Kapısında sarı üzerine siyah harflerle "Müdür" yazılı
odanın iki yanı camlar ile sınırlandırılmış olduğundan içerdeki adamı
duymasam da, görüyordum. Karşısında oturan bir adam ile hararetli bir
konuşma yapıyor, konuşmasını da geniş el kol hareketleri ile
destekliyordu. Derin bir konu olmalıydı, ancak konu ne kadar derin olursa
olsun, bir yandan konuşurken bir yandan cin gibi gözlerle ikide bir bütün
görüş sahasını tarıyordu. Pat diye beni gördü, departmanda sekreterinin
karşısında oturan "yabancı"ya bakışları bir an takıldı, "mülakata gelen
mühendis bu olmalı" diye bir düşüncenin aklından geçtiğini görür gibi
oldum. Bana küçük bir gülücük attı ve karşısındaki adama bıraktığı yerden,
aynı hararetle konuşmaya devam etti. Elleri, kolları havada büyük daireler
çiziyor, daha sonra dağınık bir işin nasıl toplanması gerektiğini tasvir
eder tarzda havadaki "işlei" topluyor, önündeki masanın orasına burasına
parmak uçlarını birleştirerek dokunmak suretiyle "indiriyor"du.
Bu adamı çok sevmiştim. Bir gün önce görüştüğüm adama
hiç benzemiyordu. O adam, benim "hayat hikayemi" kendi görüşleri ve hayat
hikayesi ile renklendirerek, son derece ciddi olarak dinlemiş, birkaç kere
çalan telefonu cevap vermek için değil, soru sormak için açmış, "presler"
hakkında "açtılar mı?", "niye açmadılar?" falan diye bir şeyler
konuşmuştu. Görüşmenin sonunda bana "Yarın Tanju bey ile görüşecekmişsin"
demişti, "Evet" , "Görüşmenizin sonunda, her ne olursa olsun, bana gel,
tekrar görüşelim","Peki".
Karşımdaki sekreterin "Aç mısınız?" sorusuyla
düşüncelerimden sıyrıldım. Sekreterin gözlerinin içi gülüyordu, sorduğu
hakiki bir soruya benziyordu, Evet, açım" dedim. Yemekten sonra bölüm
müdürü beni ofisinin kapısında bekliyordu. Bir saat kadar adeta sohbet
ettik. "Bu adam bana iş teklif ederse kabul edeceğim" düşüncesi, başka hiç
bir parametreye bağımlı olmaksızın kafamda bu görüşme sırasında netleşti.
Dedim ya, adamı çok sevmiştim.
Görüşmenin sonuna doğru Tanju bey, bana hemen yanındaki
ofisi gösterdi: "Bu ofis benimle birlikte çalışacak Stok Kontrol Şefi için
epey bir süredir boş, sana bu işi teklif etmeyi düşünüyorum" dedi. Gözleri
ile gözlerimde bir şey arar gibiydi. Neredeyse kendi ofisi büyüklüğündeki
aydınlık ve ferah mekana baktım, "siz teklif edin, ben de kabul edeyim"
dedim.
Tanju bey beni personel bölümüne yolladı, personel şefi
Naci (rahmetli, kanser'den kaybettik), bana "Arkadaşım, bu kadar büyük bir
fabrikanın stoklarını kontrol edebilecek misin?" diye sordu, sonraları
alıştığım espri anlayışı ile, ben de sanki ölçümümün neticesine göre
değişen bir cevap verecekmişim gibi camdan dışarı bakarak devasa fabrikayı
gözlerimi kısarak ölçtüm biçtim ve, Naci'ye dönüp kararlı bir ses tonuyla
"Edebilirim" dedim. "Bizim daha bu pozisyon için görüşmelerimiz devam
ediyor, birkaç hafta içinde ararız" dedi, "Peki" dedim.
Personel bölümünden çıkarken döndüm, Naci'ye, aklımda
ilk gün görüşmüş olduğum adamın söylediği takılı kaldığından "başka
biriyle görüşmem gerekiyor mu, gideyim mi?" dedim, "Gidebilirsin, biz sana
haber veririz", dedi.
