...daha
TURGUTLAMA

 
 

              

Önceki Geri Sonraki

-19-

Ortadoğu'da Tarih ve İnanç

Önceleri, yazarlarının isimlerinin çağrışımından yola çıkarak derinliksiz bir propaganda malzemesi olabilir diye şüpheyle yaklaşmış olduğum bir kitabı, dün(15/05) altı saatimi ayırarak okudum ve çok memnun kaldım. "Ortadoğu'da Tarih ve İnanç" , ISBN 975-6690-36-4, 250 sayfa kadar, parlak baskı, çok güzel fotoğraflar ve haritalar da var. Kitabın orijinal adı "Cradle&Crucible: History and Faith in the Middle East"

Kitap, bir yazarlar grubu tarafından yazılmış: Daniel Schorr, David Fromkin, Zahi Hawass, Yossi Klein halevi, Sandra Mackey, Charles M.Sennott, Milton Viorst, Andrew Wheatcroft.

İyi bir "tarih" bilgim yok, "din" bilgim de tartışacak düzeyde değil. Ben kitaptan bilmiyor veya yanlış biliyor olduğumu anladığım çok şey öğrendim, konuyla ilgilenenlerin kitabı okumasında bence fayda var.

Bu sabah(16/05) İstanbul'da saat altıküsur'da deprem ile uyanıp da ayağa dikilince bari öğrendiklerim boşa gitmesin, pekiştireyim diye bir özet çıkarmaya niyetlendim, çıkartmaya başlamışken de paylaşayım dedim.

Afrika'nın kuzeydoğu ucundan Arap Yarımadası'na ve Asya'nın güneybatısına uzanan, ve Nil, Şeria, Dicle ve Fırat gibi ırmakları barındıran bölgeye "Bereketli Hilal" de denirmiş. Avcı-toplayıcı grupların bitkileri tarıma almayı, yabani hayvanları evcilleştirmeyi ilkin buralarda başladığına inanılıyormuş. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş farklı alanlarda farklı süratlerle oluşmuş, ve binlerce yıl almış.

İ.Ö. 10,000 civarlarında son buzul çağının buzullarının erimesiyle bölgedeki besin miktarı artmış ve İ.Ö. dokuzuncu binyılda Kenan bölgesinde(bugünkü Filistin) toplayıcı gruplara ait birkaç yüz kişilik sürekli yerleşim birimleri görülmeye başlanmış. Yarısı zemin seviyesinin altındaki konutlar aynı zamanda besin deposu olarak kullanılıyormuş. İ.Ö. 8500'lere ait bazı gömütlerde deniz kabukları ve taş çanaklar gibi sanat nesnelerinin ve özel mezar taşları bulunması, toplumsal bir tabakalaşmanın mevcut olduğunu gösteriyormuş. O sıralar geçirilen bir kuraklık dönemi, taneli yabani bitkileri tarıma almaya neden olmuş. İ.Ö. 7000 dolayında Kenan bölgesinde koyun ve keçi beslendiği gibi tarım da yapılırmış. Öte yandan Nil vadisinde bu gelişim daha yavaş olmuş, İÖ altıncı bin yıla kadar tarım bu bölgede önemli bir yaşam biçimi haline gelmemiş.

İ.Ö. 7500'de Şeria Vadisi'nde Eriha'da etrafında hendek kazılıp kuleleri surla çevrilmiş bal peteği biçiminde evlerden oluşan büyük bir yerleşim yeri varmış. Bir Anadolu köyü olan Çatalhöyük (İ.Ö.6500-5500 dolayları) de mimari açıdan benzersizmiş.

İ.Ö. altıncı bine gelindiğinde bölgedeki farklı kültürlerin arasında geniş bir ticaret ağı olduğu görülürmüş. Zamanla yerleşim yerleri daha da büyümüş, dokumacılık, sulama gibi teknolojiler geliştirilmiş.

