...daha
TURGUTLAMA

 
 

              

Önceki Geri Sonraki

-20-

Sakıp Bey

Eh, medyada takib edebildiğim kadarıyla Sakıp Sabancı'yı yakından tanıyanlar hakkında söylenecekleri söylediler.

Toplumun her kesiminden birilerinin Sakıp bey için söyleyecek olumlu bir şeyleri olması ne kadar güzel. Belki de hislerin yükselmesi ile, ulusal kültürümüzün "cins" özelliklerinden biri olarak "herkes her şeyi söyledi". Boş vakitlerinde viyolonsel çalan bir sanayici olduğu anlaşılan Tarık Akan, "Sanayinin orkestra şefiydi" demiş (11/04 "Hürriyet" gazetesi). Bunu da okuyunca artık söylenebileceklerin sonuna gelindiğini düşündüm ister istemez.

Söyleyecek fazla bir şey kalmadı ama , kendisi ile çok yakın olmasa da, "omuz omuza" diyemesem de, "aynı kulvarda, değişik irtifada"diye tanımlayabileceğim bir konumda, epey uzun bir süredir çalışmakta olan bencileyin de bir şeyler diyeyim:

Sakıp bey'i hiç bir zaman "Sakıp Ağa" olarak görmedim, kendisi hakkında hiçbir zaman "Sakıp Ağa" diye düşünmedim.

Kendisine hep "Sakıp bey" diye hitab ettim, kendisi hakkında hep "Sakıp bey" diye düşündüm.

Gülmek Sakıp bey'e çok yakışırdı. Veya ben çok yakıştırırdım. Ciddiyken bile bakışında var olan bir muziplik ışığı, gülünce bütün yüzüne yayılırdı. İçinde taşıdığı çocuk yanını, bırakın gizlemeyi, açığa vurmaktan hiç çekinmez, hatta çocuk yanını iletişimde çok etkili bir araç olarak, son derece bilinçli şekilde kullanırdı.

Anlatılan her şeyi dinlediğini söyleyemem, ancak dinlemesi gerektiğini düşündüğü şeyi çok dikkatli dinlerdi. Dinlerken kafasını hafif öne eğer, tos atacakmış gibi alttan alttan bakardı. Dinlerken hiç bir detayı kaçırmaz, bizlerin ağzından dökülen bir sürü parametre ve rakamı umumiyetle rakamsız, rafine, ve çoğunlukla tek bir cümle ile sentezlerdi. "Turgut bey diyor ki işler eyi, eğer bir kaza olmazsa daha da eyi olur" gibi bir cümle ile sentezini ortaya koyar, sonra da "Değil mi argadaş, öyle diyorsun??"derdi.

Dinlediğini çok değişik bir boyutta değerlendirdiğine de çokcana şahit oldum. Ondan duyana kadar aklımdan dahi geçebilemeyecek değerlendirmeleri olurdu. Beksa'nın bir yönetim kurulu toplantısında Bekaert teknolojisinin en üst düzey temsilcisi ve Beksa'nın Bekaert kanadından yönetim kurulu üyesi ile teknolojik bir konuda ciddi bir tartışmaya girmiştim. Tartışma uzadıkça uzuyor, haklı olduğumu bildiğim halde tartışmanın yapıldığı zemin ve konumlar, dengeler itibariyle kazanmam neredeyse mümkün değil ama ipin ucunu bırakırsam da şirket doğru olduğuna inanmadığım bir yatırıma girecek. İpe asıldım, yönetim kurulunun Türk tarafından aksine bir işaret gelinceye kadar bırakmaya kesinlikle niyetim yok. Sakıp bey ve diğer Türk yönetim kurulu üyeleri benim çekişmemi, itişmemi dikkatle izliyorlar. Bir ara Sakıp bey, yanındakilere türkçe olarak. "Yahu bu Turgut adamların teknolojisinde kafa kafaya mücadele ediyor yahu..." dedi. Bu durumun hoşuna gitmiş olduğu belli oluyordu. Değerlendirmesi beni şaşırtmış ve bir o kadar da gururlandırmıştı.

"Toplantılarda kurabiye ikilemi" ile ilgili bir gözlemim var ki seneler boyu, hiç bir değişikliğe uğramadan aynı gözlemi, defalarca yapma olanağım oldu. Sakıp bey'in iç dünyası hakkında, önemsiz de olsa bir ipucu verdiğini düşünüyorum. Toplantı başlar, bir garson masanın orasına burasına birkaç tabak kurabiye bırakır. Kurabiyelerin bırakıldığı andan itibaren Sakıp bey kendisine en yakın tabak ile bir "göz flörtü"ne girer. Uzun uzun ve arzu dolu tabağa bakar, sonra herhalde "yememesi gerektiği düşüncesi" ağır basar, gözlerini kaçırır. Bir süre sonra gözleri tabağa yine takılır. Sonra yine gözlerini kaçırır. Birkaç "tur" sonra kararlı bir şekilde tabağa uzanır, içinden bir tane kurabiye alır, ve kafasında ulaştığı "compromise"ın neticesi olarak parmak uçlarında özenle çevire çevire kurabiyenin "daha kıtır" olan kenarlarını yerdi. Kurabiyenin ortasında kalan kısım, "compromise" gereği geri gitmesi gerekirken elinde kalan orta kısma bakar, bakar, sonra onu da keyifle ağızına atar, sonra "hiç bir şey olmamış gibi" arkasına yaslanırdı.

