Eh, medyada takib edebildiğim kadarıyla Sakıp
Sabancı'yı yakından tanıyanlar hakkında söylenecekleri söylediler.
Toplumun her kesiminden birilerinin Sakıp bey için
söyleyecek olumlu bir şeyleri olması ne kadar güzel. Belki de hislerin
yükselmesi ile, ulusal kültürümüzün "cins" özelliklerinden biri olarak
"herkes her şeyi söyledi". Boş vakitlerinde viyolonsel çalan bir sanayici
olduğu anlaşılan Tarık Akan, "Sanayinin orkestra şefiydi" demiş (11/04
"Hürriyet" gazetesi). Bunu da okuyunca artık söylenebileceklerin sonuna
gelindiğini düşündüm ister istemez.
Söyleyecek fazla bir şey kalmadı ama , kendisi ile çok
yakın olmasa da, "omuz omuza" diyemesem de, "aynı kulvarda, değişik
irtifada"diye tanımlayabileceğim bir konumda, epey uzun bir süredir
çalışmakta olan bencileyin de bir şeyler diyeyim:
Sakıp bey'i hiç bir zaman "Sakıp Ağa" olarak görmedim,
kendisi hakkında hiçbir zaman "Sakıp Ağa" diye düşünmedim.
Kendisine hep "Sakıp bey" diye hitab ettim, kendisi
hakkında hep "Sakıp bey" diye düşündüm.
Gülmek Sakıp bey'e çok yakışırdı. Veya ben çok
yakıştırırdım. Ciddiyken bile bakışında var olan bir muziplik ışığı,
gülünce bütün yüzüne yayılırdı. İçinde taşıdığı çocuk yanını, bırakın
gizlemeyi, açığa vurmaktan hiç çekinmez, hatta çocuk yanını iletişimde çok
etkili bir araç olarak, son derece bilinçli şekilde kullanırdı.
Anlatılan her şeyi dinlediğini söyleyemem, ancak
dinlemesi gerektiğini düşündüğü şeyi çok dikkatli dinlerdi. Dinlerken
kafasını hafif öne eğer, tos atacakmış gibi alttan alttan bakardı.
Dinlerken hiç bir detayı kaçırmaz, bizlerin ağzından dökülen bir sürü
parametre ve rakamı umumiyetle rakamsız, rafine, ve çoğunlukla tek bir
cümle ile sentezlerdi. "Turgut bey diyor ki işler eyi, eğer bir kaza
olmazsa daha da eyi olur" gibi bir cümle ile sentezini ortaya koyar, sonra
da "Değil mi argadaş, öyle diyorsun??"derdi.
Dinlediğini çok değişik bir boyutta değerlendirdiğine
de çokcana şahit oldum. Ondan duyana kadar aklımdan dahi geçebilemeyecek
değerlendirmeleri olurdu. Beksa'nın bir yönetim kurulu toplantısında
Bekaert teknolojisinin en üst düzey temsilcisi ve Beksa'nın Bekaert
kanadından yönetim kurulu üyesi ile teknolojik bir konuda ciddi bir
tartışmaya girmiştim. Tartışma uzadıkça uzuyor, haklı olduğumu bildiğim
halde tartışmanın yapıldığı zemin ve konumlar, dengeler itibariyle
kazanmam neredeyse mümkün değil ama ipin ucunu bırakırsam da şirket doğru
olduğuna inanmadığım bir yatırıma girecek. İpe asıldım, yönetim kurulunun
Türk tarafından aksine bir işaret gelinceye kadar bırakmaya kesinlikle
niyetim yok. Sakıp bey ve diğer Türk yönetim kurulu üyeleri benim
çekişmemi, itişmemi dikkatle izliyorlar. Bir ara Sakıp bey, yanındakilere
türkçe olarak. "Yahu bu Turgut adamların teknolojisinde kafa kafaya
mücadele ediyor yahu..." dedi. Bu durumun hoşuna gitmiş olduğu belli
oluyordu. Değerlendirmesi beni şaşırtmış ve bir o kadar da
gururlandırmıştı.
"Toplantılarda kurabiye ikilemi" ile ilgili bir
gözlemim var ki seneler boyu, hiç bir değişikliğe uğramadan aynı gözlemi,
defalarca yapma olanağım oldu. Sakıp bey'in iç dünyası hakkında, önemsiz
de olsa bir ipucu verdiğini düşünüyorum. Toplantı başlar, bir garson
masanın orasına burasına birkaç tabak kurabiye bırakır. Kurabiyelerin
bırakıldığı andan itibaren Sakıp bey kendisine en yakın tabak ile bir "göz
flörtü"ne girer. Uzun uzun ve arzu dolu tabağa bakar, sonra herhalde
"yememesi gerektiği düşüncesi" ağır basar, gözlerini kaçırır. Bir süre
sonra gözleri tabağa yine takılır. Sonra yine gözlerini kaçırır. Birkaç
"tur" sonra kararlı bir şekilde tabağa uzanır, içinden bir tane kurabiye
alır, ve kafasında ulaştığı "compromise"ın neticesi olarak parmak
uçlarında özenle çevire çevire kurabiyenin "daha kıtır" olan kenarlarını
yerdi. Kurabiyenin ortasında kalan kısım, "compromise" gereği geri gitmesi
gerekirken elinde kalan orta kısma bakar, bakar, sonra onu da keyifle
ağızına atar, sonra "hiç bir şey olmamış gibi" arkasına yaslanırdı.