İnsanoğlu uygarlığın eşiğini İÖ dördüncü binyılın sonlarında Mezopotamya ve Mısır'da aşmış. Bunu izleyen bin yıl boyunca doğan çeşitli uygarlıklar bazı ortak noktalar taşıyormuş. "Yazı" ortaya çıkmış. Mezopotamya'da çivi yazısı gelişirken aynı dönemde Mısır'da yazı-resim simgelerden oluşan hiyeratik denilen bir yazı kullanılıyormuş. Nüfus kentsel merkezlere yığışır, çoğu kez bir tapınağın etrafına yoğunlaşırmış. Şehir devletlerin geniş bir hinterlandı olurmuş. Bazı şehirler ise ulus-devlet olarak birleşmiş, toplumlar katmanlaşmış. Bir kralın başında bulunduğu küçük bir seçkin zümre, bir yönetici ve ruhban sınıfı, bir sanatçı ve zanaatkar tabakası ve en aşağıda da çiftçiler, balıkçılar, çobanlar ve köleler olurmuş (bugün durum farklı mı?... TU). İÖ 3100 dolaylarında, aşağı Mezopotamya'daki Ur şehrinde 24,000 kişi yaşıyormuş. Nil Deltasının güneyinde birleşik bir krallık varmış, ve bugünkü İran'ın güneybatısındaki dağlık bölgede İÖ 2500 dolaylarında Elam devleti kurulmuş ve yaklaşık bin yıl yaşamış.

Gerek Sümer'lerde gerekse Mısırlılarda Hükümdar hem devletin hem de dinin başı imiş. Yazının icadı ile birlikte devlete bağlı büyük dinlerin gelişmesi de hızlanmış.

Yazının icadı "bilim" dediğimiz olgunun gelişmesini de hızlandırmış, Sümerler ve sonrasında matematik, tıp ve astronomide büyük ilerlemeler kaydedilmiş.

İÖ 2300 dolaylarında Mısır'da eski krallığın piramit inşa eden kralları hüküm sürerken Sami dil grubundan bir kavim olan Akat'lar, kuzey Mezopotamya'daki ülkelerinden komşuları Sümerlere saldırmışlar. "Kadın'ın çocuğunu sepete koyup ırmağa bıraktığı" ilk hikaye, Akat imparatoru I.Sargon için anlatılmış.

Mısır'ın güneyindeki Teb kentinden yeni bir hanedan çıkarak Nil vadisi ile deltasının birleştiği Memfis bölgesine yerleşmiş, böylece bölgedeki ticaret yollarından önemli bir noktayı kontrol altına almış, böylece daha sonraki Mısır imparatorluğunun tohumlarını atmış.

İÖ ikinci binyılda Sami dili konuşan Babilliler Mezopotamya'da üstünlüğü ele geçirmişler ve bölgede 200 yıl süren bir egemenlik kurmuşlar. Babillilerin son hükümdarı Hammurabi yasalar ve adalete dayalı etkili bir devlet yönetim sistemi kurmuş.

Hitit başkenti Boğazköy'deki arşivlere göre Tutanhamun'un ölümünden sonra Mısır kraliçesi, Hitit kralı Suppiluliumas'a haber göndererek evlenmek için bir Hitit prensi istemiş (yani görücü usulü bile değil....TU). Bir süre tereddütten sonra bir prens yollanmış, ancak prens yolda ölmüş.

"İsrail"ismi, ilk kez II.Ramses'in halefi Merneptah döneminde, Kenan'ın dağlık bölgelerinde yaşayan bir çobanlar kavmi olarak bir zafer stelinde geçiyormuş.

İÖ bininci yıllara gelindiğinde iklim değişikliği nedeniyle kuzeydoğudan göç dalgaları neticesinde hitit imparatorluğu yıkılmış. Mısırlılar, içlerinde Peleset'ler(Filistinliler) de olan ve deniz halkları diye bilinenler tarafından yıpratılmış ve onların da parlak dönemi sona ermiş.

Bundan sonra bölge, Dicle'nin yukarılarında bulunan Asurluların yükselişine şahit olmuş.

