Önceleri, yazarlarının isimlerinin çağrışımından yola
çıkarak derinliksiz bir propaganda malzemesi olabilir diye şüpheyle
yaklaşmış olduğum bir kitabı, dün(15/05) altı saatimi ayırarak okudum ve
çok memnun kaldım. "Ortadoğu'da Tarih ve İnanç" , ISBN 975-6690-36-4, 250
sayfa kadar, parlak baskı, çok güzel fotoğraflar ve haritalar da var.
Kitabın orijinal adı "Cradle&Crucible: History and Faith in the Middle
East"
Kitap, bir yazarlar grubu tarafından yazılmış: Daniel
Schorr, David Fromkin, Zahi Hawass, Yossi Klein halevi, Sandra Mackey,
Charles M.Sennott, Milton Viorst, Andrew Wheatcroft.
İyi bir "tarih" bilgim yok, "din" bilgim de tartışacak
düzeyde değil. Ben kitaptan bilmiyor veya yanlış biliyor olduğumu
anladığım çok şey öğrendim, konuyla ilgilenenlerin kitabı okumasında bence
fayda var.
Bu sabah(16/05) İstanbul'da saat altıküsur'da deprem
ile uyanıp da ayağa dikilince bari öğrendiklerim boşa gitmesin,
pekiştireyim diye bir özet çıkarmaya niyetlendim, çıkartmaya başlamışken
de paylaşayım dedim.
Afrika'nın kuzeydoğu ucundan Arap Yarımadası'na ve
Asya'nın güneybatısına uzanan, ve Nil, Şeria, Dicle ve Fırat gibi
ırmakları barındıran bölgeye "Bereketli Hilal" de denirmiş. Avcı-toplayıcı
grupların bitkileri tarıma almayı, yabani hayvanları evcilleştirmeyi ilkin
buralarda başladığına inanılıyormuş. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş
farklı alanlarda farklı süratlerle oluşmuş, ve binlerce yıl almış.
İ.Ö. 10,000 civarlarında son buzul çağının buzullarının
erimesiyle bölgedeki besin miktarı artmış ve İ.Ö. dokuzuncu binyılda Kenan
bölgesinde(bugünkü Filistin) toplayıcı gruplara ait birkaç yüz kişilik
sürekli yerleşim birimleri görülmeye başlanmış. Yarısı zemin seviyesinin
altındaki konutlar aynı zamanda besin deposu olarak kullanılıyormuş. İ.Ö.
8500'lere ait bazı gömütlerde deniz kabukları ve taş çanaklar gibi sanat
nesnelerinin ve özel mezar taşları bulunması, toplumsal bir tabakalaşmanın
mevcut olduğunu gösteriyormuş. O sıralar geçirilen bir kuraklık dönemi,
taneli yabani bitkileri tarıma almaya neden olmuş. İ.Ö. 7000 dolayında
Kenan bölgesinde koyun ve keçi beslendiği gibi tarım da yapılırmış. Öte
yandan Nil vadisinde bu gelişim daha yavaş olmuş, İÖ altıncı bin yıla
kadar tarım bu bölgede önemli bir yaşam biçimi haline gelmemiş.
İ.Ö. 7500'de Şeria Vadisi'nde Eriha'da etrafında hendek
kazılıp kuleleri surla çevrilmiş bal peteği biçiminde evlerden oluşan
büyük bir yerleşim yeri varmış. Bir Anadolu köyü olan Çatalhöyük
(İ.Ö.6500-5500 dolayları) de mimari açıdan benzersizmiş.
İ.Ö. altıncı bine gelindiğinde bölgedeki farklı
kültürlerin arasında geniş bir ticaret ağı olduğu görülürmüş. Zamanla
yerleşim yerleri daha da büyümüş, dokumacılık, sulama gibi teknolojiler
geliştirilmiş.
İnsanoğlu uygarlığın eşiğini İÖ dördüncü binyılın
sonlarında Mezopotamya ve Mısır'da aşmış. Bunu izleyen bin yıl boyunca
doğan çeşitli uygarlıklar bazı ortak noktalar taşıyormuş. "Yazı" ortaya
çıkmış. Mezopotamya'da çivi yazısı gelişirken aynı dönemde Mısır'da
yazı-resim simgelerden oluşan hiyeratik denilen bir yazı kullanılıyormuş.
