucağı
olmayan kurban merasimlerine katılıyordum. Fabrikanın neresine bir taş
üzerine bir taş konsa bir hayvancağız bulunuyor bir yerlerden, hayvan
"beeee" diyor ama nafile, her gün eve kan revan içinde dönüyordum.
"Transition"lar olabildiğince tamamlandığında,
zannederim Ekim ayında, o zamanki sosyal tesisin bahçesinde bir sonbahar
akşamı, Lassa yönetimi Renan ve bana bir veda yemeği verdi. Yaptığım
konuşmada " Nasılsa yine sık sık görüşeceğiz demeyeceğim. Şirketler, iş
ortamları, sosyal yaşamımızın yapılanmasını da etkiliyor. Şimdiye kadar
öyle oldu, bundan sonra da öyle olmaması için iyi bir neden göremiyorum.
İş ortamında da, sosyal ortamda da bundan böyle, şimdiye kadar olduğundan
az görüşeceğiz. Ama hiç olmazsa görüştüğümüzde birbirimize sitem ederek
vakit kaybetmeyelim, kaldığımız yerden devam edelim. Sizlerle, bundan
sonra daha az görüşeceğimize üzülüyorum, ancak öte yandan görüşmelerimizin
daha sade ve düz görüşmeler olacağına da bir bakıma memnunum" babında
birşeyler söylemiştim.
Lassa'da 1981 ile 1987 arasında, toplam olarak altı
buçuk yıl çalıştıktan sonra, böylece ayrılmış oldum.
Lassa üst düzey yöneticisinin söyledikleri bende o
kadar yer etmiş ki sonradan yıllarca düşündüm, değerlendirme yapmaya
çalıştım, ancak tabii ki değerlendirmelerim pek bir sonuç vermedi. Bir
yolda ilerliyorsunuz, dahliniz olarak veya olmayarak bir kavşağa
geliyorsunuz, yönünüzü seçmeniz için sınırlı zamanınız var, eğer siz bir
karar vermezseniz zaman ve enerji sizin yerinize yönünüzü belirliyor:
zaman ilerliyor ve en az enerji kaybı olan yola gidiyorsunuz, yani düz yol
seçeneği varsa düz ilerliyosunuz, yoksa en az açılı yola gidiyorsunuz.
İnsan her bir yol ayrımında önüne açılan yollardan ancak birine
gidebiliyor, gittiği yolların hiçbirinin ise dönüşü yok. Dönüp geri
geldiğiniz zaman bile döndüğünüzü zannettiğiniz kavşak aslında aynı kavşak
değil, başka bir zamandaki başka bir kavşak.
Resmen Beksa'lı olduğumun ertesi günü Renan ile
birlikte Belçika'ya uçtuk.
Faninin de Fanisi Var
Zaventem hava alanına akşam saatlerinde vardığımızda
yağmur yağıyordu(halen de yağıyor).
Operatör eğitimi alacağım fabrika Limburg bölgesindeki
Lanklaar'da. İki saatlik bir karayolu yolculuğu ile Limburg'a varıyoruz.
Limburg, Belçika'nın en doğusu. Almanya, Hollanda, ve
Belçika'nın birleştiği köşe. Bu bölgede sınır o kadar fazla girintili
çıkıntılıdır ki, sınır kapıları da olmadığından hangi ülkede olduğunuzu
anlamadan düz bir caddeden giderken ikide bir ülke değişir. Hangi ülkede
olduğumuzu anlamak için o sıralar geliştirdiğimiz yöntem benzin
istasyonlarındaki kocaman fiyat tabelalarına bakmaktı, ki bugün itibariyle
bu yöntem de işe yaramaz hale geldi.
Limburg'un statüsü hakkında şu açıklamayı yapayım:
Avrupalılar, Belçikalılar için "aptal köylü" yakıştırması yaparlar.
Belçika içinde Flamanlar için "aptal köylü" yakıştırması yapılır.
Flamanlar, kendi bölgeler içindeki Limburg'u pek kendilerinden saymazlar
ve "aptal köylü" yakıştırması yaparlar. Limburg böyle bir yer.
Belçika'nın kömür üretim merkeziymiş. Bölgede yer
altından o kadar çok kömür çıkartılmış ki esasen dümdüz olan arazi yer yer
çökmüş, son derece ilginç görüntüler oluşmuş.
Bindokuzyüzseksenlerin sonu itibariyle en büyüğü hariç
bütün kömür madenleri kapatılmıştı. En büyüğünü kapatmamış olmalarının
nedeni çıkacak kömüre ihtiyaçları olduğundan değil, içinde çalışan
Türkleri ne yapacaklarını bilmediklerinden idi. Daha önceleri kapatmış
oldukları kömür madenlerinde çalışan Türkler, madenler kapatıldığında
işsizlik parası almaya hak kazanmışlar. O sıradaki Belçika kanunlarına
göre işinize son verilmişse devlet size yeni bir iş buluncaya kadar
işsizlik maaşı alıyorsunuz( İşsizlik maaşı, normal maaşın yaklaşık yüzde
sekseni). Devlet, size yeni bir iş buluyor ve size bildiriyor, siz de
gidip yeni işe başlıyorsunuz. Ancak vatandaşlarımız konuya yeni bir açılım
getirip devlet'in bulduğu işi red etmeyi bir yöntem haline getirmişler.
Belçika kanunu, devletin bulduğu işi red etme imkanı tanıyor, mesela
psikolojik nedenlerle. Yani şöyle bir durum: senelerce kömür madeninde
çalışmış birine ecza deposunda bir iş buluyorsunuz, ancak muhatab kişi
çalışma şartları kendisini psikolojikman rahatsız edeceği için red ediyor.