Genel kargaşa ortamı ve Asurluların saldırıları karşısında kırsal gruplar dağlık bölgelere çekilmişler, bu gruplardan İsraillilerin temelini teşkil ettiğine inanılan Yahuda ve Benyamin kabileleri Kudüs yakınlarındaki Kenan tepesini ele geçirdikten sonra, Kenan bölgesinde merkezde sağlam bir yer edinmiş eski denizci halklar olan Filistinlilerle karşı karşıya gelmişler. Hz.Davud(İÖ 1004-960) Kenan kentlerini birleştirmiş, İsrail krallığını kurmuş, Kudüs'ü zaptetmiş ve başkent yapmış.

Asur Kralı II.Sargon İÖ 721'de İsrail'i zaptetmiş ve İsraillileri bölgeden atmış. Asurlular, daha sonra Mısır'ın Memfis bölgesini de ele geçirmişler ve Asurbanipal zamanında İÖ 666'da Teb'i de alıp Mısır'ın fethini tamamlamışlar.

Asurbanipal, Asur İmparatorluğunun en parlak döneminde Babil'de hüküm süren kardeşi Şamaş-Şum-Okin'in başkaldırması ve ayaklanması ile karşılaşmış, ve bu iç savaş imparatorluğun çöküşünü hazırlamış.

Asurbanipal Nineve'deki sarayında muazzam bir kitaplık kurmuş, Mezopotamya kültürü ve tarihi hakkındaki bugünkü bilgilerin bir bölümü bu kitaplığın kalıntılarından elde edilmiş.

İÖ 612'de Nineve, Babil kralı Nabukadnezar (yahu Matrix filmindeki geminin ismi bu değil miydi?...TU) 'ın kontroluna geçmiş, İÖ 539'da ise Pers kralı Kyros Babil'i zaptetmiş.

İÖ 334'de Makedonya Kralı İskender ("yoğurtlu, birbuçuk" olanından değil, bu "III.Aleksandros" oluyor...TU), yaklaşık 40,000 asker ile Trakya'yı aşarak Çanakkale boğazından Anadolu'ya geçmiş. Yanaşık düzende uzun mızraklarla hareket eden üniteler şeklindeki savaş düzeni İskender'in ordusunu o dönemde yenilmez kılmış. Pers'lerin büyük kralı III. Darius'un ordularını birkaç defa mağlup etmiş, ve Akdeniz'e ulaşmış. Buradan Mısır'a yönelmiş, İÖ 331'de Mısır'ı ele geçirmiş, tekrar merkeze dönüp Dicle'nin doğusundaki Gaugamela'da eski düşmanı Darius ile bir kez daha karşılaşıp bir kez daha galip gelmiş, Susa, Babil, ve Persepolis merkezlerini zaptetmiş (İÖ 330). Darius, kendi subaylarından Bessus tarafından öldürülmüş. İskender, Darius'un cesedini kendi pelerinine sarmış ve devlet töreni ile gömülmesini emretmiş. İskender daha da doğuya yönelip Pakistan'ın İndus ırmağına kadar olan bütün bölgeyi ele geçirmiş, daha da ileriye gitmek istediyse de askerlerinin karşı çıkmasıyla burada durmuş.

Böylelikle İskender, daha önceki büyük Pers devletinin sınırlarının doğuda tamamını batıda ise daha fazlasını kaplayan bir devlet oluşturmuş, ve yönetim şeklini Pers'lerden devralmış. İmparatorluk hem doğu hem de batıyı kapladığından bir nevi doğu-batı sentezi olan bu yönetim şekli , daha sonraları doğuda Bizanslılar ve Osmanlılar tarafından, batıda ise Romalılar tarafından kısmen benimsenmiş. Bu yönetim düzeninde her ne kadar saraylardaki şaşa öne çıkmışsa da, esas karakteri kuvvetli bir bürokrasi imiş.

İskender İÖ 323te 33 yaşında birdenbire hastalanıp (humma) ölmüş. İmparatorluğu parçalanmış. Komutanları, bulundukları bölgelerde gücü ele geçirmişler. Mısır'da I.Ptolemaious firavun olarak taç giymiş, orta ve doğuda Seleucus taç giymiş, ve batı'da Roma İmparatorluğu oluşmuş.