"İyi, güzel" diye düşündüm, idari bina'dan çıkıp park
yerine doğru yürürken. Ve aniden ilk gün görüştüğüm adam önümde bitiverdi
"Nereye gidiyorsun?". "Görüşmelerim bitti, gidiyorum" dedim. "Ben sana
benimle tekrar görüşmeye gel demedim mi?". Gabak gubuk ettim, "Ne bileyim,
personel şefi Naci bey bana gidebilirsin dedi." dedim. "Olsun, bana
gelmeliydin" dedi ve döndü gitti.
Birkaç gün sonra sabahın köründe telefon çaldı.
Uyandım, zar zor cevap verdim. Arayan Personel Müdürü Savaş bey, resmi bir
ton ile "Stok Kontrol Şef'liğini teklif ediyoruz, ücret altmışsekizbin
lira" gibi bir şey diyor. Rakamı yanlış duymuş olduğumu düşündüm, o güne
kadarki Ankara ve İzmir'de yapmış olduğum görüşmelerde otuzbin lira
üzerinde bir rakam ile karşılaşmamıştım. "Rakamı tekrar eder misiniz?"
dedim, "Altmışsekizbin lira, ancak zamanla artar" dedi.
Ankara'daki yaşadığım hayatın renkliliği ve İzmit'in o
antipatik hali bir an gözümün önünden geçti. Mekanik bir şekilde "Kabul
ediyorum" dedim.
"Başkalarının ağız kokusunu çekmeyeceğim" ve maaşlı bir
işte sebat edip çalışmayacağım konusundaki yaygın kanı, hele ki
çalışılacak iş Ankara dışında olunca, bir de üstelik İzmit gibi silik bir
yerde olunca kocaman bir "inanmamaya" dönüştü. Tanıdıklarım, arkadaşlarım
benimle vedalaşırken hep yarım yamalak vedalaştılar, kimse benim
"hakikaten" Ankara'dan ayrılıyor olduğuma inanmadı. Ben ise birkaç gün
boyunca boğazımda bir takoz ile dolaştım.
Birkaç gün sonra İzmit'te, Savaş bey ve Naci'nin önüme
sürdüğü bir sürü kağıda imza attım, elime, üzerinde "Turgut Uzer, Stok
Kontrol Şefi, işe giriş tarihi 2 Şubat 1981, Lassa" falan yazan bir kimlik
verdiler.
"Misafirhane"de kalmamı teklif ettiler, "Tabii kalırım"
dedim memnuniyetle, Savaş bey, "Sen yine de bir göz at, sonra karar ver"
dedi.
"Misafirhane, Lassa'nın kuruluş yıllarında kullanılmış
bulunan şantiye binasından, daha doğrusu barakasından devşirme içler acısı
bir yapıydı. "Misafirhane"nin en dikkat çekici yanı, kapısının önünde,
kürekleri falan takılmış vaziyette, "ready to go" bir kayık bulunmasıydı.
Üstelik bu kayık, bir halat ile binadaki pencerelerinden birinin pencere
koluna bağlanmıştı. Sonraları, kayığın ne kadar fonksiyonel olduğunu görme
ve yaşama imkanım olacaktı. Şiddetli bile olması gerekmeyen aşağı yukarı
her yağmurda "misafirhane"nin hemen yanındaki kanal taşıyor ve bu nadide
yapı sular altında kalıyordu. Kravat ve takım elbiseli insanların
pantolonlarını dizlerine kadar sıyırıp çorap, pabuç ve iş çantaları
ellerinde, kayık marifetiyle "misafirhane"ye gidiş ve geliş "commute"
edişi vakayı adiyedendi.
"Misafirhane" mimari numunesine başka bir şık bir
add-on ise, görülen lüzum üzerine eklenmiş bulunan ısınma sistemi idi.
Emsallerinin aksine adeta canlı bir yaratık olan ısınma sistemi, gecenin
bir saatinde, aklına eserse, harekete geçer, tüm borular ve radyatörler
zangırdamaya ve sallanmaya başlar idi. Isınma sistemi her canlandığında
birkaç yerinden patlak verir, ancak bunlar da "misafirhane" odalarının
standart donanımına dahil olan ingiliz anahtarı, ve açık ağız takımı
vasıtasıyla, "misafirler" tarafından süratle tamir edilir, uykuya devam
edilirdi.
Akşamları çay demlenir ve salonumsu bir yere yayılarak
sohbet edilirdi. Lassa kültürü, orada yaşar, orada şekillenirdi. Ben
"misafirhane"de kısa bir süre kaldım, ancak akşam sohbetlerine uzun süre
daha katıldım.
