...daha
TURGUTLAMA

 
 

              

Önceki Geri Sonraki

-8-

İzmit’in Doğusundaki Esrarengiz Toz

Kapısında sarı üzerine siyah harflerle "Müdür" yazılı odanın iki yanı camlar ile sınırlandırılmış olduğundan içerdeki adamı duymasam da, görüyordum. Karşısında oturan bir adam ile hararetli bir konuşma yapıyor, konuşmasını da geniş el kol hareketleri ile destekliyordu. Derin bir konu olmalıydı, ancak konu ne kadar derin olursa olsun, bir yandan konuşurken bir yandan cin gibi gözlerle ikide bir bütün görüş sahasını tarıyordu. Pat diye beni gördü, departmanda sekreterinin karşısında oturan "yabancı"ya bakışları bir an takıldı, "mülakata gelen mühendis bu olmalı" diye bir düşüncenin aklından geçtiğini görür gibi oldum. Bana küçük bir gülücük attı ve karşısındaki adama bıraktığı yerden, aynı hararetle konuşmaya devam etti. Elleri, kolları havada büyük daireler çiziyor, daha sonra dağınık bir işin nasıl toplanması gerektiğini tasvir eder tarzda havadaki "işlei" topluyor, önündeki masanın orasına burasına parmak uçlarını birleştirerek dokunmak suretiyle "indiriyor"du.

Bu adamı çok sevmiştim. Bir gün önce görüştüğüm adama hiç benzemiyordu. O adam, benim "hayat hikayemi" kendi görüşleri ve hayat hikayesi ile renklendirerek, son derece ciddi olarak dinlemiş, birkaç kere çalan telefonu cevap vermek için değil, soru sormak için açmış, "presler" hakkında "açtılar mı?", "niye açmadılar?" falan diye bir şeyler konuşmuştu. Görüşmenin sonunda bana "Yarın Tanju bey ile görüşecekmişsin" demişti, "Evet" , "Görüşmenizin sonunda, her ne olursa olsun, bana gel, tekrar görüşelim","Peki".

Karşımdaki sekreterin "Aç mısınız?" sorusuyla düşüncelerimden sıyrıldım. Sekreterin gözlerinin içi gülüyordu, sorduğu hakiki bir soruya benziyordu, Evet, açım" dedim. Yemekten sonra bölüm müdürü beni ofisinin kapısında bekliyordu. Bir saat kadar adeta sohbet ettik. "Bu adam bana iş teklif ederse kabul edeceğim" düşüncesi, başka hiç bir parametreye bağımlı olmaksızın kafamda bu görüşme sırasında netleşti. Dedim ya, adamı çok sevmiştim.

Görüşmenin sonuna doğru Tanju bey, bana hemen yanındaki ofisi gösterdi: "Bu ofis benimle birlikte çalışacak Stok Kontrol Şefi için epey bir süredir boş, sana bu işi teklif etmeyi düşünüyorum" dedi. Gözleri ile gözlerimde bir şey arar gibiydi. Neredeyse kendi ofisi büyüklüğündeki aydınlık ve ferah mekana baktım, "siz teklif edin, ben de kabul edeyim" dedim.

Tanju bey beni personel bölümüne yolladı, personel şefi Naci (rahmetli, kanser'den kaybettik), bana "Arkadaşım, bu kadar büyük bir fabrikanın stoklarını kontrol edebilecek misin?" diye sordu, sonraları alıştığım espri anlayışı ile, ben de sanki ölçümümün neticesine göre değişen bir cevap verecekmişim gibi camdan dışarı bakarak devasa fabrikayı gözlerimi kısarak ölçtüm biçtim ve, Naci'ye dönüp kararlı bir ses tonuyla "Edebilirim" dedim. "Bizim daha bu pozisyon için görüşmelerimiz devam ediyor, birkaç hafta içinde ararız" dedi, "Peki" dedim.

Personel bölümünden çıkarken döndüm, Naci'ye, aklımda ilk gün görüşmüş olduğum adamın söylediği takılı kaldığından "başka biriyle görüşmem gerekiyor mu, gideyim mi?" dedim, "Gidebilirsin, biz sana haber veririz", dedi.

"İyi, güzel" diye düşündüm, idari bina'dan çıkıp park yerine doğru yürürken. Ve aniden ilk gün görüştüğüm adam önümde bitiverdi "Nereye gidiyorsun?". "Görüşmelerim bitti, gidiyorum" dedim. "Ben sana benimle tekrar görüşmeye gel demedim mi?". Gabak gubuk ettim, "Ne bileyim, personel şefi Naci bey bana gidebilirsin dedi." dedim. "Olsun, bana gelmeliydin" dedi ve döndü gitti.