Romalılar doğu'ya ilk saldırılarını İÖ 192'de Seleucus'un soyundan gelen Selefilere yapmışlar ve İÖ 188'de Karadeniz'in güneyindeki toprakları ele geçirmişler. Bundan elli yıl sonra ise, İÖ 133'te Bergama kralı III.Attalus, varisi olmadığından, komşu devletlerle savaşmak yerine, Anadolu'nun Ege ve Akdeniz kıyılarıda uzanan krallığının egemenliğini Romalılara devretmiş. Bölgeye "Asya eyaleti" ismini veren Romalılar, İÖ 63'te General Pompeius komutasında Suriye ve doğusundaki geniş toprakları fethetmişler. Buradan da Mısır'a göz dikmişler ve İÖ 31'de Actium savaşında VII.Kleopatrayı yenen İulius Sezar'ın yeğeni Octavianus Mısır'ı Roma topraklarına katmış. Bu tarihten itibaren Mezopotamya ve Mısır'ın zenginliği Roma'yı beslemiş, imparator olduğunda Augustus ismini alan Octavianus Roma'yı bu kaynaklarla yeniden inşa etmiş. Augustus'un Roma'yı tuğladan yapılma bir kent olarak devraldığı ve mermerden yapılma bir kent olarak devrettiği söylenirmiş.

Roma ordusu İS 70'te Kudüs'ü yerle bir etmiş, bölgede yerleşik son Yahudiler ise Ölü Deniz'e bakan dik yamaçlı bir tepedeki Masada kalesine sığınmışlar. Kale, 15,000 Romalı tarafından sarılmış ve içerdeki 960 kişi iki yıl bu kuşatmaya direnmiş, sonunda yenilmişler ve kalanlar kendilerini öldürmüşler, Yahudilerin özerkliği sona ermiş.

Hellenistik ve Roma yönetim biçimleri arasındaki başlıca fark, Roma'nın kalıcı egemenlik anlayışının bulunmasıymış. Belli standartlaştırmalara göre oluşturulan altyapı bunun en belirgin göstergesiymiş.

İS ilk üç yüzyılda Perslerle doğuda yapılan birçok savaşın neticesi olarak Romalıların doğudaki egemenliği zayıflamış. Zamanla Mısır, Suriye, ve Anadolu'nun bölümü Palmyra Kraliçesi Zenobia'nın eline geçmesi üzerine Roma imparatoru Diokletianus imparatorluğu ikiye bölmeye karar vermiş, Roma ve batısını kıdemsiz generallerine bırakarak kendi başkentini Nicomedia'ya (İznik) kurmuş.

Roma İmparatorluğunun resmi dini imparator ve hükümdarlık kültürünü benimsemekmiş, ancak bölgesel olarak İran'daki boğa kültü Miltra, Mısır'daki bereket ve annelik tanrıçası İsis kültü ve diğer bölgelerde Artemis'in değişik bir biçimi olan Kibele'ye veya şarap tanrısı Dionysos'a tapınma yaygın ve serbest olarak yaşarmış.

Nasıralı İsa'nın kurduğu Hırıstiyanlık isminde bir din ise bu ortamda , özellikle Musevilikten ayrılanlarla, giderek büyümüş. Hırıstiyanlığın, Museviliğin aksine, sadece Yahudileri değil, tüm insanlığı bu dine davet edişi yayılışı hızlandırmış. İS 180'de imparatorluğu yöneten hanedana mensup bir kişinin Hıristiyanlığı benimsemesiyle bu inanç korunmaya başlanmış. İmparatorluğun mükemmel iletişim yapısı içinde hızla yayılmış ve "bütün içinde baştan aşağı yayılmış" anlamına gelen "katolik" sözcüğü türemiş.

Pagan bir yazar olan Kelsos ikinci yüzyılın sonlarında Hıristiyanların gücünün birbirlerine bağlılıklarından kaynaklandığını ileri sürmüş, Hıristiyan yazar Tertullian ise "Şehitlerin kanı Kilise'nin tohumudur" demiş. Disiplin ve hizipçilik, hıristiyanlığın değişmez özelliği olmuş.

