Türkiyedeki siyaset sahnesinde yaşananları yorumlamak
ve isabetli öngörülerde bulunmak konularındaki beceriksizliğim
malumunuzdur. Bu bakımdan siyasi oluşumlar konusunda ettiğim lafların
herhangi bir kıymeti harbiyesinin olmadığı yakin çevrem tarafından hem
bilinir, hem de gerekli sıklık ve kuvvet ilen bendenize hatırlatılmak
suretiylen sükunet'im sağlanır.
Ancaak, iş müzakere(negotiation)'ye gelince
bencileyinin beyanı iktiza eder:
Hani Sayın Recep Tayyip Erdoğan teyyare ilen ya
Avrupaya giderkene, ya da dönerkene teyyarenin içinde koridorda
gazetecilerin sorusuna "tarih için tarih de bir gelişmedir, ancak elbette
bizim esas hedefimiz tam üyelik için tarihtir" dedi ya, işte orada "AB'nin
12 Aralık'ta Türkiyeye ne diyeceği" müzakeresi bitti.
AB'nin bu müzakerede pozisyonu apaçık ortada:
"Türkiyeyi AB içine alma taahhüdünü yapmayan(veya şimdiye kadar yapılmış
bulunan taahhüdü mümkün olduğunca az şekilde kuvvetlendiren, mümkünse hiç
kuvvetlendirmeyen) ve aynı zamanda Türkiye'yi AB'nin kapısından
uzaklaştırmayacak bir cümle" sarf edilmeli 12 Aralık'ta. Yani Türkiye'yi
tam anlamıyla "kapının önünde" tutacak bir cümle, ne bir adım içeri, ne
bir adım dışarı, tam "kapının önü".
Şimdi hamle olanaklarına bakarsak AB'nin hamlesi
Türkiye'yi içeri almak veya almamak, bu hamle AB tasarrufunda. Türkiyenin
hamle olanakları ise kapıda durmak veya uzaklaşmak, bu da Türkiyenin
tasarrufunda. AB içeri almamak hamlesini oynayacak ise bunu öyle bir
şekilde oynamalı ki bu hamle Türkiyenin "kapıdan uzaklaşmak" karşı hamlesi
ile neticelenmesin(AB bakış açısından).
AB şu yukarı paragrafta özetlediğim etkiyi yaratacak
cümle'nin arayışında. Türkiyenin kapıdan uzaklaşmamasını sağlayacak, ancak
kendilerini bağlamayacak cümle, diyelim ki "penguenler soğuk havalarda
ayaklarının tekine yünlü çorap giyerler" ise, o cümleyi söyleyecekler.
Penguenler yerine, konuya biraz daha "relevant", ancak sonuç itibariyle şu
anda yapılan müzakerenin "essence"i açısından sonuçta çok da fark
etmeyecek bir cümle attılar ortaya: "tarih için tarih".
"Tarih için tarih", 12 Aralık'ta tarih vermemeyi ifade
etmenin bilmemkaç tane yolundan biridir. Mühim olan "hayır, 12 Aralıkta
size tarih yok" demenin bu şekli, Türkiye tarafından kabul edilebilir
olarak algılanacak mıdır?? Yani Türkiyeyi bu cevap AB kapısından
uzaklaştıracak mıdır?? Bu sorunun cevabını AB'dekiler arıyor idi.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, AB'nin aradığı cevabı
teyyare'de verdi: "tarih için tarih de bir gelişmedir, ancak..."
(TU:gerisi o kadar önemli değil).
"Başmüzakereci" konumundaki birinin bunu görmüş olması
iyi olurdu. Olmadı, müzakere'nin anası bitti. Şimdi ise tarih için
tarih'in tarihinin ne olması gerektiği konusunda ortaya yemler atılıyor.
Dikkat ederseniz müzakere zemini kaydı, "Türkiye için tarih"ten uzaklaştı.
Tamam, buraya kadar "business as usual" diyelim, herkes
her zaman her konuda doğru adım atmayabilir, veya adımı doğrudur da netice
ille de olumlu olmayabilir. Bunu hiç bir kimseden beklemenin gerçekçi
olduğuna inanmıyorum. Ancak bundan sonrasının da "business as usual"
olması bence endişe verici:
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "ben tüccarım iyi pazarlık
yaparım" demiş. Ve dahi "diplomasiye kısa sürede adapte oldum" diye devam
etmiş.
İşte şimdi (yine) yandık...
Daha önce de bu konuda aynı fikri beyan etmiştim,
tekraren belirteyim:
Bir müzakerede sizin bulunduğunuz pozisyon karşı tarafı
kesiyor da sizi kesmiyor ise ilerlemek için yapabileceğiniz en iyi hamle
pozisyonu bozmaktır.
Bu dediğimi Türkiye/AB müzakeresine tercüme edelim:
Türkiyenin pozisyonu şu: Türkiye AB'nin kapısında, içeri girmek istiyor,
ancak "içeri girme" diye bir hamle seçeneği, insiyatif olanağı yok. Ya
orada bekliyecek, ya da kapıdan uzaklaşacak. Türkiyenin AB kapısında
oturuyor (tamam peki, "kapıyı tırmalıyor") olması, AB'yi kesiyor, ancak
Türkiyeyi kesmiyor.
Türkiye'nin AB'ye girmesinin yolu, bence AB kapısından
uzaklaşmaktır.
Daha bundan birkaç hafta öncesine kadar bütün taraflar
12 Aralık'ta Türkiye ile ilgili müzakerenin konusunun "Türkiye'ye AB'ye
katılma tarihi verilip verilmemesi" olduğu konusunda hemfikirdi.
Hatırlarsanız, demeç veren AB yetkilileri de, Türk tarafı adına konuşan
bizim aslan müzakerecilerimiz de "Türkiyeye AB'ye giriş için tarih
verilmesini veya verilmemesini" konuşuyorlardı.
AB, "tarih için tarih" diye bir şey attı ortaya, bir de
tarih attı ortaya (teknik terimle bu ikinci ortaya atılana "anchor" denir,
müzakere zeminini istediğiniz tarafa kaydırmak amacıyla kullanılan çok
basit ancak şekilde görüldüğü gibi etkili bir araçtır), 1Temmuz 2005
dendi, yok öteki "vallahi olmaz, hatırım için 2004 içinde bir tarih olsun,
yoksa alınırım" falan dedi. Bizim aslan müzakereciler de konuşulan
tarih'in, müzakerenin ana temasını teşkil eden tarih olmamasına
aldırmayarak tarih tartışmasına taraf olarak fiilen "tarih için tarih"i
kabul etmiş olup bu "tarih için tarih"in tarihini müzakere eder oldular.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan, "tarih"in 2003 yılı içinde
olması gerektiğini söylemiş. Şimdi herhalde bizim aslan müzakerecilere
"siz müzakereye başlarken ortaya koyduğunuz en önemli isteğinizden
vazgeçmiş oldunuz, müzakere zeminin kaydırılmasına hem seyirci oldunuz,
hem de yardımcı oldunuz, şimdi ise karşı tarafın "anchor"unu referans
alarak kendinize bir "anchor" bulmaya çalışıyorsunuz, bu kadar da
beceriksizcene müzakere yapılır mı??" desek "ben tüccarım iyi pazarlık
yaparım" denecek.
Bu seviyede bir müzakere yeteneğine ben kendi hesabıma
iki avuç yemiş'i bile pazarda satmak üzere emanet etmem, aziz milletimizin
"yeter miktarının" ise benimle hemfikir olmadığı ortada.