İletişim konusunda ise Sakıp Sabancı'nın özel olarak
incelenmesi gerekir diye düşünüyorum.
Önce "dil" konusu: Diyelim insan türkçe konuşuyordur,
onu doğru olduğuna inandığı bir üslup ve şive ile, bildiği kadar iyi
olarak konuşur. Diyelim bir de yabancı dil konuşuyordur, İngilizce
diyelim, o yabancı dili de insan "dili döndüğünce" iyi olarak konuşur.
Sakıp bey'e bu prensipler herhalde biraz "güdük" gelmiş olacak ki, konuşma
dilinde ilave birkaç yön kullanırdı. Türkçesinin şeklini ve dozajını hitab
ettiği topluluğa göre değiştirdiği gibi benzer ayarlamaları ingilizce
konuşurken de yapardı. İngilizce'deki anlama miktarını bile bir
"controlled parameter" olarak kullandığına defalarca şahit oldum.
Ayrıca yabancılarla konuşurken bazen ingilizce ile
türkçeyi çok ilginç şekilde harmanladığına da defalarca şahit oldum.
Beksa'nın varabileceği nihai ciro hakkında konuşurken Bekaert'lılar 25-30
milyon dollar rakamını ileri sürdüklerinde "Why Twentyfive-thirty milyon ,
why not fourty milyooon, fifty milyooon, hundred milyooon ???" diye kendi
beklentisini ileri sürerken "milyon" kelimesini gayet türkçe kullanıyor,
her bir rakamı söylerken kollarını bir kere daha havada döndürüyor, her
bir rakamda gözleri biraz daha açılıyordu. (Beksa, 2003 yılında 65 milyon
dollar ciroya ulaştı, 2004 yılında ciro 85 milyon dollar olur, 2005
yılında ise Sakıp bey'e sözümüz olan 100 milyon dollara ulaşılacak. Sakıp
bey'e verdiğimiz söze Beksa ulaştığında bunu kendisine raporlayacağım.)
Mesaj vermenin tek aracının "dil" olmadığının da, en
güzel kanıtıydı Sakıp bey. Belçika'daki bir yönetim kurulu toplantısını
müteakip Bekaert'in VIP lokantası konumunda olan, Bekaert'in kurucusunun
eski evi "Kasteeltje"de son derece resmi bir öğlen yemeği yedikten sonra
Sakıp bey, karayolu ile Paris'e geçecekti. Üzerini değiştireceği bir yer
rica etti, elinde çantası ile bir odaya girdi, birkaç dakika sonra
ayağında kovboy çizmeleri, üzerinde paçaları onbeş santimetre kadar
dışarıya doğru kıvrılmış bir blue-jean, kalın bir kemer ve parlak bir
gömlek ile çıktı. Masadaki herkese birden, asker selamından türetme "açık
avuçlu" selamını verirken, türkçe olarak "Ben gidiyoruuum Pariiiis'eeee"
deyince sadece masadaki herkes değil, bütün garsonlar da ne dediğini
anladılar. Kasteeltje'nin suratsız garsonlarının güldüğünü ilk ve son defa
o gün görmüştüm.
"Zero base" anlatımın, benim gözümde maestro'suydu. Bir
kaç ay önce, pantolon kemerinin ölçüsü kendisinden istendiğinde, ölçü
yerine kemerin kendisini yolladığına şahit oldum.
Sevinçli zamanlarının bazılarına şahit olduğumu
zannediyorum. Avrupa Kalite Ödülü, bazı yatırımların açılış törenleri,
Sabanci Üniversitesinin açılışı, "Atlı Köşk"ün "Sakıp Sabancı Müzesi"
olarak üniversiteye devir töreni akşamı ilk aklıma gelenler.
Çok üzüntülü zamanlarının da birkaçını gördüm. En
belirgin şekilde aklımda kalanlar kardeşlerinin ölümlerinden sonra ve
İzmit depreminden sonra Kentsa'ya geldiğindeydi.
Canının sıkkın olduğuna da, çok sinirlendiğine de,
şahit (ve sebep) olmuşluğum da vardır.
Hayatın keyfini çıkartmak için çok uğraşmış olduğuna
pek şüphem yok, yaşadığı her dakikayı değerlendirmeye çalıştığı izlenimim
var.
"Mutlu bir insan mıydı?" sorusuna cevap verebilecek
durumda değilim, bilmiyorum.
Ancak
kendisini tanımış olmak ve uzak da olsa kendisiyle çalışmış olmak benim
için büyük bir kazanım ve mutluluktu.
Kendisi ile birlikte son fotom 2003 son aylarında veya
2004 başında Kentsa'da çekilmiş, ekledim
Sakıp bey'den bana kalan son hatıra, bana imzalama
nezaketini göstermiş olduğu "...bıraktığım yerden Hayatım" kitabı. 19
Şubat 2004 tarihinde imzalamış, imzalı sayfanın fotosunu ekledim

Kendisi ile son görüşmem 10 Şubat 2004, yine ben bir
sürü rakam ve grafikle bir sürü birşeyler anlattım, Sakıp bey ise durumun
"eyi" olduğunu sentezledi, ben toplantıdan çıkarken "Turgut bey, kilo mu
alıyoruz??" dedi bana muzip muzip bakarak, ben de "merak etmeyin efendim,
vereceğim " dedim.
Elimi, her zamanki gibi çok sıcak sıktı, bakışları bana
tutunmak ister gibiydi.
Son görüşmemizmiş...
Çok üzgünüm.