(Zamanla Belçika kanunlarının "Türk proof" haline getirilmesi gerekliliği
görüldü ve senelerdir bu kanunları geliştirirler de geliştirirler, ancak
bizimkilerle başa çıkma ihtimallerini zayıf görüyorum.). Lanklaar'da
"açıkmış gibi" olan kömür madeninde beşbin işçi çalışıyordu, çoğunluğu
Türk. Diğer kömür madenlerinde çalışıyor olup da madenlerin kapatılması
ile işsiz kalıp "bulunan işleri beğenmeme"yle iştigal eden binlerce Türk
ise sokaklarda. Kimisi kahvehane açmış, kimisi manav, kimisi de hakkaten
işsiz, ama hepsi sokakta.
Neyse, Limburg'a varıyoruz, geceyarısına doğru
karanlıklar içinde bir yere yerleşiyoruz. Ertesi gün sabahleyin operatör
eğitimi alacak sanat okulu mezunu dört yeni Beksa'lı ile birlikte Lanklaar
fabrikasının kapısına dayanıyoruz.
Fabrika yönetimi ile bir toplantı yapıyoruz, eğitim
programının detaylarını konuşuyoruz. Eğitim programı nisbeten basit:
beşimiz de operatör olacağız, birkaç ay fabrikada çalışacağız.
İlk gün işbaşı elbiselerimizi alıyoruz. Üzerinde
Bekaert'in logosunun olduğu açık mavi t-shirt, koyu mavi pantolon, sokakta
bile giyebileceğiniz şıklıkta iş emniyeti pabuçları, pens, küçük keski,
büyük keski, keçi derisinden ince eldiven, dana derisinden kalın eldiven,
iş emniyeti gözlükleri, tam tekmil oluyoruz. "İlk gün fabrikaya girmenize
gerek yok, sizleri şehirde oryantasyona çıkartalım" diyorlar, "peki"
diyoruz. İlk durak cami. "Teşekkür ederiz, bir de bankayı falan görelim"
diyorum.
Birkaç ay süren operatörlük deneyimim benim için çok
öğretici oldu. Önce şunu söyleyeyim. Birlikte başladığım sanat okulu
mezunu, zehir gibi dört arkadaşımızın, ne yaparsam yapayım gerisinde
kalacağımı biliyordum, kendime onların varacağı seviyenin %75'i gibi bir
verimlilik seviyesini hedef olarak koydum, ancak bu hedefim bile "out of
reach" imiş. Çok çalıştım, çok uğraştım, operatör verimliliğimi diğer dört
arkadaşın en geride kalanının yarısının ancak biraz altına kadar
çıkartabildim. Temel eğitimi aldıktan sonra, onların her biri 24 makinaya
bakıyor, ben 12 makinaya baktığım halde makina başı üretimim onların
altında kalıyor. Ve bir de bütün vardiya ekibine eğlenceli bir seyir
sağlıyorum. Kan ter içinde makinadan makinaya koşuyorum, tam bir makinaya
yol veriyorum, tel kopuyor, başlıyorum makinayı tekmelemeye , millet
gülmekten yerlere yıkılıyor. Şunun da altını çizeyim: gülmekten yerlere
yıkılan millet benim baktığımın iki misli kadar makinaya bakıp makina
başına benden daha fazla üretim alan birileri. Bir yandan onu yapıyorlar,
bir yandan sigara ve kahve içiyorlar, bir yandan da beni izleyip
eğleniyorlar. Lanklaar'ın operatörlerinden iyi arkadaşlarım oldu, sonraki
yıllarda ne zaman Lanklaar fabrikasına gittiysem makina aralarında
arkadaşlarımı buldum, bağırış çağırış sarılıştık. Çoğunluğu(veya artık
hepsi) geçen yıllarda emekli oldu. 1999 yılındaki depremden sonra
Bekaert'in bütün fabrikalarından hem dayanışma mesajları geldi hem de
yardım toplandı. Ancak Lanklaar fabrikası operatörleri bir de üzerine
dansözlü mansözlü "Türk gecesi" düzenleyip tüm gelirini bize tahsis
ettiler. Bu duyarlı davranışlarında güzel hatıralarımızın ne kadar payı
vardı bilmiyorum.
Neyse, operatör verimliliği ile ilgili benim çıkarımım,
işe almış dört sanat okulu mezunununun doğru seçim olmuş olması oldu.
Ayrıca, bu işin gözüktüğü kadar kolay olmadığını
öğrendim. Başka şeyler de öğrendim: Vardiyada kafa bambaşka yerde nasıl
çalışılabiliyor olunduğunu, operatörlerin nasıl bakıp da görmez
olduklarını, makina başında çalışırken elleri cebinde yanınızdan geçen
"yönetici" hakkında ne düşünüldüğünü, ve o düşüncenin motivasyonunu,
operatörler arası yardımlaşma ve gıcıklaşmanın nasıl olabildiğini, ama
belki de en önemlisi: vardiya bittiğinde yerinize gelen arkadaşa işleri
devredip soyunma odasına gider iken işle ilgili bütün sorunlarınızın
tamamından, "literally" tamamından nasıl sıyrılındığını, ve bunun bir
yönetici tarafından hiçbir zaman yaşanamayacak bir keyif olduğunu
öğrendim.