Nüfus kentsel merkezlere yığışır, çoğu kez bir tapınağın etrafına
yoğunlaşırmış. Şehir devletlerin geniş bir hinterlandı olurmuş. Bazı
şehirler ise ulus-devlet olarak birleşmiş, toplumlar katmanlaşmış. Bir
kralın başında bulunduğu küçük bir seçkin zümre, bir yönetici ve ruhban
sınıfı, bir sanatçı ve zanaatkar tabakası ve en aşağıda da çiftçiler,
balıkçılar, çobanlar ve köleler olurmuş (bugün durum farklı mı?... TU). İÖ
3100 dolaylarında, aşağı Mezopotamya'daki Ur şehrinde 24,000 kişi
yaşıyormuş. Nil Deltasının güneyinde birleşik bir krallık varmış, ve
bugünkü İran'ın güneybatısındaki dağlık bölgede İÖ 2500 dolaylarında Elam
devleti kurulmuş ve yaklaşık bin yıl yaşamış.
Gerek Sümer'lerde gerekse Mısırlılarda Hükümdar hem
devletin hem de dinin başı imiş. Yazının icadı ile birlikte devlete bağlı
büyük dinlerin gelişmesi de hızlanmış.
Yazının icadı "bilim" dediğimiz olgunun gelişmesini de
hızlandırmış, Sümerler ve sonrasında matematik, tıp ve astronomide büyük
ilerlemeler kaydedilmiş.
İÖ 2300 dolaylarında Mısır'da eski krallığın piramit
inşa eden kralları hüküm sürerken Sami dil grubundan bir kavim olan
Akat'lar, kuzey Mezopotamya'daki ülkelerinden komşuları Sümerlere
saldırmışlar. "Kadın'ın çocuğunu sepete koyup ırmağa bıraktığı" ilk
hikaye, Akat imparatoru I.Sargon için anlatılmış.
Mısır'ın güneyindeki Teb kentinden yeni bir hanedan
çıkarak Nil vadisi ile deltasının birleştiği Memfis bölgesine yerleşmiş,
böylece bölgedeki ticaret yollarından önemli bir noktayı kontrol altına
almış, böylece daha sonraki Mısır imparatorluğunun tohumlarını atmış.
İÖ ikinci binyılda Sami dili konuşan Babilliler
Mezopotamya'da üstünlüğü ele geçirmişler ve bölgede 200 yıl süren bir
egemenlik kurmuşlar. Babillilerin son hükümdarı Hammurabi yasalar ve
adalete dayalı etkili bir devlet yönetim sistemi kurmuş.
Hitit başkenti Boğazköy'deki arşivlere göre
Tutanhamun'un ölümünden sonra Mısır kraliçesi, Hitit kralı Suppiluliumas'a
haber göndererek evlenmek için bir Hitit prensi istemiş (yani görücü usulü
bile değil....TU). Bir süre tereddütten sonra bir prens yollanmış, ancak
prens yolda ölmüş.
"İsrail"ismi, ilk kez II.Ramses'in halefi Merneptah
döneminde, Kenan'ın dağlık bölgelerinde yaşayan bir çobanlar kavmi olarak
bir zafer stelinde geçiyormuş.
İÖ bininci yıllara gelindiğinde iklim değişikliği
nedeniyle kuzeydoğudan göç dalgaları neticesinde hitit imparatorluğu
yıkılmış. Mısırlılar, içlerinde Peleset'ler(Filistinliler) de olan ve
deniz halkları diye bilinenler tarafından yıpratılmış ve onların da parlak
dönemi sona ermiş.
Bundan sonra bölge, Dicle'nin yukarılarında bulunan
Asurluların yükselişine şahit olmuş.
Genel kargaşa ortamı ve Asurluların saldırıları
karşısında kırsal gruplar dağlık bölgelere çekilmişler, bu gruplardan
İsraillilerin temelini teşkil ettiğine inanılan Yahuda ve Benyamin
kabileleri Kudüs yakınlarındaki Kenan tepesini ele geçirdikten sonra,
Kenan bölgesinde merkezde sağlam bir yer edinmiş eski denizci halklar olan
Filistinlilerle karşı karşıya gelmişler. Hz.Davud(İÖ 1004-960) Kenan
kentlerini birleştirmiş, İsrail krallığını kurmuş, Kudüs'ü zaptetmiş ve
başkent yapmış.