Birkaç gün sonra sabahın köründe telefon çaldı. Uyandım, zar zor cevap verdim. Arayan Personel Müdürü Savaş bey, resmi bir ton ile "Stok Kontrol Şef'liğini teklif ediyoruz, ücret altmışsekizbin lira" gibi bir şey diyor. Rakamı yanlış duymuş olduğumu düşündüm, o güne kadarki Ankara ve İzmir'de yapmış olduğum görüşmelerde otuzbin lira üzerinde bir rakam ile karşılaşmamıştım. "Rakamı tekrar eder misiniz?" dedim, "Altmışsekizbin lira, ancak zamanla artar" dedi.

Ankara'daki yaşadığım hayatın renkliliği ve İzmit'in o antipatik hali bir an gözümün önünden geçti. Mekanik bir şekilde "Kabul ediyorum" dedim.

"Başkalarının ağız kokusunu çekmeyeceğim" ve maaşlı bir işte sebat edip çalışmayacağım konusundaki yaygın kanı, hele ki çalışılacak iş Ankara dışında olunca, bir de üstelik İzmit gibi silik bir yerde olunca kocaman bir "inanmamaya" dönüştü. Tanıdıklarım, arkadaşlarım benimle vedalaşırken hep yarım yamalak vedalaştılar, kimse benim "hakikaten" Ankara'dan ayrılıyor olduğuma inanmadı. Ben ise birkaç gün boyunca boğazımda bir takoz ile dolaştım.

Birkaç gün sonra İzmit'te, Savaş bey ve Naci'nin önüme sürdüğü bir sürü kağıda imza attım, elime, üzerinde "Turgut Uzer, Stok Kontrol Şefi, işe giriş tarihi 2 Şubat 1981, Lassa" falan yazan bir kimlik verdiler.

"Misafirhane"de kalmamı teklif ettiler, "Tabii kalırım" dedim memnuniyetle, Savaş bey, "Sen yine de bir göz at, sonra karar ver" dedi.

"Misafirhane, Lassa'nın kuruluş yıllarında kullanılmış bulunan şantiye binasından, daha doğrusu barakasından devşirme içler acısı bir yapıydı. "Misafirhane"nin en dikkat çekici yanı, kapısının önünde, kürekleri falan takılmış vaziyette, "ready to go" bir kayık bulunmasıydı. Üstelik bu kayık, bir halat ile binadaki pencerelerinden birinin pencere koluna bağlanmıştı. Sonraları, kayığın ne kadar fonksiyonel olduğunu görme ve yaşama imkanım olacaktı. Şiddetli bile olması gerekmeyen aşağı yukarı her yağmurda "misafirhane"nin hemen yanındaki kanal taşıyor ve bu nadide yapı sular altında kalıyordu. Kravat ve takım elbiseli insanların pantolonlarını dizlerine kadar sıyırıp çorap, pabuç ve iş çantaları ellerinde, kayık marifetiyle "misafirhane"ye gidiş ve geliş "commute" edişi vakayı adiyedendi.

"Misafirhane" mimari numunesine başka bir şık bir add-on ise, görülen lüzum üzerine eklenmiş bulunan ısınma sistemi idi. Emsallerinin aksine adeta canlı bir yaratık olan ısınma sistemi, gecenin bir saatinde, aklına eserse, harekete geçer, tüm borular ve radyatörler zangırdamaya ve sallanmaya başlar idi. Isınma sistemi her canlandığında birkaç yerinden patlak verir, ancak bunlar da "misafirhane" odalarının standart donanımına dahil olan ingiliz anahtarı, ve açık ağız takımı vasıtasıyla, "misafirler" tarafından süratle tamir edilir, uykuya devam edilirdi.

Akşamları çay demlenir ve salonumsu bir yere yayılarak sohbet edilirdi. Lassa kültürü, orada yaşar, orada şekillenirdi. Ben "misafirhane"de kısa bir süre kaldım, ancak akşam sohbetlerine uzun süre daha katıldım.

Tanju bey'in yanındaki güzel ofise yerleştiğimin, yani Lassa'da Stok Kontrol Şefi olarak başladığımın ikinci haftasında Tanju bey,beni ofisine çağırdı, bana bir konu açmaya çalışıyor. Tanıdığım iki hafta içinde kendisini hiç bu kadar sıkıntılı görmemiştim. Bir şey diyecek, bir türlü diyemiyor. Sonunda mekanik bir tavır takındı ve diyeceğini dedi: Şirkette bir organizasyon değişikliği yapılmıştı, daha önce üretim bölümüne bağlı olan üretim planlama şefliği, Tanju bey'in müdürlüğünü yaptığı "Malzeme Kontrol Müdürlüğü"ne bağlanmış, müdürlüğün ismi de "Malzeme Planlama ve Kontrol Müdürlüğü" olarak değiştirilmişti. Buraya kadar güzel, ama bu kadarla kalmıyordu. Üretim Planlama Şefliği ile Stok Kontrol Şefliği birleştirilmiş, duyuruların makbul terimlerinden biri ile, yeni bir şeflik "ihdas" olmuştu:"Üretim Planlama ve Stok Kontrol Şefliği". Yeni şefliğe o an itibariyle Planlama Şefi görevinde olan zat atanmıştı. Bu durumda ben, "Stok Kontrol Mühendisi" ünvanına düşüyordum, Tanju bey'e değil, yeni şef'e rapor edecektim, ve güzel ofisimi de "Üretim Planlama ve Kontrol Şef"ine terk edecek, açık ofisteki masalardan birine geçecektim. Tanju bey bütün bu gelişmeleri bana bir çırpıda söyledi ve sonuna ekledi: "Bu durumda sen bu şirkette kalmamaya karar verirsen seni gayet iyi anlarım, hak da veririm" dedi.