Yöneticilik açısından da, o günlere kadar farkında
olmadığım şeyler öğrendim. Gündüz vardiyasının(08-16) sahada çalışan
operatör açısından en sevimsiz vardiya olduğunu(işine karışanın çokluğu
nedeniyle), akşam vardiyasının (16-24) en zevkli vardiya olduğunu, aynı
zamanda en iyi üretimin alındığı vardiya olduğunu(saha yöneticiler ve
gündüz vardiyasındakiler tarafından düzenlenmiş, ve işine karışacak
yöneticiler ortalıkta yok), en "bozuk" vardiyanın ise gece
vardiyası(00-08) olduğunu (saha akşam vardiyası tarafından dağıtılmış,
sorunlar birikmeye başlamış) öğrendim. Yöneticilerin çoğunluğunun olduğu
gündüz vardiyası sevimsiz bir vardiya olmakla birlikte bir sonraki
vardiyanın iyi geçmesi için zemin hazırlıyor, o noktadan itibaren saha
"sapmaya" başlıyor. Buradan hareketle, hafta sonlarının fabrikaların
çalışma düzenlerine göre değişmekle birlikte, çok riskli ve aynı zamanda
çalışan aşısından çok keyifsiz çalışma dönemleri olduğunu öğrendim.
Öğrendiklerimi sonradan Türkiye'de de doğruladım ve çalışma düzenini,
çalışan-yönetici kesişimini, ve şirket kültürünü bu öğretileri dikkate
alarak şekillendirmeye gayret edegeldik.
Vardiyalı çalışmanın sosyal ve "diğer" etkileriyle de
tanışmış oldum. O dönem içinde Renan ile güya aynı evde yaşıyoruz ama pek
de görüştüğümüzü hatırlamıyorum. Metabolizmanın "şaşırması" ise başlı
başına bir konu.
Vardiyalı düzende çalışan bir yerde yöneticilik
yapanların çalışanların düzenine bir süreliğine de olsa ayak uydurmalarını
öneririm.
Lanklaar'daki operatör eğitimimin bir döneminde de
Bekaert tarafından Hollanda'ya gönderildim. Hollanda'da olduğum süre
ücretli profesyonel hayatımda belli dönemde en fazla para kazandığım dönem
oldu. Şöyle ki, Türkiyedeki maaşım normal olarak çalışırken Belçika'ya
harcırah ile gitmiştim, Belçikadan ise Hollandaya gönderilirken bu sefer
de Bekaert sistemine göre harcırah ödendi. Böylelikle maaş + harcırah +
bir daha harcırah gibi bir gariplik oldu. Ha, bir de bazı masraflarım da
ayrıca ödeniyordu. Bu garipliğe itiraz etmedim. Sonradan, 1987 yılı için
Kocaeli mahalli gazetesinde "ilimizde en yüksek vergi verenler" listesinde
onaltıncı (veya onsekizinci) olarak ismimi gördüğümde önce isim benzerliği
zannettim, biraz araştırınca hakikaten vergi rekortmenleri listesindekinin
ben olduğumu anladım. "Turgut malı götürmüş..." lafı Kentsa'da bir süre
gündemde kaldı.
Bindokuzyüzseksensekiz yılbaşında birkaç günlüğüne
Türkiye'ye gelip birkaç kurban kesim merasimine daha katıldıktan sonra
tekrar Belçika'ya gittik Renan ile. Bu sefer ülkenin batısına, Kortrijk
şehrine. Andre Devaerlaanstraat isimli merkezi bir yerdeki bir apartmanın
giriş katında möbleli tuhaf bir stüdyo daireye yerleştik. Tuhaflık şurda:
dairenin banyosu salonundan büyük, yatak yerine duvardan inme bir döşek
var, ayrıca mutfak niyetine olan düzenek de koridor üzerinde. Benim baca
gibi tüttüğüm dönemler (1990'da sigarayı bıraktım), ben eve geldikten bir
saat sonra ev dumanaltı oluyor. Gece yatmadan evvel yarım saat bütün
camları açıyoruz, biraz dumanı defedip öyle yatıyoruz.
"İkinci Belçika çıkartmasında" amacım teknolojiyi
öğrenmek ve aynı zamanda Beksa Projesi için üretilmekte olan makina ve
ekipmanı takibe almaktı. Zwevegem'deki Teknik Merkez(TCSC) ve
Ingelmunster'deki Bekaert Engineering(BENG) arasında mekik dokudum.
TCSC'deki mühendislere ve diğer teknik personele iç bayıcı sorular
soruyor, aldığım cevaplarla kendime göre "conceptual modeller"
geliştiriyor, ertesi gün daha da iç bayıcı sorularla geri geliyordum.
Metallurjik ve kimyasal tarafında ne o zaman ne de daha sonra bir "uzman"
seviyesine çıkamadı bilgim(çıkamazdı da), ancak işin mekanik tarafına çok
yatkın olduğumu fark ettim. Çelik tel ve kord mekaniği beni adeta
büyüledi. Sonraları bu konuda çalışmaya devam ettim ve Çelik Kord ile
tanıştıktan beş yıl sonra(1992) teknik merkezde görev aldım.
Bindokuzyüzseksensekiz yılının ortasında tekrar
Türkiye'ye döndük. Binamız üretime başlayabilecek kadar hazır sayılırdı.
Belçika'da üretimine nezaret ettiğim makinaları Türkiye'de karşıladık,
montaj faaliyetlerine başladık. Bir yandan da kurduğumuz eğitim merkezinde
operatör yetiştirme faaliyetlerimiz devam ediyordu.
Eğitim Şart
Kardeş şirket Kordsa'nın bize "ödünç olarak" tahsis
ettiği bir ambara tezgah tipi olan makinalardan her birinden birer tane
monte ettik, bir köşesine de küçük bir eğitim salonu koyduk, bir beyaz
tahta, yirmi tane kadar sandalye, hemen yan tarafına da bana bir ofis.
Binanın kapısına da kocamaaan bir tabela: "Beksa Eğitim Merkezi".