Asur Kralı II.Sargon İÖ 721'de İsrail'i zaptetmiş ve
İsraillileri bölgeden atmış. Asurlular, daha sonra Mısır'ın Memfis
bölgesini de ele geçirmişler ve Asurbanipal zamanında İÖ 666'da Teb'i de
alıp Mısır'ın fethini tamamlamışlar.
Asurbanipal, Asur İmparatorluğunun en parlak döneminde
Babil'de hüküm süren kardeşi Şamaş-Şum-Okin'in başkaldırması ve
ayaklanması ile karşılaşmış, ve bu iç savaş imparatorluğun çöküşünü
hazırlamış.
Asurbanipal Nineve'deki sarayında muazzam bir kitaplık
kurmuş, Mezopotamya kültürü ve tarihi hakkındaki bugünkü bilgilerin bir
bölümü bu kitaplığın kalıntılarından elde edilmiş.
İÖ 612'de Nineve, Babil kralı Nabukadnezar (yahu Matrix
filmindeki geminin ismi bu değil miydi?...TU) 'ın kontroluna geçmiş, İÖ
539'da ise Pers kralı Kyros Babil'i zaptetmiş.
İÖ 334'de Makedonya Kralı İskender ("yoğurtlu,
birbuçuk" olanından değil, bu "III.Aleksandros" oluyor...TU), yaklaşık
40,000 asker ile Trakya'yı aşarak Çanakkale boğazından Anadolu'ya geçmiş.
Yanaşık düzende uzun mızraklarla hareket eden üniteler şeklindeki savaş
düzeni İskender'in ordusunu o dönemde yenilmez kılmış. Pers'lerin büyük
kralı III. Darius'un ordularını birkaç defa mağlup etmiş, ve Akdeniz'e
ulaşmış. Buradan Mısır'a yönelmiş, İÖ 331'de Mısır'ı ele geçirmiş, tekrar
merkeze dönüp Dicle'nin doğusundaki Gaugamela'da eski düşmanı Darius ile
bir kez daha karşılaşıp bir kez daha galip gelmiş, Susa, Babil, ve
Persepolis merkezlerini zaptetmiş (İÖ 330). Darius, kendi subaylarından
Bessus tarafından öldürülmüş. İskender, Darius'un cesedini kendi
pelerinine sarmış ve devlet töreni ile gömülmesini emretmiş. İskender daha
da doğuya yönelip Pakistan'ın İndus ırmağına kadar olan bütün bölgeyi ele
geçirmiş, daha da ileriye gitmek istediyse de askerlerinin karşı
çıkmasıyla burada durmuş.
Böylelikle İskender, daha önceki büyük Pers devletinin
sınırlarının doğuda tamamını batıda ise daha fazlasını kaplayan bir devlet
oluşturmuş, ve yönetim şeklini Pers'lerden devralmış. İmparatorluk hem
doğu hem de batıyı kapladığından bir nevi doğu-batı sentezi olan bu
yönetim şekli , daha sonraları doğuda Bizanslılar ve Osmanlılar
tarafından, batıda ise Romalılar tarafından kısmen benimsenmiş. Bu yönetim
düzeninde her ne kadar saraylardaki şaşa öne çıkmışsa da, esas karakteri
kuvvetli bir bürokrasi imiş.
İskender İÖ 323te 33 yaşında birdenbire hastalanıp
(humma) ölmüş. İmparatorluğu parçalanmış. Komutanları, bulundukları
bölgelerde gücü ele geçirmişler. Mısır'da I.Ptolemaious firavun olarak taç
giymiş, orta ve doğuda Seleucus taç giymiş, ve batı'da Roma İmparatorluğu
oluşmuş.