Tanju bey'in yanındaki güzel ofise yerleştiğimin, yani
Lassa'da Stok Kontrol Şefi olarak başladığımın ikinci haftasında Tanju
bey,beni ofisine çağırdı, bana bir konu açmaya çalışıyor. Tanıdığım iki
hafta içinde kendisini hiç bu kadar sıkıntılı görmemiştim. Bir şey
diyecek, bir türlü diyemiyor. Sonunda mekanik bir tavır takındı ve
diyeceğini dedi: Şirkette bir organizasyon değişikliği yapılmıştı, daha
önce üretim bölümüne bağlı olan üretim planlama şefliği, Tanju bey'in
müdürlüğünü yaptığı "Malzeme Kontrol Müdürlüğü"ne bağlanmış, müdürlüğün
ismi de "Malzeme Planlama ve Kontrol Müdürlüğü" olarak değiştirilmişti.
Buraya kadar güzel, ama bu kadarla kalmıyordu. Üretim Planlama Şefliği ile
Stok Kontrol Şefliği birleştirilmiş, duyuruların makbul terimlerinden biri
ile, yeni bir şeflik "ihdas" olmuştu:"Üretim Planlama ve Stok Kontrol
Şefliği". Yeni şefliğe o an itibariyle Planlama Şefi görevinde olan zat
atanmıştı. Bu durumda ben, "Stok Kontrol Mühendisi" ünvanına düşüyordum,
Tanju bey'e değil, yeni şef'e rapor edecektim, ve güzel ofisimi de "Üretim
Planlama ve Kontrol Şef"ine terk edecek, açık ofisteki masalardan birine
geçecektim. Tanju bey bütün bu gelişmeleri bana bir çırpıda söyledi ve
sonuna ekledi: "Bu durumda sen bu şirkette kalmamaya karar verirsen seni
gayet iyi anlarım, hak da veririm" dedi.
Karar vermek için fazla düşünmem gerekmedi. Tanju
bey'den izin isteyip ofis dışına çıkıp on dakika kadar yürüdüm. Geri
geldiğimde bu kararın benim performansımla ilgisi olmayan ve dışımda
gelişen bir karar olduğunu, bana iki hafta önce Şef'lik değil de
Mühendislik teklif etmiş olsaydı yine de işi kabul etmiş olacağımı, onbeş
günde bir kademe geri gitmenin çok hoş olmadığını, ancak bunun beni ana
rotamdan çıkartmayacağını söyledim. Ofisteki eşyalarımı topladım, açık
ofisteki masalardan birine, kimisi sempati, kimisi müstehzi, ama hepsi
meraklı bakışlar altında yerleştim, bir sigara yakıp bana bakan herkese
dik dik baktım. Bölümde işler "normal"e döndü.
1983 yılında, yani Lassa'da başladığımdan iki yıl
sonra, "yeniden" şef oldum.
Aşağıdaki hikayeyi "Turgutlama" kitabımdan "neredeyse
aynen" alıyorum. Kitabı ezbere bilenlerin yazının gerisini okumasına gerek
yoktur.
"Karbon karası", veya "is karası" denilen ürün, petro
kimya rafinelerinde üretilen petrol ürünlerinden biridir. Lastik
üretiminde kullanılan ana hammedelerden olan is karası, çok küçük
parçacıklardan (partiküllerden) oluşan siyah bir toz’dur. Partikülleri o
kadar küçüktür ki insanın üzerindeki giysilerin kumaşlarının dokumalarının
arasından bile geçip siz giyinik olmanıza rağmen durduğunuz yerde bütün
vücudunuzu siyaha boyar. Lastik işçilerinin hangilerinin is karasının
bulunduğu bölümlerde çalıştığı vardiya çıkışlarında gözlerinin etrafı
belirgin şekilde sürmeli olmasından anlaşılır. Bu "sürme" ler esasında duş
yapmalarına rağmen göz etrafındaki en küçük kırıntıların içine giren is
karalarıdır. Bu "illet" ürün, lastik fabrikalarında giderek "kapalı
sistemler" halinde kullanılmaya başlandı, dolayısıyla kirletici etkisi,
halen var olmakla birlikte, gün geçtikçe azalmaya başladı. Ancak eskiden
öyle değildi…
1980’lerin başında lastik fabrikasında stok kontrol
mühendisi olarak çalışıyorum. Şirketteki ilk yılım. Yaklaşık 150 çeşit
hammadde, 100 çeşit kadar mamul, 20,000’e yakın kalem ise yedek parça ve
işletme malzemesi var "stokları kontrol edilecek". Hepsi de kart
sistemiyle manuel olarak kayıt altında tutuluyor, sipariş sistemi de
manuel ve epey "kafadan" yapılıyor.