Çok yoğun bir eğitim programı uyguluyorduk,
eleyeceğimizi ilk haftalarda eleme yoluna gidiyor, kalanlarla eğitime
devam ediyorduk. Operatörler hem makina başında eğitim görüyorlar, hem de
eğitim salonunda ders alıyorlar. Derslerin bir bölümünü ben veriyorum. Bir
kısmı Çelik tel ve kord üretimi ile ilgili, bir kısmı ise endoktrinasyon,
beyin yıkama, bana sorarsanız da "kültür şekillendirme", artık ne derseniz
deyin. Efendim, söylemesi ayıp, soyunma odasının tertipli tutulmasının bir
başkasının değil, insanın kendisinin sorumluluğu olduğuna kadar, hem de
teftişli ve tatbikatlı olarak, geniş kapsamlı konuları ele alıyoruz.
Başlıyorum anlatmaya, insanların içi bayılıyor, bir süre sonra makina
başına kaçmak için bahane üretmeye başlıyorlar.
Bir gün birileri bir tane 52 ekran televizyon ile bir
tane Sony Beta video cihazı getirdi, "buraya bir yere konacakmış"
diyorlar. İşime karışılması ve bana birşeyler empoze edilmesinden ne kadar
haz ettiğim ses tonuma yansıyaraktan "Nerden çıktı bunlar? Ne yapacakmışım
bunları?" diyorum, "Eğitimde bunlar da kullanılacakmış" diyorlar. "Peki,
kurun şu köşeye" diyorum.
TV ve video eğitim salonunun bir köşesine kuruldu, ama
hiç faaliyete geçmedi. O sıralar elimde bir miktar video kasetler var ama
tema çok farklı, üstelik Almanca, eğitim salonunda oynatılacak nitelikte
filmler değil. Çelik tel ve kord eğitimi ile ilgili elimde konunun
yakınından bile geçebilecek bir kaset yok, ben de TV video setini kendi
haline bıraktım, öylece kaldı bir köşede.
Aslında tam da öyle olmadı. Galiba bir işe yaradı ama o
iş, benim bir TV video setinden bekleyeceğim işe hiç benzemedi. Yeni
kurulmakta olan bir fabrika olduğumuz için ziyaretçimiz çok oluyordu.
Menzil dahiline giren "potansiyel ziyaretçiler" kıskıvrak yakalanıyor,
doooğru İzmit'e, eğitim merkezine getiriliyor. Makinalar, operatörler
gösteriliyor, ve eğitim salonunun kapısı açılıyor, "burası da eğitim
salonumuz, operatörlerimize videoyla eğitim veriyoruz" falan deniyor.
Herkes hayranlık ve takdirle kafa sallıyor, ben dahil.
Sakıp bey eğitim merkezine geldiğinde "arkadaş göster
bakalım bize bu makinalar ne yapar?" dedi. Sakıp bey ile ben, elele
vaziyette önde, arkamızda da onlarca kişi ilk makinanın başına gittik.
Başladım anlatmaya "Efendim, 5.5 mm çapında, %0.7 karbonlu ve
şekillendirilemeyen partikülleri asgari düzeyde olan özel çelik, kuru
çekme, peşine ısıl işlem, sonra tekrar kuru çekme, ve tekrar ısıl işlemden
geçer. İkinci ısıl işlemden hemen sonra, aynı hat üzerinde, elektroliz
yoluyla bakır, ve üzerine de çinko kaplanır, yine aynı hat üzerinde orta
frekans elektrik ısıtması ile difüze edilir, pirinç meydana gelir. Pirinç
kaplı tel, ıslak çekilmek üzere 550 kg.lık bobinlere konur ve...." derken
Sakıp bey makinayı beslemek üzere istiflenmiş telleri göstererek "Yani
makinaya bu giriyor?" diye sözümü kesti. "Evet efendim" dedim. "Peki
makinada ne oluyor?" dedi. "Efendim, özel bir yağ içinde yirmiküsur
haddeden metal kaybı olmadan geçerken tel giderek inceliyor, makina
çıkışında lineer hızı 600 metre bölü dakikaya kadar yükselirken..."derken
yine sözümü keserek, "yani bu makinada tel inceliyor?" dedi, "evet
efendim" dedim. Ve devam ettim "ve makinadan şu şekilde çıkıyor" deyip,
makinada üretilmiş bulunan ara mamülleri gösterdim. "Tamam, bunu anladım,
şimdi diğer makinalara gidelim" dedi. Diğer makinaya gittik, izahatı şöyle
yaptım : "Efendim, makinaya bu gördüğünüz teller giriyor, makina içinde
demet haline geliyor, ve şu gördüğünüz şekilde makinadan çıkıyor" dedim,
"hah tamam arkadaş, bana nasıl anlatacağını belledin, bak bunu da
anladım." dedi, ve diğer makinalara ilerledik.
Teknik insanların teknik konularda birilerine bir şey
anlatırken yaptıkları en yaygın hata, "teknik bilgi ile etkilemeyi",
"anlaşılır düzeyde bilgi verme"nin önüne koymalarıdır. Bu çıkarımı,
faaliyetin iletişim amaçlı yapıldığı varsayımıyla yapıyorum, eğer amaç
safi olarak "karşıyı etkilemek"se belki de bu anlatım tarzı çok da yanlış
sayılmayabilir.
"Teknik olarak kabul edilebilirlik" olarak
tanımlanabilecek "onay"(approval) çalışmalarımız da aynı dönemde bütün
hızıyla sürüyordu. Ürünlerimizin bir tanesi müşterilerden bir tanesinde
ilk defa laboratuvar onayını aldığında ilk defa bir müşteriye bir ürün
sevk edecek duruma geldik. Hem de para bile ödeyeceklerdi. Üretilecek ürün
bir palet 2+2X0.28(bir çelik kord tipi). Topu topu bir paletcik, topu topu
1.5 ton. Üreteceğiz, yollayacağız, deneyecekler, bize neticesini
söyleyecekler, duruma göre onay çalışmaları devam edecek.