Romalılar doğu'ya ilk saldırılarını İÖ 192'de
Seleucus'un soyundan gelen Selefilere yapmışlar ve İÖ 188'de Karadeniz'in
güneyindeki toprakları ele geçirmişler. Bundan elli yıl sonra ise, İÖ
133'te Bergama kralı III.Attalus, varisi olmadığından, komşu devletlerle
savaşmak yerine, Anadolu'nun Ege ve Akdeniz kıyılarıda uzanan krallığının
egemenliğini Romalılara devretmiş. Bölgeye "Asya eyaleti" ismini veren
Romalılar, İÖ 63'te General Pompeius komutasında Suriye ve doğusundaki
geniş toprakları fethetmişler. Buradan da Mısır'a göz dikmişler ve İÖ
31'de Actium savaşında VII.Kleopatrayı yenen İulius Sezar'ın yeğeni
Octavianus Mısır'ı Roma topraklarına katmış. Bu tarihten itibaren
Mezopotamya ve Mısır'ın zenginliği Roma'yı beslemiş, imparator olduğunda
Augustus ismini alan Octavianus Roma'yı bu kaynaklarla yeniden inşa etmiş.
Augustus'un Roma'yı tuğladan yapılma bir kent olarak devraldığı ve
mermerden yapılma bir kent olarak devrettiği söylenirmiş.
Roma ordusu İS 70'te Kudüs'ü yerle bir etmiş, bölgede
yerleşik son Yahudiler ise Ölü Deniz'e bakan dik yamaçlı bir tepedeki
Masada kalesine sığınmışlar. Kale, 15,000 Romalı tarafından sarılmış ve
içerdeki 960 kişi iki yıl bu kuşatmaya direnmiş, sonunda yenilmişler ve
kalanlar kendilerini öldürmüşler, Yahudilerin özerkliği sona ermiş.
Hellenistik ve Roma yönetim biçimleri arasındaki
başlıca fark, Roma'nın kalıcı egemenlik anlayışının bulunmasıymış. Belli
standartlaştırmalara göre oluşturulan altyapı bunun en belirgin
göstergesiymiş.
İS ilk üç yüzyılda Perslerle doğuda yapılan birçok
savaşın neticesi olarak Romalıların doğudaki egemenliği zayıflamış.
Zamanla Mısır, Suriye, ve Anadolu'nun bölümü Palmyra Kraliçesi Zenobia'nın
eline geçmesi üzerine Roma imparatoru Diokletianus imparatorluğu ikiye
bölmeye karar vermiş, Roma ve batısını kıdemsiz generallerine bırakarak
kendi başkentini Nicomedia'ya (İznik) kurmuş.
Roma İmparatorluğunun resmi dini imparator ve
hükümdarlık kültürünü benimsemekmiş, ancak bölgesel olarak İran'daki boğa
kültü Miltra, Mısır'daki bereket ve annelik tanrıçası İsis kültü ve diğer
bölgelerde Artemis'in değişik bir biçimi olan Kibele'ye veya şarap tanrısı
Dionysos'a tapınma yaygın ve serbest olarak yaşarmış.
Nasıralı İsa'nın kurduğu Hırıstiyanlık isminde bir din
ise bu ortamda , özellikle Musevilikten ayrılanlarla, giderek büyümüş.
Hırıstiyanlığın, Museviliğin aksine, sadece Yahudileri değil, tüm
insanlığı bu dine davet edişi yayılışı hızlandırmış. İS 180'de
imparatorluğu yöneten hanedana mensup bir kişinin Hıristiyanlığı
benimsemesiyle bu inanç korunmaya başlanmış. İmparatorluğun mükemmel
iletişim yapısı içinde hızla yayılmış ve "bütün içinde baştan aşağı
yayılmış" anlamına gelen "katolik" sözcüğü türemiş.
Pagan bir yazar olan Kelsos ikinci yüzyılın sonlarında
Hıristiyanların gücünün birbirlerine bağlılıklarından kaynaklandığını
ileri sürmüş, Hıristiyan yazar Tertullian ise "Şehitlerin kanı Kilise'nin
tohumudur" demiş. Disiplin ve hizipçilik, hıristiyanlığın değişmez
özelliği olmuş.
Hıristiyanların önü Romalılarca 261 yılında iyice
açılmış, 261 ve 303 yılları arasında kiliseler desteklenmiş, ancak 303
yılında Hıristiyanların resmi devlet törenlerinde parmaklarıyla haç
işareti yapmak konusundaki israrları neticesinde İmparator Diakletianus'un
talimatıyla imparatorluk kültü için toplum önünde kurban vermeleri
istenmiş, bunu reddeden Hıristiyanlar büyük bir kıyıma uğramışlar. Bu
kıyım, batıdan daha fazla Hıristiyanın yaşadığı doğuda gerçekleşmiş.