Hıristiyanların önü Romalılarca 261 yılında iyice açılmış, 261 ve 303 yılları arasında kiliseler desteklenmiş, ancak 303 yılında Hıristiyanların resmi devlet törenlerinde parmaklarıyla haç işareti yapmak konusundaki israrları neticesinde İmparator Diakletianus'un talimatıyla imparatorluk kültü için toplum önünde kurban vermeleri istenmiş, bunu reddeden Hıristiyanlar büyük bir kıyıma uğramışlar. Bu kıyım, batıdan daha fazla Hıristiyanın yaşadığı doğuda gerçekleşmiş. Kıyım, Hıristiyanlığı bastırmak bir yana, daha da yayılmasına neden olmuş.

Sonunda batı Roma imparatoru Konstantin, 312 yılında Milvia köprüsünde kazandığı bir savaşı "gökyüzünde gördüğü bir haç ve dolayısıyla Hz.İsa'nın sayesinde" kazandığını söyleyince, Hıristiyanlık tekrar imparatorluk sistemi içinde yerini almış, ve bundan böyle, giderek Hıristiyan olmak iyi ve görevinin bilincinde bir Roma yurtdaşı olmakla eş tutulmaya başlanmış.

325 yılında Konstantin iznik konsilini toplayıp Hıristiyan dinine ait resmi öğeleri saptamış, ve bir "pagan" kenti kimliği taşıyan "eski Roma"nın aksine bir "Hıristiyan kenti" kimliği taşıyacak olan yeni bir imparatorluk başkenti inşa etmeyi kararlaştırmış, yeri için de Byzantium'da karar kılmış. 330 yılında şehir, "Konstantinopolis" ismiyle resmen açılmış, ancak yedi yıl sonra, şehrin donanımı tamamlanamadan, Konstantin ölmüş. Konstantinopolis zamanla doğu'nun en görkemli şehri olmuş, ve imparator I.Theodosius sarayını Nicomedia'dan naklettikten sonra başpiskoposun gücü de bu sürece uygun olarak artmış.

400 yılına gelindiğinde Hıristiyanlık tüm Roma imparatorluğunda resmi din olmuş, hükümdarlar ise bu dinin alçakgönüllü hizmetkarları rolüne soyunmuşlar.

(Sanki şimdiye kadar yaptıklarım "kısa atlama"ymış gibi, bu noktada bir "uzun atlama" yapacağım. Kitapta Hıristiyanlığın mezhepleri, daha sonra Müslümanlığın doğuşu, Arapların bölgedeki rolleri, daha sonra Selçuklular, ve daha sonra da Osmanlılar uzun uzun anlatılıyor. Benim bu bölümü geçmemin nedeni bu dönemlerdeki gelişmelere nisbeten daha aşina olduğumdan, kitabın bu bölümlerini de zevkle okudum, kitapta bence bu dönemler de çok güzel bir detay dozajıyla anlatılıyor. Osmanlı devletinin kuvvetli yönetim yapısı ve kontrol ettiği topraklardaki kültürlere karşı olumlu yaklaşımı defalarca vurgulanıyor, birinci dünya savaşında Enver Paşa'nın tutumunun zaten çok zayıflamış olan Osmanlı devletinin çöküşünü hızlandırdığı görüşü savunuluyor. 2003 yılında basılmış bu kitabın "Bir Dönemin Sonu, İhtilafın Doğuşu" olarak isimlendirilmiş bu bölümü, "İronik bir durum, ama Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının sonuçlarının ne olacağı sorusuna yanıt vermek için vakit hala çok erken" cümlesi ile bitiyor...TU)

(Kitabın bundan sonraki bölümü, "Çatışmalar Yüzyılı" ismini taşıyor, 1920-2002 dönemini kapsıyor, 33 sayfalık bir bölüm, çok güzel kaleme alınmış, (en azından benim için) çok ilginç detaylar içeren bir bölüm. Ortadoğuda bugün yaşanan sorunların yüzyıllar öncesinden gelen temellere dayandığı gibi, son yüzyıllarda gelişen diğer oluşumlarla nasıl bir karışıklığa dönüştüğünü görmek mümkün. Bu yakında bu bölümü de özetlemeye gayret etmek niyetindeyim...TU)

(Kitabın son bölümünde ise "Kutsal Toprakla ve Kutsal Töreler" ana başlığı altında üç başlık var: "Yahudilik", "Hıristiyanlık", ve "İslam". Bu kısmı özetlemeye kalkar mıyım daha bilemiyorum...TU)