Eğitim merkezindeki makinalarda bir palet mal özene
bezene üretildi, güzeeelcene paketlendi, eğitim merkezinin en orta yerine,
okul bahçesindeki Atatürk büstü misali, kondu. Sevk edeceğiz ama bir türlü
edemiyoruz. Giden gelen herkes palete bir kusur buluyor. Kimisi elinde
teknik verilerle geliyor, paletin içindeki üçüncü seviyede sağdan ikinci
sıradaki beşinci bobin hakkında içinin rahat etmediğini söylüyor, paleti
açıyoruz, şaibeli bobini gözaltına alıyoruz, yerine başka bobin
üretiyoruz, tekrar paketliyoruz. Başkası geliyor, paletin mukavvaları
arasında ton farkı görüyor, mukavvaları değiştiriyoruz, kimisi geliyor
elinde mezura ile paletin üzerindeki "strap"lerin birbirine mesafesini
ölçüyor, "burada 1 cm.lik kayma var" diye suratı ekşiyor, kimisi geliyor
başka bir şey diyor. Medarı iftaharımız, canımız paletimiz hakkında herkes
beğenisini ifade etmesine ediyor da, cümlesini ille de bir "...ama..." ile
başlayan bir olumsuzluk ile bitiriyor. Herekes kendine göre bir
rezervasyon peşinde, olur da mal müşteriye gider de beğenilmezse "bak ben
ne demiştim..." diye başlayacak cümlelere bilinçli veya bilinçsiz zemin
hazırlanıyor. Durum kendi haline bırakılırsa biz paletimizi
mükemmelleştirmeye ilanihayi devam edeceğiz, ve dahi paletimizin etrafını
saksılar falan ile dekore etmeye başlayacağız. Sonunda sabrım
taştı(giderek başıma daha az gelen bir "şey"), bir gün paleti yükledim,
müşteriye kadar götürdüm, kendi ellerimle teslim ettim. (Üzerinde "teslim
eden" hanesinde imzam olan irsaliye kağıdını sakladım, şu anda nerede
hatırlamıyorum ama bir gün bir yerden çıkar diye umuyorum).
Müşteri malımızı beğendi, Belçikalılar, Türkler
hepberaber "sevindirik" olduk, "we were in business". Müşteri para da
ödedi.Şirket kurulduğundan beri para trafiği hep tek yönlü olmuştu, ödenen
parayı kafamızda muhasebeleştirmek biraz zaman aldı. O noktadan itibaren
parayı daha dikkatli harcamaya başladık. (Bu çok ilginç bir konudur, yeni
kurulmakta olan şirketler, para geri dönüşü başlayana kadar daha rahat
para harcar, para geri dönmeye başladığında ise gelen/giden paranın
dengelenebileceği, hatta gelenin gidenden daha fazla olabileceği görünür
hale geldiğinden şirket daha dikkatli bir harcama moduna girer).
Fellik fellik potansiyel müşterileri dolaşıyoruz,
ağızlarının içine bakıyoruz ki bizden mal istesinler. Beklemediğimiz bir
yerden, yurtdışından bir potansiyel müşteri, birden bizden bir ürün tipi
istedi. Ürün 3X0.20+6X0.35 S/Z 10/18, kısa yazılışı ile 3+6. Çok sevindik
ama bu ürünü üretmek üzere eğitim almamıştık. Bekaert'çılara "3+6
üreteceğiz, nasıl üreteceğiz?" dedik, "3+6 mı, onu Herve bilir." dediler.
Bekaert teknolojisi, geçtiğimiz 30-40 yıl içinde
transfer edilebilirlik açısından büyük bir değişim geçirdi.
Bindokuzyüzelliler ve altmışlarda teknolojik gizlilik uğruna
spesifikasyonların birçoğunluğu yazılı olarak saklanmazmış.
Spesifikasyonlar birilerine emanet edilir, usta çırak yöntemiyle
devamlılığı sağlanırmış. Bekaert Çelik Kord bölümü, daha sonraları Belçika
dışına taşınca bu yöntemin teknolojiyi transfer etmek için uygun olmadığı
anlaşılmış ve değiştirilmiş. Bindokuzyüzseksenlerde eski yöntemden
kalıntılar halen mevcut idi. 3+6 ürünü de eski yöntemden kalıntı imiş. Bu
ürünü üretmeyi Belçika'nın Moen köyünde kurulu küçük bir Bekaert
fabrikasında Meester(usta) olarak çalışan Herve bilirmiş, başkası
bilmezmiş.
Ertesi gün, bir çalışma arkadaşımla birlikte Brüksel
uçağındaydım. Moen köyüne gittik, fabrika müdürü ile köyün tek
lokantasında bir öğlen yemeği yedim, durumu izah ettim, "Tamam" dedi,
""Herve ile konuş, razı edebilirsen size 3+6'yı öğretsin". Karar
mekanizmasındaki otorite dağılımına o sıralar az çok alışmıştım, teşekkür
edip fabrika içine girip Herve ile tanıştım.