Kıyım, Hıristiyanlığı bastırmak bir yana, daha da yayılmasına neden olmuş.
Sonunda batı Roma imparatoru Konstantin, 312 yılında
Milvia köprüsünde kazandığı bir savaşı "gökyüzünde gördüğü bir haç ve
dolayısıyla Hz.İsa'nın sayesinde" kazandığını söyleyince, Hıristiyanlık
tekrar imparatorluk sistemi içinde yerini almış, ve bundan böyle, giderek
Hıristiyan olmak iyi ve görevinin bilincinde bir Roma yurtdaşı olmakla eş
tutulmaya başlanmış.
325 yılında Konstantin iznik konsilini toplayıp
Hıristiyan dinine ait resmi öğeleri saptamış, ve bir "pagan" kenti kimliği
taşıyan "eski Roma"nın aksine bir "Hıristiyan kenti" kimliği taşıyacak
olan yeni bir imparatorluk başkenti inşa etmeyi kararlaştırmış, yeri için
de Byzantium'da karar kılmış. 330 yılında şehir, "Konstantinopolis"
ismiyle resmen açılmış, ancak yedi yıl sonra, şehrin donanımı
tamamlanamadan, Konstantin ölmüş. Konstantinopolis zamanla doğu'nun en
görkemli şehri olmuş, ve imparator I.Theodosius sarayını Nicomedia'dan
naklettikten sonra başpiskoposun gücü de bu sürece uygun olarak artmış.
400 yılına gelindiğinde Hıristiyanlık tüm Roma
imparatorluğunda resmi din olmuş, hükümdarlar ise bu dinin alçakgönüllü
hizmetkarları rolüne soyunmuşlar.
(Sanki şimdiye kadar yaptıklarım "kısa atlama"ymış
gibi, bu noktada bir "uzun atlama" yapacağım. Kitapta Hıristiyanlığın
mezhepleri, daha sonra Müslümanlığın doğuşu, Arapların bölgedeki rolleri,
daha sonra Selçuklular, ve daha sonra da Osmanlılar uzun uzun anlatılıyor.
Benim bu bölümü geçmemin nedeni bu dönemlerdeki gelişmelere nisbeten daha
aşina olduğumdan, kitabın bu bölümlerini de zevkle okudum, kitapta bence
bu dönemler de çok güzel bir detay dozajıyla anlatılıyor. Osmanlı
devletinin kuvvetli yönetim yapısı ve kontrol ettiği topraklardaki
kültürlere karşı olumlu yaklaşımı defalarca vurgulanıyor, birinci dünya
savaşında Enver Paşa'nın tutumunun zaten çok zayıflamış olan Osmanlı
devletinin çöküşünü hızlandırdığı görüşü savunuluyor. 2003 yılında
basılmış bu kitabın "Bir Dönemin Sonu, İhtilafın Doğuşu" olarak
isimlendirilmiş bu bölümü, "İronik bir durum, ama Osmanlı
İmparatorluğu'nun yıkılmasının sonuçlarının ne olacağı sorusuna yanıt
vermek için vakit hala çok erken" cümlesi ile bitiyor...TU)
(Kitabın bundan sonraki bölümü, "Çatışmalar Yüzyılı"
ismini taşıyor, 1920-2002 dönemini kapsıyor, 33 sayfalık bir bölüm, çok
güzel kaleme alınmış, (en azından benim için) çok ilginç detaylar içeren
bir bölüm. Ortadoğuda bugün yaşanan sorunların yüzyıllar öncesinden gelen
temellere dayandığı gibi, son yüzyıllarda gelişen diğer oluşumlarla nasıl
bir karışıklığa dönüştüğünü görmek mümkün. Bu yakında bu bölümü de
özetlemeye gayret etmek niyetindeyim...TU)
(Kitabın son bölümünde ise "Kutsal Toprakla ve Kutsal
Töreler" ana başlığı altında üç başlık var: "Yahudilik", "Hıristiyanlık",
ve "İslam". Bu kısmı özetlemeye kalkar mıyım daha bilemiyorum...TU)
Çatışmalar Yüzyılı
"Çatışmalar Yüzyılı" özeti:
1920 yılında Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden
silinmesiyle Topkapı sarayı bir yok oluşun simgesiydi artık. İktidar başka
bir yerdeydi: islama dayalı çökmüş bir imparatorluğun küllerinden
Türkiye'yi çıkaracak, ülkeyi laikliğe ve batılılaşmaya yöneltecek Mustafa