Çatışmalar Yüzyılı

"Çatışmalar Yüzyılı" özeti:

1920 yılında Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden silinmesiyle Topkapı sarayı bir yok oluşun simgesiydi artık. İktidar başka bir yerdeydi: islama dayalı çökmüş bir imparatorluğun küllerinden Türkiye'yi çıkaracak, ülkeyi laikliğe ve batılılaşmaya yöneltecek Mustafa Kemal'in elindeydi. Doğuda ise İran, dört yüzyıl boyunca üzerinde gölgesini hissettiği Osmanlı baskısından sıyrılıyordu. Rıza Han, 1979 yılındaki İslam devrimine kadar İran'ı yönetecek olan pehlevi hanedanını kurmaya hazırlanıyordu. Türkler de, İranlılar da kim oldukları hakkında köklü bir bilince sahip halklar olarak, değişen dünyalarına adım atıyorlardı. Buna karşılık ortadoğu'nun göbeğinde, çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun eski topraklarında yaşayan Arap halkları, ortak bir tarihin sınırladığı belirlediği topraklara sahip, ayrı bir halk kimliğinden yoksundular. Araplar, büyük ölçüde, bir aileler ve aşiretler topluluğuydu.

Birinci Dünya savaşı sırasında İngiltere, Araplara Akdeniz'in doğu kıyılarından Dicle ırmağının doğu kıyısına kadar uzanan üniter bir devlet vaat etmişti. Ancak savaşın bitmesiyle Araplar, sınırları savaşın muzafferleri tarafından belirlenmiş Avrupa sömürgeciliğin kurbanı olmakla kalmadılar, aynı zamanda Siyonizm'le de yüz yüze geldiler. Suriye(ve Lübnan) Fransızların, Ürdün, Filistin, ve Irak İngilizlerin kontrolunda kaldı. Mısır ise, Britanya İmparatorluğunun protektorası olarak devam etti. Sadece Suudi Arabistan bağımsız bir devlet oldu, Londra'dan gelen parasal destekle varlığını sürdürdü.

Milletler Cemiyeti, duruma hukuksal bir görünüm kazandırmak için Suriye, Irak, Mavera-i Ürdün ve Filistin'i Manda ilan etti. Mavera-i Ürdün ve Irak'ta Britanya yeni iki krallık kurdu ve tahtlarına Arap ayaklanmasının lideri olan ve büyük birleşik Arap devletinin başına geçmesi beklenen Mekke şerifi'nin oğullarını oturttu.

İkinci dünya harbinin yarattığı oluşumlar neticesinde Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve Ürdün bağımsız birer devlet oldular.

Bir tek Filistin'in durumu açıklık kazanamadı. Yahudiler binsekizyüzlerin sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Filistin kıyılarına çıkmışlardı. Birinci dünya savaşı sırasında Siyonistler, Filistin'de kurulacak anayurtları için İngilizlerin desteğini almışlardı. İkinci dünya savaşından hemen sonra Londra artık bu meseleyle uğraşmamaya karar verdi. Almanların Yahudilere uygulamış olduğu soykırımın da etkisiyle oluşan yeni konjonktürde İngilizler 1947'de konuyu Birleşmiş Milletler'e devrettiler.

Birleşmiş Milletler Filistin'i bu topraklar üzerinde hak idda eden iki halk arasında paylaştırmaya yönelik bir plan hazırladı, bu plan Araplar tarafından red edildi. Bunun üzerine Siyonistler İsrail devleti adına Filistin'e savaş ilan ettiler. Gayet gelişkin örgütsel yapıları ve iyi donanımları ile İsrailliler karşısında Filistinliler etkisiz kaldılar, koruyucu rolünde olması gereken(TU yorumu) İngiltere ise manda idaresinin resmen sona ereceği 14 mayıs 1948 gününü pasif olarak bekledi ve beklenen gün geldiğinde tüm İngilizler kendilerini ülkelerine götürecek gemilere bindiler. Aynı gün ikindi vakti saat dörtte Siyonistlerin lideri Davis Ben-Gurion yeni bir devletin, İsrail'in kurulduğunu ilan etti. Ertesi gün, 15 Mayıs'ta Mısır ile Suriye Filistin savaşına katıldı, ancak savaşın sonunda 700,000 Filistinli(Filistin halkının %60'ı) evsiz kaldı. Evsiz kalan Filistinliler, Ürdün, Suriye, Lübnan, ve Mısır'ın Gazza şeridindeki mülteci kamplarına akın ettiler. Filistinliler, bütün Araplar için, Batı karşısındaki güçsüzlüklerinin canlı simgesi haline geldi. İsrail, Arapların gözünde yeni bir Batılı sömürgeciden farklı değildi.

