...daha
TURGUTLAMA

 
 

              

Önceki Geri Sonraki

-11-

Tarih Yok Demenin ABC'si

Türkiyedeki siyaset sahnesinde yaşananları yorumlamak ve isabetli öngörülerde bulunmak konularındaki beceriksizliğim malumunuzdur. Bu bakımdan siyasi oluşumlar konusunda ettiğim lafların herhangi bir kıymeti harbiyesinin olmadığı yakin çevrem tarafından hem bilinir, hem de gerekli sıklık ve kuvvet ilen bendenize hatırlatılmak suretiylen sükunet'im sağlanır.

Ancaak, iş müzakere(negotiation)'ye gelince bencileyinin beyanı iktiza eder:

Hani Sayın Recep Tayyip Erdoğan teyyare ilen ya Avrupaya giderkene, ya da dönerkene teyyarenin içinde koridorda gazetecilerin sorusuna "tarih için tarih de bir gelişmedir, ancak elbette bizim esas hedefimiz tam üyelik için tarihtir" dedi ya, işte orada "AB'nin 12 Aralık'ta Türkiyeye ne diyeceği" müzakeresi bitti.

AB'nin bu müzakerede pozisyonu apaçık ortada: "Türkiyeyi AB içine alma taahhüdünü yapmayan(veya şimdiye kadar yapılmış bulunan taahhüdü mümkün olduğunca az şekilde kuvvetlendiren, mümkünse hiç kuvvetlendirmeyen) ve aynı zamanda Türkiye'yi AB'nin kapısından uzaklaştırmayacak bir cümle" sarf edilmeli 12 Aralık'ta. Yani Türkiye'yi tam anlamıyla "kapının önünde" tutacak bir cümle, ne bir adım içeri, ne bir adım dışarı, tam "kapının önü".

Şimdi hamle olanaklarına bakarsak AB'nin hamlesi Türkiye'yi içeri almak veya almamak, bu hamle AB tasarrufunda. Türkiyenin hamle olanakları ise kapıda durmak veya uzaklaşmak, bu da Türkiyenin tasarrufunda. AB içeri almamak hamlesini oynayacak ise bunu öyle bir şekilde oynamalı ki bu hamle Türkiyenin "kapıdan uzaklaşmak" karşı hamlesi ile neticelenmesin(AB bakış açısından).

AB şu yukarı paragrafta özetlediğim etkiyi yaratacak cümle'nin arayışında. Türkiyenin kapıdan uzaklaşmamasını sağlayacak, ancak kendilerini bağlamayacak cümle, diyelim ki "penguenler soğuk havalarda ayaklarının tekine yünlü çorap giyerler" ise, o cümleyi söyleyecekler. Penguenler yerine, konuya biraz daha "relevant", ancak sonuç itibariyle şu anda yapılan müzakerenin "essence"i açısından sonuçta çok da fark etmeyecek bir cümle attılar ortaya: "tarih için tarih".

"Tarih için tarih", 12 Aralık'ta tarih vermemeyi ifade etmenin bilmemkaç tane yolundan biridir. Mühim olan "hayır, 12 Aralıkta size tarih yok" demenin bu şekli, Türkiye tarafından kabul edilebilir olarak algılanacak mıdır?? Yani Türkiyeyi bu cevap AB kapısından uzaklaştıracak mıdır?? Bu sorunun cevabını AB'dekiler arıyor idi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, AB'nin aradığı cevabı teyyare'de verdi: "tarih için tarih de bir gelişmedir, ancak..." (TU:gerisi o kadar önemli değil).

"Başmüzakereci" konumundaki birinin bunu görmüş olması iyi olurdu. Olmadı, müzakere'nin anası bitti. Şimdi ise tarih için tarih'in tarihinin ne olması gerektiği konusunda ortaya yemler atılıyor. Dikkat ederseniz müzakere zemini kaydı, "Türkiye için tarih"ten uzaklaştı.

Tamam, buraya kadar "business as usual" diyelim, herkes her zaman her konuda doğru adım atmayabilir, veya adımı doğrudur da netice ille de olumlu olmayabilir. Bunu hiç bir kimseden beklemenin gerçekçi olduğuna inanmıyorum. Ancak bundan sonrasının da "business as usual" olması bence endişe verici:

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "ben tüccarım iyi pazarlık yaparım" demiş. Ve dahi "diplomasiye kısa sürede adapte oldum" diye devam etmiş.

İşte şimdi (yine) yandık...

Daha önce de bu konuda aynı fikri beyan etmiştim, tekraren belirteyim:

Bir müzakerede sizin bulunduğunuz pozisyon karşı tarafı kesiyor da sizi kesmiyor ise ilerlemek için yapabileceğiniz en iyi hamle pozisyonu bozmaktır.

Bu dediğimi Türkiye/AB müzakeresine tercüme edelim: Türkiyenin pozisyonu şu: Türkiye AB'nin kapısında, içeri girmek istiyor, ancak "içeri girme" diye bir hamle seçeneği, insiyatif olanağı yok. Ya orada bekliyecek, ya da kapıdan uzaklaşacak. Türkiyenin AB kapısında oturuyor (tamam peki, "kapıyı tırmalıyor") olması, AB'yi kesiyor, ancak Türkiyeyi kesmiyor.

Türkiye'nin AB'ye girmesinin yolu, bence AB kapısından uzaklaşmaktır.

Daha bundan birkaç hafta öncesine kadar bütün taraflar 12 Aralık'ta Türkiye ile ilgili müzakerenin konusunun "Türkiye'ye AB'ye katılma tarihi verilip verilmemesi" olduğu konusunda hemfikirdi. Hatırlarsanız, demeç veren AB yetkilileri de, Türk tarafı adına konuşan bizim aslan müzakerecilerimiz de "Türkiyeye AB'ye giriş için tarih verilmesini veya verilmemesini" konuşuyorlardı.

AB, "tarih için tarih" diye bir şey attı ortaya, bir de tarih attı ortaya (teknik terimle bu ikinci ortaya atılana "anchor" denir, müzakere zeminini istediğiniz tarafa kaydırmak amacıyla kullanılan çok basit ancak şekilde görüldüğü gibi etkili bir araçtır), 1Temmuz 2005 dendi, yok öteki "vallahi olmaz, hatırım için 2004 içinde bir tarih olsun, yoksa alınırım" falan dedi. Bizim aslan müzakereciler de konuşulan tarih'in, müzakerenin ana temasını teşkil eden tarih olmamasına aldırmayarak tarih tartışmasına taraf olarak fiilen "tarih için tarih"i kabul etmiş olup bu "tarih için tarih"in tarihini müzakere eder oldular.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "tarih"in 2003 yılı içinde olması gerektiğini söylemiş. Şimdi herhalde bizim aslan müzakerecilere "siz müzakereye başlarken ortaya koyduğunuz en önemli isteğinizden vazgeçmiş oldunuz, müzakere zeminin kaydırılmasına hem seyirci oldunuz, hem de yardımcı oldunuz, şimdi ise karşı tarafın "anchor"unu referans alarak kendinize bir "anchor" bulmaya çalışıyorsunuz, bu kadar da beceriksizcene müzakere yapılır mı??" desek "ben tüccarım iyi pazarlık yaparım" denecek.

Bu seviyede bir müzakere yeteneğine ben kendi hesabıma iki avuç yemiş'i bile pazarda satmak üzere emanet etmem, aziz milletimizin "yeter miktarının" ise benimle hemfikir olmadığı ortada.

 

Önceki Geri Sonraki