Kemal'in elindeydi. Doğuda ise İran, dört yüzyıl boyunca üzerinde
gölgesini hissettiği Osmanlı baskısından sıyrılıyordu. Rıza Han, 1979
yılındaki İslam devrimine kadar İran'ı yönetecek olan pehlevi hanedanını
kurmaya hazırlanıyordu. Türkler de, İranlılar da kim oldukları hakkında
köklü bir bilince sahip halklar olarak, değişen dünyalarına adım
atıyorlardı. Buna karşılık ortadoğu'nun göbeğinde, çöken Osmanlı
İmparatorluğu'nun eski topraklarında yaşayan Arap halkları, ortak bir
tarihin sınırladığı belirlediği topraklara sahip, ayrı bir halk
kimliğinden yoksundular. Araplar, büyük ölçüde, bir aileler ve aşiretler
topluluğuydu.
Birinci Dünya savaşı sırasında İngiltere, Araplara
Akdeniz'in doğu kıyılarından Dicle ırmağının doğu kıyısına kadar uzanan
üniter bir devlet vaat etmişti. Ancak savaşın bitmesiyle Araplar,
sınırları savaşın muzafferleri tarafından belirlenmiş Avrupa
sömürgeciliğin kurbanı olmakla kalmadılar, aynı zamanda Siyonizm'le de yüz
yüze geldiler. Suriye(ve Lübnan) Fransızların, Ürdün, Filistin, ve Irak
İngilizlerin kontrolunda kaldı. Mısır ise, Britanya İmparatorluğunun
protektorası olarak devam etti. Sadece Suudi Arabistan bağımsız bir devlet
oldu, Londra'dan gelen parasal destekle varlığını sürdürdü.
Milletler Cemiyeti, duruma hukuksal bir görünüm
kazandırmak için Suriye, Irak, Mavera-i Ürdün ve Filistin'i Manda ilan
etti. Mavera-i Ürdün ve Irak'ta Britanya yeni iki krallık kurdu ve
tahtlarına Arap ayaklanmasının lideri olan ve büyük birleşik Arap
devletinin başına geçmesi beklenen Mekke şerifi'nin oğullarını oturttu.
İkinci dünya harbinin yarattığı oluşumlar neticesinde
Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve Ürdün bağımsız birer devlet oldular.
Bir tek Filistin'in durumu açıklık kazanamadı.
Yahudiler binsekizyüzlerin sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu
sınırları içinde yer alan Filistin kıyılarına çıkmışlardı. Birinci dünya
savaşı sırasında Siyonistler, Filistin'de kurulacak anayurtları için
İngilizlerin desteğini almışlardı. İkinci dünya savaşından hemen sonra
Londra artık bu meseleyle uğraşmamaya karar verdi. Almanların Yahudilere
uygulamış olduğu soykırımın da etkisiyle oluşan yeni konjonktürde
İngilizler 1947'de konuyu Birleşmiş Milletler'e devrettiler.
Birleşmiş Milletler Filistin'i bu topraklar üzerinde
hak idda eden iki halk arasında paylaştırmaya yönelik bir plan hazırladı,
bu plan Araplar tarafından red edildi. Bunun üzerine Siyonistler İsrail
devleti adına Filistin'e savaş ilan ettiler. Gayet gelişkin örgütsel
yapıları ve iyi donanımları ile İsrailliler karşısında Filistinliler
etkisiz kaldılar, koruyucu rolünde olması gereken(TU yorumu) İngiltere ise
manda idaresinin resmen sona ereceği 14 mayıs 1948 gününü pasif olarak
bekledi ve beklenen gün geldiğinde tüm İngilizler kendilerini ülkelerine
götürecek gemilere bindiler. Aynı gün ikindi vakti saat dörtte
Siyonistlerin lideri Davis Ben-Gurion yeni bir devletin, İsrail'in
kurulduğunu ilan etti. Ertesi gün, 15 Mayıs'ta Mısır ile Suriye Filistin
savaşına katıldı, ancak savaşın sonunda 700,000 Filistinli(Filistin
halkının %60'ı) evsiz kaldı. Evsiz kalan Filistinliler, Ürdün, Suriye,
Lübnan, ve Mısır'ın Gazza şeridindeki mülteci kamplarına akın ettiler.