Herve, Seyfi Usta'nın flaman versiyonu. Aksi, suratsız,
İngilizce kelime haznesi takriba on kelime. Mümkün olduğu kadar sempatik
olmaya çalışarak derdimi anlattım, biraz söylendi, biraz homurdandı ama
sonunda beraberimde getirdiğim arkadaşı "çırak" olarak yanına bırakmama
razı oldu. Ertesi günkü uçakla Türkiye'ye döndüm. Bir hafta sonra durum
nasıl diye biraz da kötümser bir beklenti ile tekrar Belçika'nın Moen
köyüne gittim. Gittim ki suratsız Herve'nin yüzünde güller açıyor, hem
bizim Beksalı arkadaştan çırak olarak çok memnun, hem de muhabbeti
ilerletmişler, kendilerine göre bir dil geliştirmişler, hem 3+6
konuşuyorlar, hem de Türkiye'de tatil planları falan yapıyorlar. Baktım
durum fevkalade, iyi çalışmalar dileyip ayaklarımın ucuna basarak sahneyi
terkettim, derhal Türkiye'ye geri döndüm.
Sonradan 3+6'yı Beksa başarıyla üretti, halen de
üretiyor.
Damdan Düşmenin Faydası
Fabrika binalarının tamamlanıp üretime geçme işini,
Amerikanın Dyersburg/Tenessee'sinde Amerikaya mal satmak üzere kurulmakta
olan Bekaert'in bir fabrikası ile yarışarak yaptık. Genel kanının aksine,
aceleye getirilmek müteahhitlerin işine gelir, bizdeki durum da buna bir
istisna teşkil etmedi. Bu "yarış psikolojisi" sayesinde Beksa fabrikasının
o zamanlar yapılan duvarları içinde "düz" olanı yoktur, yine o sıralar
dudak uçuklatacak bir para harcayarak aldığımız ve acele acele zemin
kurumadan uyguladığımız epoksi zemin kaplamanın tamamını, yanlış uygulama
nedeniyle kalktığı için, fabrika üretime geçtikten birkaç sene sonra,
makinaların tamamını naylonlarla sarıp sarmalayıp kum püskürtmesiyle("sand
blasting") kaldırıp yeniden uygulamış, ne yaparsak yapalım makinaların
içine dolan kum zerreleri vasıtasıylan içinin hareket aktarma organlarının
tamamının canına okumamıza engel olamamıştık. Ve yine o ilginç dönemde
içinde kazan olmayan kazan dairesinin tepesine , bölgeyi yapay ışıkla
aydınlatıp sabaha kadar süren bir çabayla üç tane kocaman baca dikip
ertesi gün gelen ziyaretçilere kazan dairesi binası uzaktan gösterilip
övünç ile kazan dairesinin hazır olduğu anlatılmıştı. O dönemde yaptığımız
yanlışların sıkıntılarını günümüze kadar çektiğimize inanıyorum.
Sonunda Amerika'daki ve Türkiye'deki iki fabrika da
üretime aşağı yukarı aynı zamanda girdi. "Yarış"ı her iki taraf ta
kendisinin kazandığına kani oldu. Birisinden birisinin diğerine göre daha
erken üretime alınmasının kerametini o gün de anlamadım, bugün de halen
anlayabilmiş değilim. Projelerin başlangıcında büyüyen bir pazar varken
projeler tamamlanmadan çok önce, pazarın daralmakta olduğu ayan beyan
ortadaydı. Fabrikalar üretime geçtikten sonra daralmış pazarın
toparlanmasını beklemeleri gerekeceği belliydi, nitekim öyle de oldu.
Beksa'nın fizibilitede öngörülmüş bulunan satış hacmine ulaşması ancak beş
yıl gecikmeyle gerçekleşti. Bu gecikmenin büyük bir bölümü pazar
şartlarının olumsuza dönmesi ile izah edilebilir, ancak baştan
fizibilitenin de biraz "fazla iyimser" yapıldığını da kabul etmek gerekir
diye düşünüyorum. Fizibilitelerin "fazla iyimser" hazırlanması
genellenebilir sanıyorum, "yatırım ateşi" insanları sarınca iyimserlikler
üst üste binebiliyor.
Neyse, sonuçta Beksa "büyük" tasarlandı. Binaları
büyük, organizasyonu büyük, her bir şeyi büyük. Fabrika girişlerine küçük
bir kulübe koymaya alışkın Belçikalı ortağın Beksa'nın Türk adetlerine
uygun büyüklükteki nizamiyesine "Arc de Triumph" yakıştırması yapmasına
pek şaşmamak gerekir.
Kaba inşaatı tamamlanan idari bina'ya hemen taşınmadık,
arazinin eski sahibi çiftçinin iki katlı çiftlik evini idari bina olarak
kullanmak daha cazip geldi. Çiftlik evinin eskiden ahır olan giriş katına
personel, muhasebe, ve bilgi işlem bölümleri yerleşti, çiftçinin ev olarak
kullanmış olduğu üst kattaki en büyük odayı(25 metrekare kadar) toplantı
odası yaptık, diğer odaları ise kalanlarımıza ofis yaptık. Yemeklerimizi
ise çiftlik evinin hemen yanına yaptırdığımız bir çardakta yerdik.
Bindokuzyüzdoksanların ikinci yarısında Kentsa için bir sağlık tesisi
yapılması arayışına o güzelim çiftlik evi kurban gitti. Yıkıldı gitti.
Yerine modern, aydınlık, fonksiyonel, ama bana kalırsa ruhsuz bir bina
yapıldı, sağlık tesisi olarak hizmete girdi.
O zamanlar hakkında "keşke korumaya alsaydık" diye
düşündüğüm bir de çay masamız vardı. Çay masası dediğime bakmayın, enerji
nakil hatlarında kullanılan kalın kabloları taşımak için iki metre kadar
çapında, 1.20 metre kadar genişliğinde ahşap kocamaaan makaralar vardır
ya, onlardan boş bir tanesini yan yatırıp kendimize çay masası yapmıştık.
O kadar döküntü bir görüntüsü vardı ki ne zaman ziyaretçiler gelecek olsa
bir köşeye kaldırır, ziyaretçiler gider gitmez de çıkartır gerisin geri
orta yere koyardık.