Bölüm müdürü ile birlikte oturduk, işleri belli bir
öncelikle ele almaya karar verdik. İlk önceliği Hammadde’ye vermeye karar
verdik, ben bir hız işe giriştim. Birkaç günlük bir kütüphane taraması
sonucunda literatürde ismi "ABC Sınıflandırması" olarak geçen bir sistemi
benimsedim, bölüm müdürünün de onayı ile Hammadde stok kontrol sistemini
bir "ABC sınıflaması"na tabi tuttum.
"ABC sınıflaması" kabaca şöyle bir sistem: her bir stok
kaleminin kullanım miktarı ve birim fiyatının çarpımı ile oluşan listeyi
yukarıdan aşağıya sıralıyorsunuz ve daha sonra bu listeyi bazı birkaç
faktörü de dikkate alarak parçalara bölüyorsunuz. Çok kullanıp çok para
harcadığınız kalemleri çok daha sık gözden geçirip çok daha sıklıkta
sipariş veriyorsunuz, daha az kullandığınız ve çok para harcamadığınız
malzemeleri ise çok daha seyrek gözden geçirip diyelim bütün yıl
kullanacağınız miktarı bir seferde satın alıp bu malzemeleri yılın geri
kalanında dert etmiyorsunuz.
Sistemi çok hızlı bir şekilde devreye aldık ve aynı
hızda ve çok belirgin şekilde olumlu netice aldık. Taşınan Hammadde
stoklarında neredeyse yarı yarıya azalma oldu, aynı zamanda hammadde
yokluğu nedeniyle duruşlar da neredeyse kayboldu. Üzerine üstlük, bu yeni
sistem’in takibi için gereken işgücü, iki insan’dan bir insan’a düştü.
Stok Kontrol Şefi olarak işe alınıp işyerinde daha iki
haftasını doldurmadan kendi dışında oluşan organizasyonel bir gereklilikle
Stok Kontrol Mühendisliğine "degrade" edilmiş olmasına rağmen istifayı
basıp gitmemesi nedeniyle epey hayret ve dikkat çekmiş olan bencileyin
fabrikada ikinci defa bu başarı nedeniyle "umumun kaydına" girmiştim.
"ABC sınıflaması" başarının’nın da etkisiyle Hammadde
Ambarı’nın yönetimi de bana verildi. Hammadde Ambarını düzenledim,
tanımlamalarını tamamladım, son derece düzenli bir sistemin oturtulmasını
sağladım. Bu da güzel oldu, hoşuma gitti. Hammadde stok sistemi saat gibi
çalışmaya başladı. Neyin ne zaman, ne kadar sipariş edileceği belli, gelen
malın nereye nasıl konulacağı belli, ne şekilde ambardan çıkacağı belli,
dedim ya, sistem saat gibi çalışıyor……..ken…
Bir gün sabahleyin erkenden fabrika nizamiyesindeki
güvenlik görevlisinden bir telefon geldi, "Kapıya is karası kamyonları
geldi, içeriye bırakayım mı??" diyor.
O sıralar hammadde siparişlerini çok yakından takib
ediyorum, siparişlerin yaklaşık tamamı aklımda,
"Petkim’den bir kamyon N660 (bir is karası tipi)
bekliyorum, eğer o kamyonsa içeri alabilirsin" diyorum.
"Yok şefim" diyor, (bana "şefim"demelerine sinir
oluyorum, "şef" kelimesinden nefret ediyorum)
"Yok şefim" diyor, "bunlar limandan geliyormuş, ayrıca
gelen bir kamyon falan değil, burada göz alabildiğine kamyon var"
"Bizim fabrikaya mal getirdiklerine emin misin, diğer
fabrikalardan birine gelmişlerdir, irsaliyeleri ne diyor??" diyorum
"Şefim ben kontrol ettim, bu mallar bize gelmiş" diyor.
"Bekle, kapıyı açma, ben geliyorum" diyorum ve
nizamiyeye gidiyorum.