Filistinliler, bütün Araplar için, Batı karşısındaki güçsüzlüklerinin
canlı simgesi haline geldi. İsrail, Arapların gözünde yeni bir Batılı
sömürgeciden farklı değildi.
1950'lerde Arap kimliği, birliği ve ekonomik kalkınması
idealleri Mısırlı lider Nasır'ın kişiliğinde temsil edilmeye başlandı.
23 Temmuz 1952'de askeri darbeyle Mısır krallığını
deviren Hür Subaylar'ın lideri olan Nasır, Araplara haysiyet ve özsaygı
vaat etti, "Nasırcılık" diye bir akımın doğmasını sağladı.
Nasır, 1956'da İngiltere ve Fransa'nın mülkiyetinde
olan Süveyş Kanalı'na el koyunca İngiltere ve Fransa asker yolladı, İsrail
de onlara destek verdi. ABD, müttefiklerine baskı yaparak geri çekilmeye
zorladı ve Nasır Süveyş Kanalı anlaşmazlığından galip olarak çıktı. Bu
zafer Nasır'ın Arap dünyasındaki imajını daha da büyüttü. Nasır, 1967
yılında Birleşmiş Milletler barış gücünün bölgeden çekilmesini istedi,
meydana gelen boşluk sonuçta Altı Gün Savaşı'na yol açtı. İsrail
topraklarını muhafaza etmekle kalmadı, Mısır'dan Gazze şeridini,
Suriye'den Golan Tepeleri'ni, Ürdün'den de Batı Şeria ile Kudüs'ü aldı.
"Nasırcılık"çöktü.
Bunun üzerine Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Yaser
Arafat'ın liderliğinde, Filistinlileri Filistin kimliği altında toplamaya
yönelik olarak kuruldu.
1968'te Saddam Hüseyin Irak'ta yönetimi ele geçirdi.
1970'te Nasır öldü, yerine Enver Sedat geçti. Aynı yıl Hafız Esat askeri
bir darbeyle Suriye'nin başına geçti. 1973'te Enver Sedat İsraillilere
karşı yeniden savaş başlattı. Aynı sıralar Suudi Arabistan kralı Faysal,
OPEC'le birlikte petrol fiyatlarını neredeyse dört katına yükseltti.
Petrol fiyatlarının artışı Araplara muazzam bir servet artışı sağladı.
1979'da Camp David Anlaşmasıyla Mısır ile İsrail arasında barış yapıldı.
1979'da İran'da İslam Devrimi yapıldı, Ocak 1980'de
Irak ordusu İran'a saldırdı, bunu izleyen sekiz yıl boyunca Arap
Yarımadasının petrol zengini monarşileri, İslam devriminden duydukları
tedirginlik nedeniyle Irak'ı destekledi.
Haziran 1982'de İsrail Lübnan'a girdi, bütün yaz
boyunca Beyrut'u bombaladı, ve sonunda Yaser arafat'ın askeri kanadı,
ABD'nin aracılık ettiği bir anlaşma ile Lübnan'ı terk edip Tunus'a
yerleşti. Bunun hemen ertesinde, FKÖ mensuplarının geride bıraktıkları
çoğu çocuk, yaşlı ve kadınlardan oluşan ve Sabra ve Şatilla kamplarında
yaşayan Filistinlilerden 800 ila 2000 kadarı, İsrail'in aşırı sağcı
Hıristiyan müttefiki Falanjistler tarafından katledildi.
Batı Şeria'da ve Gazze'de hem FKÖ'den hem de Arap
liderliğinden yoksun kalan Filistinliler, Aralık 1987'de İsrail ordusunun
askerlerine taş atmaya başladılar.
Halen de durum budur (..TU yorumu)