İletişim konusunda ise Sakıp Sabancı'nın özel olarak incelenmesi gerekir diye düşünüyorum.

Önce "dil" konusu: Diyelim insan türkçe konuşuyordur, onu doğru olduğuna inandığı bir üslup ve şive ile, bildiği kadar iyi olarak konuşur. Diyelim bir de yabancı dil konuşuyordur, İngilizce diyelim, o yabancı dili de insan "dili döndüğünce" iyi olarak konuşur. Sakıp bey'e bu prensipler herhalde biraz "güdük" gelmiş olacak ki, konuşma dilinde ilave birkaç yön kullanırdı. Türkçesinin şeklini ve dozajını hitab ettiği topluluğa göre değiştirdiği gibi benzer ayarlamaları ingilizce konuşurken de yapardı. İngilizce'deki anlama miktarını bile bir "controlled parameter" olarak kullandığına defalarca şahit oldum.

Ayrıca yabancılarla konuşurken bazen ingilizce ile türkçeyi çok ilginç şekilde harmanladığına da defalarca şahit oldum. Beksa'nın varabileceği nihai ciro hakkında konuşurken Bekaert'lılar 25-30 milyon dollar rakamını ileri sürdüklerinde "Why Twentyfive-thirty milyon , why not fourty milyooon, fifty milyooon, hundred milyooon ???" diye kendi beklentisini ileri sürerken "milyon" kelimesini gayet türkçe kullanıyor, her bir rakamı söylerken kollarını bir kere daha havada döndürüyor, her bir rakamda gözleri biraz daha açılıyordu. (Beksa, 2003 yılında 65 milyon dollar ciroya ulaştı, 2004 yılında ciro 85 milyon dollar olur, 2005 yılında ise Sakıp bey'e sözümüz olan 100 milyon dollara ulaşılacak. Sakıp bey'e verdiğimiz söze Beksa ulaştığında bunu kendisine raporlayacağım.)

Mesaj vermenin tek aracının "dil" olmadığının da, en güzel kanıtıydı Sakıp bey. Belçika'daki bir yönetim kurulu toplantısını müteakip Bekaert'in VIP lokantası konumunda olan, Bekaert'in kurucusunun eski evi "Kasteeltje"de son derece resmi bir öğlen yemeği yedikten sonra Sakıp bey, karayolu ile Paris'e geçecekti. Üzerini değiştireceği bir yer rica etti, elinde çantası ile bir odaya girdi, birkaç dakika sonra ayağında kovboy çizmeleri, üzerinde paçaları onbeş santimetre kadar dışarıya doğru kıvrılmış bir blue-jean, kalın bir kemer ve parlak bir gömlek ile çıktı. Masadaki herkese birden, asker selamından türetme "açık avuçlu" selamını verirken, türkçe olarak "Ben gidiyoruuum Pariiiis'eeee" deyince sadece masadaki herkes değil, bütün garsonlar da ne dediğini anladılar. Kasteeltje'nin suratsız garsonlarının güldüğünü ilk ve son defa o gün görmüştüm.

"Zero base" anlatımın, benim gözümde maestro'suydu. Bir kaç ay önce, pantolon kemerinin ölçüsü kendisinden istendiğinde, ölçü yerine kemerin kendisini yolladığına şahit oldum.

Sevinçli zamanlarının bazılarına şahit olduğumu zannediyorum. Avrupa Kalite Ödülü, bazı yatırımların açılış törenleri, Sabanci Üniversitesinin açılışı, "Atlı Köşk"ün "Sakıp Sabancı Müzesi" olarak üniversiteye devir töreni akşamı ilk aklıma gelenler.

Çok üzüntülü zamanlarının da birkaçını gördüm. En belirgin şekilde aklımda kalanlar kardeşlerinin ölümlerinden sonra ve İzmit depreminden sonra Kentsa'ya geldiğindeydi.

Canının sıkkın olduğuna da, çok sinirlendiğine de, şahit (ve sebep) olmuşluğum da vardır.

Hayatın keyfini çıkartmak için çok uğraşmış olduğuna pek şüphem yok, yaşadığı her dakikayı değerlendirmeye çalıştığı izlenimim var.

"Mutlu bir insan mıydı?" sorusuna cevap verebilecek durumda değilim, bilmiyorum.

Ancak kendisini tanımış olmak ve uzak da olsa kendisiyle çalışmış olmak benim için büyük bir kazanım ve mutluluktu.

Kendisi ile birlikte son fotom 2003 son aylarında veya 2004 başında Kentsa'da çekilmiş, ekledim

Sakıp bey'den bana kalan son hatıra, bana imzalama nezaketini göstermiş olduğu "...bıraktığım yerden Hayatım" kitabı. 19 Şubat 2004 tarihinde imzalamış, imzalı sayfanın fotosunu ekledim

Kendisi ile son görüşmem 10 Şubat 2004, yine ben bir sürü rakam ve grafikle bir sürü birşeyler anlattım, Sakıp bey ise durumun "eyi" olduğunu sentezledi, ben toplantıdan çıkarken "Turgut bey, kilo mu alıyoruz??" dedi bana muzip muzip bakarak, ben de "merak etmeyin efendim, vereceğim " dedim.

Elimi, her zamanki gibi çok sıcak sıktı, bakışları bana tutunmak ister gibiydi.

Son görüşmemizmiş...

Çok üzgünüm.

 

Önceki Geri Sonraki