1950'lerde Arap kimliği, birliği ve ekonomik kalkınması idealleri Mısırlı lider Nasır'ın kişiliğinde temsil edilmeye başlandı.

23 Temmuz 1952'de askeri darbeyle Mısır krallığını deviren Hür Subaylar'ın lideri olan Nasır, Araplara haysiyet ve özsaygı vaat etti, "Nasırcılık" diye bir akımın doğmasını sağladı.

Nasır, 1956'da İngiltere ve Fransa'nın mülkiyetinde olan Süveyş Kanalı'na el koyunca İngiltere ve Fransa asker yolladı, İsrail de onlara destek verdi. ABD, müttefiklerine baskı yaparak geri çekilmeye zorladı ve Nasır Süveyş Kanalı anlaşmazlığından galip olarak çıktı. Bu zafer Nasır'ın Arap dünyasındaki imajını daha da büyüttü. Nasır, 1967 yılında Birleşmiş Milletler barış gücünün bölgeden çekilmesini istedi, meydana gelen boşluk sonuçta Altı Gün Savaşı'na yol açtı. İsrail topraklarını muhafaza etmekle kalmadı, Mısır'dan Gazze şeridini, Suriye'den Golan Tepeleri'ni, Ürdün'den de Batı Şeria ile Kudüs'ü aldı. "Nasırcılık"çöktü.

Bunun üzerine Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Yaser Arafat'ın liderliğinde, Filistinlileri Filistin kimliği altında toplamaya yönelik olarak kuruldu.

1968'te Saddam Hüseyin Irak'ta yönetimi ele geçirdi. 1970'te Nasır öldü, yerine Enver Sedat geçti. Aynı yıl Hafız Esat askeri bir darbeyle Suriye'nin başına geçti. 1973'te Enver Sedat İsraillilere karşı yeniden savaş başlattı. Aynı sıralar Suudi Arabistan kralı Faysal, OPEC'le birlikte petrol fiyatlarını neredeyse dört katına yükseltti. Petrol fiyatlarının artışı Araplara muazzam bir servet artışı sağladı. 1979'da Camp David Anlaşmasıyla Mısır ile İsrail arasında barış yapıldı.

1979'da İran'da İslam Devrimi yapıldı, Ocak 1980'de Irak ordusu İran'a saldırdı, bunu izleyen sekiz yıl boyunca Arap Yarımadasının petrol zengini monarşileri, İslam devriminden duydukları tedirginlik nedeniyle Irak'ı destekledi.

Haziran 1982'de İsrail Lübnan'a girdi, bütün yaz boyunca Beyrut'u bombaladı, ve sonunda Yaser arafat'ın askeri kanadı, ABD'nin aracılık ettiği bir anlaşma ile Lübnan'ı terk edip Tunus'a yerleşti. Bunun hemen ertesinde, FKÖ mensuplarının geride bıraktıkları çoğu çocuk, yaşlı ve kadınlardan oluşan ve Sabra ve Şatilla kamplarında yaşayan Filistinlilerden 800 ila 2000 kadarı, İsrail'in aşırı sağcı Hıristiyan müttefiki Falanjistler tarafından katledildi.

Batı Şeria'da ve Gazze'de hem FKÖ'den hem de Arap liderliğinden yoksun kalan Filistinliler, Aralık 1987'de İsrail ordusunun askerlerine taş atmaya başladılar.

Halen de durum budur (..TU yorumu)

 

Önceki Geri Sonraki