Çiftlik evinin ön tarafında bulunan kocamaaan bir çınar
ise, fabrika binasının ilk yerleştirilmesi anında bir tehlike geçirdiyse
de sonunda ağaca dokunmayıp binayı bir miktar kaydırma yönünde tercih
kullanıldı, ve o güzelim ağaç sonradan da bütün badireleri sağ salim
atlattı, bugün de bütün güzelliğiyle orada duruyor.
Şirket kurulurken yapılmış bulunan, amiral gemisi bir
kruvazöre benzer heyhüla idari bina ise beş yıl kadar boş kaldı, giriş
katını 1993 yılında, üst katını ise 1994 yılında ancak kullanmaya
başladık,1999'daki depremde bina kısmen yıkıldı, ayakta kalan kısmı ise
biz yıktık, yerini ve tipini değiştirerek yeni bir idari bina yaptık.
Fazla büyük olarak tasarlanmış bulunan her bir şeye ya
pratik bir çare bulduk ya da gözardı ettik ama, bir konu vardı ki ne
pratik çözüm ne de gözardı etmek mümkün olmadı: organizasyon fazla büyük
kurulmuştu.
Bindokuzyüzseksenlerin sonunda, yani Beksa kurulalı üç
yıl olduğunda biz 280 kişiye varmıştık. Sadece 280 kişiye varmakla
kalmamış, aynı zamanda "tepesi ağır" bir şirket olmuştuk. Gözleri
parlatılmış yeni yöneciler aramıza katılıyor, ve giderek yönetim kadrosu
ebadı olarak, kallavi bir görüntü alıyorduk. Müdür ve üstü kadrosu, yanlış
hatırlamıyorsam onyediye kadar çıktı. Sonunda pazar büyük olacak ve
gittikçe de büyüyecek varsayımını iyimserlikle koruyan şirket, fiilen
daralan pazar şartları içinde sıkıştı kaldı. Bu sıkışma, finansal
neticelerde kendini apaçık gösterdi. Şirket ciddi anlamda zordaydı.
Şirketin zora girmesini etki alanının dışındaki
gelişmelerle izah etmekten yana değilim. Üst üste binen olumsuz gelişmeler
vardı, bölgedeki harp gibi, petrol fiyatlarının zıplaması gibi, Türkiye
lastik sektöründe o sıralar yaşanan toplu iş sözleşmesi sorunları gibi,
büyük müşterilerimizden birinde onay çalışmalarımızın istediğimiz hızda
ilerlememesi gibi, alınırken şartları iyi iken makro ekonomik gelişmelerle
faiz yükü çok ağırlaşan krediler gibi. Bunların hepsi tamam, ancak
şirketin bu gelişmelere yeteri kadar iyi ve hızlı cevap veremediğini
düşünüyorum. Bu yönden, bir bakıma, şirketin kendi kendini zora soktuğu
noktasına geliyorum.
Sonuçta acı gerçek şuydu ki 3-4 yıllık şirket kendi
başına ayakta duramayacak hale gelmişti, ya kapatılacak ya da ayağa
kaldırılıp yaşatılacaktı. Ortaklar, İsviçre'de dramatik bir toplantı
yaptılar. Potansiyel olarak pazarın var olduğu teyid edildi, belki biraz
erken, ve kesinlikle biraz büyük, ama sonuçta Beksa doğru pazara yapılmış
doğru yatırımdı. Bu toplantıdan şirkete sermaye enjekte etme ve aynı
zamanda büyüklüğünün pazarın yeni şartlarına uygun hale getirilmesi kararı
çıktı. Şirketin sermayesinin arttırılması ve "inceltilmesi" kararlarına
ilave bir üçüncü karar olarak, azalan şirket kaynaklarını yönlendirmekte
departmanlardan ziyade departmanlarüstü bir çalışma düzenine geçmek diye
tariflediğimiz yeni bir çalışma düzenini getirmeyi, profesyonel yönetim
olarak benimsedik. 1990-91 yılında tarif ederken bile zorlandığımız yeni
çalışma düzenimiz, aslında "multi-task" olması, "iş"lerin yanında "roller"
içermesi gibi özellikleriyle süreç yönetiminin ana ögelerini taşıyordu ama
o sıralar "süreç yönetimi" diye bir jargon yoktu(veya biz bilmiyorduk),
biz de ismine "yeni çalışma düzeni" dedik. Daha sonraları bir bölümünün
ismi "hedeflerin yayılımı"("policy deployment"), diğer bölümünün ismi
"süreç yönetimi"("process management") oldu, daha sonra da bu iki modülü,
"özdeğerlendirme"("self assessment") modülü ile tamamlayarak Toplam Kalite
Yönetiminin(TKY) çatısı altında birleştirdik.
Ama tabi bu dediklerim olmadan önce "incelmemiz"
gerekecekti. İncelme işlemi de darmandağınık olan çalışma kültürünü son
derece kötü etkileyecek ve bizi "çalışma kültürünü şekillendirme" fikrine
getirecekti. "Çalışma kültürünü şekillendirme" yıllarla Beksa'nın en
yetkin olduğu konulardan biri haline gelecekti.
Ama her şeyden önce incelmemiz gerekti.
