"Irak'a müdahele olur da biz bu işin dışında kalırsak
Kuzey Irak'taki oluşumlar hakkında söz sahibi olamayız, oluşumları kontrol
edemeyiz, bu da Türkiye açısından kabul edilebilir bir durum değildir, o
halde eğer Irak'a müdahele edilecekse bizim de Kuzey Irak'a girmemiz
şart'tır".
Yukarıda özetlemeye çalıştığım argümanı çok fazlasıyla
duymaya başladık. Ve anladığım kadarıyla yukarıdaki argüman, "biz işin
içine girmezsek bir ekonomik krize daha sürükleneceğiz" argümanı ile
birlikte çok kabul görüyor.
İkinci argüman, yani "biz işin içine girmezsek bir
ekonomik krize daha sürükleneceğiz" argümanı galiba doğru, ancak bu
argüman'ın, "biz işin içine girersek yeni bir ekonomik krize
sürüklenmeyeceğiz" gibi bir durumu yaratmadığı herkesce açık olarak
anlaşılıyor mu emin değilim.
Birinci argüman ise benim oldum olası kafama yatmıyor.
Şimdiye kadarki dünya harpleri hep benzer argümanların ülkelerin birbiri
ile ilişkili olarak kurmalarından çıkmış.
Farazi bir durum üzerine farazi bir argüman: " Bazıları
Anadolu'dan insanların bile çıplak gözle seçilebileceği mesafede bulunan
12 adaların Yunan'lıların eline geçmesi, Türkiyenin güvenliği yönünden
kabul edilebilir değildir, o halde..."
Başka bir farazi durum üzerine farazi bir argüman:
"Musul ve Kerkük Türkiyenin Petrol gelirini sağladığı bölgelerdir, bu
bölgeye herhangi bir ülke'nin yan bakması Türkiye'nin güvenliği bakımından
kabul edilebilir değildir, çünkü Türkiye Petrol gelirinin yok olmasını
göze alamaz, o halde..." (aç parantez: Musul ve Kerkük Türkiyenin elinde
olsa idi, veya bir şekilde Türkiyenin yüksek bir Petrol geliri olsa idi,
Türkiye'nin şu anda olduğundan daha da fakir, gelir dağılımı daha da
bozuk, sosyal adalet ve demokrasiden daha da yoksun, daha da "dışarıya
bağımlı" olmuş olacağına inananlardanım. Turgut Özal ile hemfikir olmuş
olduğum ender konulardan biridir. kapa parantez)
Farazi durumlar üzerine farazi argüman kurmanın tabii
ki sonu yok. Fazla bir anlamı da yok. 12 adalar şu anda Türkiye'nin elinde
değil, Musul ve Kerkük de değil. 12 adalar ve/veya Musul ve Kerkük
Türkiyenin elinde olsaydı Türkiyenin şu andaki durumunun daha mı iyi daha
mı kötü olacağı ise meçhul.
Bana kalırsa, "Irak'a müdahele olur da biz bu işin
dışında kalırsak Kuzey Irak'taki oluşumlar hakkında söz sahibi olamayız,
oluşumları kontrol edemeyiz, bu da Türkiye açısından kabul edilebilir bir
durum değildir, o halde..." argümanına dayanarak "tek yol Kuzey Irak'a
girmek" gibi bir sonuca varmak doğru değil.
ABD açısından bakarsak:
ABD, bırakın ülkesi dışında yaşayan vatandaşını, kendi
ülkesinde yaşayan vatandaşını bile koruyabilmek için dünya yüzünde
kendisine bireysel veya örgütsel anlamda tehdit teşkil edebilecekleri
yetiştiren ve destekleyen, veya destekleme ihtimali bulunan ülkeleri
proaktif olarak vurmayı politika olarak benimsedi. Eh, Kamuoyu yönünden
büyük bir sorun yok, Amerikalılar vurdulu kırdılı işleri severler; ABD'nin
vuracak gücü de var, o gücü dengeleyecek başka bir güç de yok; hemi de
"ABD güçlenmek için vuruyor" demeyeceğim ama " Vurdukça ABD'nin ekonomik
yönden güçlendiği" de gözden kaçmamalı; güzeeel.
ABD açısından bir de Petrol yönünden bakalım: Bush,
"Petrolcüler" tarafından desteklenerek gelmiş bir başkan. Amerika'nın
dünya ham petrol tüketiminde %29 payı var. Halbuki Irak Petrol'ünden, ki
dünyadaki Irak Petrolü payı %11, ABD pay alamamış durumda. ABD'nin Irak'a
saldırmak için katmerli nedeni var ("Saldırmakta haklı" demek
istemiyorum). Ha bir de İngiltere'nin de Irak petrolünden hiç payı
olmadığını, Almanya ve Fransa'nın ise Irak petrolünden mebzul miktarda pay
aldığını da söyleyeyim de Irak halkını diktatörünün elinden kurtarmak için
ABD ve İngiltere'nin niye daha fazla acele ettiği, Almanya ve Fransa'nın
ise neden işi ağırdan aldığı iyice ayan beyan olsun.
ABD'nin kendine göre nedenleri var diyelim, ya bizim???
Bugün oylanacak tezkerenin "ultimate" sonucu olarak,
zincirleme oluşabilecek olayların neticesinde, insanlar kendi
güvenliklerinin tehdit altına girebileceğinin acaba ne kadar bilincinde??
"Türkiyeye zarar gelebilir", "Türklerin canı yanabilir" falan gibi
riskleri sıralarken acaba insanlar kendi canlarının, sevdiklerinin
canlarının da risk altında olabileceğinin acaba bilincinde mi
konuşuyorlar, yoksa "bir şeyler olacak, ama şahsen bana ve sevdiklerime,
yakınlarıma bir tehdit oluşmaz" diye ne ipe sapa gelmez bir varsayım mı
var hepimizin kafasında??
"Harp olsun-olmasın" diye ileri geri konuşurken
kendimizin bu harp neticesinde sakat kalabileceğimizi veya öleceğimizi,
veya daha da kötüsü, evlatlarımızı ve sevdiklerimizi kaybedebileceğimizi
acaba idrak ediyor muyuz??
Yoksa "bir şeyler olacak, biz de seyredeceğiz, her şey
olup bittikten sonra da sonuçları değerlendireceğiz, isabetli karar vermiş
olup olmadığımızı konuşacağız" falan diye mi düşünüyoruz. Yani "filmi
izleyeceğiz, sinema çıkışında da kahve içerek filmi değerlendireceğiz"
midir beklenti??
İkinci dünya harbinde 52 milyon insanın öleceğini, ve
çok önemli: bu ölenler içinde kendisinin, sevdiklerinin ve yakınlarının da
olacağını 1930'lu yıllardaki kaç tane karar verici veya kararı uygulayıcı
biliyordu?? Peki bilemezdi, "seziyordu??" diye soralım.
Sezselerdi aynı şeyler olur muydu??