Kapıda durum tesbiti yapıyorum, alım al, morum mor
yerime dönüyorum, İstanbul’daki İkmal müdürlüğünü arıyorum, birkaç yeri
daha arıyorum ve tablo yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Kapıya 1000 tonun üzerinde is karası dayanmış
vaziyette, limandaki gemide ise 3000 tonun üzerinde is karası bizim
fabrikaya nakledilmek üzere indiriliyor. Toplam 5000 ton’a yakın is karası
bizim fabrikaya gelmiş, böyle bir siparişimiz yok, o sıralar biz ayda bir
kaç yüz ton is karası kullanıyoruz, tuttuğumuz is karası stoğu ise 300-
400 ton civarında. Bu kadar malı istemişliğimiz yok, paramız var mı
bilmiyorum, o sıralar para işi bende değildi, ama bu kadar mala
ihtiyacımız olmadığı kesin, belki de hepsinden önemlisi bu malı koyacak
yerimiz yok.
Malı "birisi" Avrupa’da bir vesileyle ucuza bulup
"kapatmış". Öyle bir "kapatmış" ki kimsenin haberi yok.
Yapacak bir şey yok, el mahkum 5000 ton is karasını
fabrika sahasına aldık. 2000 ton kadarını ıkış tıkış ambarlara sığdırdık,
kaldı mı 3000 ton kadar is karası açıkta. Fabrikadaki nisbeten korunaklı
yerlerin krokisini çıkarttım, birazını oraya, birazını buraya koyuyorum,
yerlerini kaybetmeyeyim diye de krokiye işliyorum. Yine de elimde 2000 ton
kadar is karası kaldı. Bunu da açık araziye koydum, kocaman naylonlar
aldırttım, bunların üzerini olduğunca iyi örttürdüm, iplerle naylonlar
bağlandı, bu şekilde belki muhafaza ederim dedim.
Nerdeee. Birkaç gün içinde fabrikanın her yeri
kararmaya başladı. Rüzgar alıyor is karasını, her yere savuşturuyor.
Bırakın binaları, makinaları falan, fabrikanın insanları giderek
"esmerleşmeye" başladı. Herkes şikayetçi, şikayetlerin hedefi de benim.
Sanki malları ben almışım gibi.
Üzerine bir de sıkı bir yağmur yağdı mı. İs karalarının
bir bölümü yağmur suyu ile birlikte her yere dağıldı. Fabrikanın her
yerinde siyah yağmur suyu öbekleri oluştu, musluklardan akan suların rengi
bile bozuldu. İs karası hiçbir şey dinlemiyor.
Baktım olacak gibi değil, bir aracı vasıtasıyla
İzmit’in doğusunda büyükcene bir depo tuttum, camları falan kırık,
duvarlarında delikler falan var ama yine de "kapalı" sayılır. Bölge
halkından gizli olarak birkaç gecede kalan is karalarını bu depoya
naklettim, kapısına kilidi vurdum, ve rahat ettim.
Zannediyordum ki, birkaç hafta sonra İzmit’in mahalli
gazetesinde, "İzmit’in doğusundaki esrarengiz toz" gibi bir başlıkla bir
yazı çıktı. Bölge halkı, balkona astıkları çamaşırları gri olarak
topluyorlarmış. İzmit’in doğusunda bir gariplik varmış, beyaz olan her şey
grileşiyormuş. İş giderek bölgesel bir faciaya dönüşüyordu.
Bir kaç gecede depodaki is karalarını boşalttırdım,
tekrar fabrikaya getirttim ve açık sahaya indirttim. Oraya buraya
taşınmaktan ve sürekli ellenmekten bir harabe görüntüsüne gelmiş is karası
torbalarına delikler açtırdım, böylelikle bir kaç tane sıkı yağmur’dan
sonra içleri iyice boşaldı, daha sonra kalıntıları açık araziye
gömdürttüm.
Ben bütün bu işlemleri yaparken amirlerimin hiçbiri
benim ne yaptığımı öğrenmeye gayret sarf etmedi. Bana ne zaman
rastlasalar, "Şu is karalarıyla ilgili bir şeyler yapıyorsun değil mi??"
dediler, ben de, "Birşeyler yapmaya çalışıyorum" dedim.
Yıl sonu sayımında is karaları kaleminde büyük bir
eksiklik çıktı. Bu envanter farkını, "sebebi bilinmiyor" ibaresiyle rapor
ettim, kimse dönüp hesap sormadı.