Yeniden yapılanma("restructuring")nın hedefini tesbit
etmek üzere Bekaert'tan üç tane uzman Türkiye'ye geldi, misyonları ve her
üçünün de beyaz saçlı olması "the three bishops"(üç rahip) yakıştırmamın
çok hızlı ve kuvvetli şekilde kabul görmesine neden oldu. "The three
bishops" geldiler, hesapladılar kitapladılar ve şirketin bu pazar şartları
ile 150 kişiye inmesi gerektiği neticesine vardılar, reçeteyi yazdılar ve
uçağa binip gittiler. Kadromuz 280 kişi, "the three bishops"un yazdığı
reçetede 150 kişi var. 150'nin detayı yok, "bunu detaylandırmak bizim
işimiz değil" dediler. Bir odaya kapandık, "150" rakamını tahtaya yazdık,
iki gün boyunca çalıştık, kavga ede ede 230 rakamına vardık, ancak zırnık
altına düşemiyoruz. Şirketin o sıradaki genel müdürü baktı bir yere
varabileceğimiz yok, önce müdür ve üstü yönetim kadrosunu kesip biçti,
sonra oturdu her departman için kişi sayıları yazdı, hepsini alt alta
topladı, 180 rakamını buldu, "işte neticeten varacağınız dağılım ve rakam
bu, alın bunu ışın, 180 kişilik kadroyu isimlendirin, işiniz bitince bana
haber verin, işiniz bitmeden de beni aramayın" dedi, elindeki kağıdı
ortaya bıraktı ve gitti.
Yanlış hatırlamıyorsam iki tam gün daha çalıştık, iş
isimlendirmeye gelince işçi sendikası ile konuştum, mavi yakalılar
bölümündeki yetkiyi benim kullanmam konusunda hemfikir olduk, mavi ve
beyaz yakalıların listesini çıkarttık ve 100 kişiyi işten çıkarttık. Genel
müdür, işten çıkarttığımız kişilere çok içten bir konuşma yaptı, o
konuşmaya yüreği nasıl yetti bilmiyorum, ama çok takdir etmiştim. 100 kişi
demek,şirketin üçte biri idi. "The three bishops"un reçeteyi yazmaları ile
bizim 100 kişiyi işten çıkarmamız arasında geçen süre bir haftaydı.
Yaptığım listede hatalı kararlarım olmuş mudur? Birkaçı bariz olmak üzere
muhakkak olmuştur, hatalı olduklarımın bir kısmını zaman içinde gördüm,
ancak o sırada yapılması gereken bir işlemdi ve yapması gerekenler
tarafından yapıldı. Bir hafta boyunca pratik olarak "uyumadım" desem
yeridir, ve o bir haftanın acı hatırası hafızama çok derin olarak
kazınmıştır.
"İncelme" harekatının yapılmasıyla birikte şirket
çalışanlarında "bozguna uğramışlık" hissi hakim oldu, moral çöktü.
İşte o moral çöküntüsünden Beksa'dan pırlanta gibi iki
tane karar çıktı: şirket hedefleri koyup, azalan şirket kaynaklarını bu
hedeflere yönlendirmeye yarayacak bir "hedeflerin yayılımı"("policy
deployment") sistemi kurmak, ve şirket kültürü için bir hedef profil
belirleyip bu hedefe doğru kültürü şekillendirmeye gayret etmek. Çok basit
gibi gözüken iki karar , istikrar ile arkasında durularak önce şirketi
düzlüğe çıkardı, sonra da çok sağlam ve başarılı bir şirket olmasınının
temel taşlarını teşkil etti. Halen şuna inanırım ki bindokuzyüzdoksanların
başında yapılan sermaye arttırımı ve yeniden yapılanma kararları, yeni bir
çalışma düzeniyle desteklenmeseydi şirket kısa sürede başarılı
olamayacaktı.
( "Planlama" terimini, şirket vizyonu, misyonu,
değerleri, politikaları, stratejisi, operasyonel planlaması ve takibi
dahil olmak üzere kullanıyorum: ) "Planlama" ve "çalışma kültürü", ilk
bakışta belki çok bariz olmamakla beraber, bana kalırsa bir kurumun uzun
vadeli başarısında en önemli etkenler. Öneminin bariz olmamasından ve/veya
uzun vadeli çalışma gerektirdiğinden olacak, teorik anlamda taraftarı çok
olmakla birlikte pratik anlamda destekleyeni, uygulayanı, inananı (veya
inancını uygulamaya koyanı) çok yoktur. Uygulamaya yönelik inananı (ne
demekse) nadirattan olan bu konulara benim gibi "tutku" ("obsession")
düzeyinde sarılanlar ise tabii ki "alemde" biraz tuhaf kaçıyor.
..........."
Lafı tamamen Dominus Hamshus'a bırakacak olursak bize
bindokuzdoksanların başından başlayarak Beksa'nın TKY yolculuğunu güreş
tefrikası misali anlatacak, ki bu konuya bir başladı mı dur durak bilmez,
iyisi mi nezaketle sazı elinden alıvereyim.
Hem sadece TKY de anlatmayacak, "ille de fabrika müdürü
olacağım" diye nasıl tutturduğunu, "ama bu şirketin fabrika müdürü olmak
için Belçikalı olmak gerekiyor" dendiğinde ise "peki, o zaman Belçikalı
olayım" demek gafletinde bulunup 2.5 sene Belçikaya gidip teknik ve
teknolojik işlerin derinine nasıl bulaştığını, oralarda çektiği
sıkıntıları falan anlatacak. Belçikadaki Türk olarak Belçikadaki ve
Türkiyedeki Belçikalılarla nasıl çekiştiğini, sonunda Belçikalıların
gözünde Belçikalı, Türklerin gözünde Türk olarak 1994 yılında Beksa'ya
nasıl döndüğünü, Bekaertçılarla dört sene süren kontrat tartışmalarını,
kendisi dahil herkese muamma olan statü sorununun üstesinden nasıl
geldiğini de anlatacak.
Hele bir de 1998'den sonrasını anlatmaya kalkarsa
toptan yandık.
Ama endişeye mahal yok. Boğazına çöktüm,
anlat(a)mayacak.
Geçmiş olsun...