Karar vermek için fazla düşünmem gerekmedi. Tanju bey'den izin isteyip ofis dışına çıkıp on dakika kadar yürüdüm. Geri geldiğimde bu kararın benim performansımla ilgisi olmayan ve dışımda gelişen bir karar olduğunu, bana iki hafta önce Şef'lik değil de Mühendislik teklif etmiş olsaydı yine de işi kabul etmiş olacağımı, onbeş günde bir kademe geri gitmenin çok hoş olmadığını, ancak bunun beni ana rotamdan çıkartmayacağını söyledim. Ofisteki eşyalarımı topladım, açık ofisteki masalardan birine, kimisi sempati, kimisi müstehzi, ama hepsi meraklı bakışlar altında yerleştim, bir sigara yakıp bana bakan herkese dik dik baktım. Bölümde işler "normal"e döndü.

1983 yılında, yani Lassa'da başladığımdan iki yıl sonra, "yeniden" şef oldum.

Aşağıdaki hikayeyi "Turgutlama" kitabımdan "neredeyse aynen" alıyorum. Kitabı ezbere bilenlerin yazının gerisini okumasına gerek yoktur.

"Karbon karası", veya "is karası" denilen ürün, petro kimya rafinelerinde üretilen petrol ürünlerinden biridir. Lastik üretiminde kullanılan ana hammedelerden olan is karası, çok küçük parçacıklardan (partiküllerden) oluşan siyah bir toz’dur. Partikülleri o kadar küçüktür ki insanın üzerindeki giysilerin kumaşlarının dokumalarının arasından bile geçip siz giyinik olmanıza rağmen durduğunuz yerde bütün vücudunuzu siyaha boyar. Lastik işçilerinin hangilerinin is karasının bulunduğu bölümlerde çalıştığı vardiya çıkışlarında gözlerinin etrafı belirgin şekilde sürmeli olmasından anlaşılır. Bu "sürme" ler esasında duş yapmalarına rağmen göz etrafındaki en küçük kırıntıların içine giren is karalarıdır. Bu "illet" ürün, lastik fabrikalarında giderek "kapalı sistemler" halinde kullanılmaya başlandı, dolayısıyla kirletici etkisi, halen var olmakla birlikte, gün geçtikçe azalmaya başladı. Ancak eskiden öyle değildi…

1980’lerin başında lastik fabrikasında stok kontrol mühendisi olarak çalışıyorum. Şirketteki ilk yılım. Yaklaşık 150 çeşit hammadde, 100 çeşit kadar mamul, 20,000’e yakın kalem ise yedek parça ve işletme malzemesi var "stokları kontrol edilecek". Hepsi de kart sistemiyle manuel olarak kayıt altında tutuluyor, sipariş sistemi de manuel ve epey "kafadan" yapılıyor.

Bölüm müdürü ile birlikte oturduk, işleri belli bir öncelikle ele almaya karar verdik. İlk önceliği Hammadde’ye vermeye karar verdik, ben bir hız işe giriştim. Birkaç günlük bir kütüphane taraması sonucunda literatürde ismi "ABC Sınıflandırması" olarak geçen bir sistemi benimsedim, bölüm müdürünün de onayı ile Hammadde stok kontrol sistemini bir "ABC sınıflaması"na tabi tuttum.

"ABC sınıflaması" kabaca şöyle bir sistem: her bir stok kaleminin kullanım miktarı ve birim fiyatının çarpımı ile oluşan listeyi yukarıdan aşağıya sıralıyorsunuz ve daha sonra bu listeyi bazı birkaç faktörü de dikkate alarak parçalara bölüyorsunuz. Çok kullanıp çok para harcadığınız kalemleri çok daha sık gözden geçirip çok daha sıklıkta sipariş veriyorsunuz, daha az kullandığınız ve çok para harcamadığınız malzemeleri ise çok daha seyrek gözden geçirip diyelim bütün yıl kullanacağınız miktarı bir seferde satın alıp bu malzemeleri yılın geri kalanında dert etmiyorsunuz.

Sistemi çok hızlı bir şekilde devreye aldık ve aynı hızda ve çok belirgin şekilde olumlu netice aldık. Taşınan Hammadde stoklarında neredeyse yarı yarıya azalma oldu, aynı zamanda hammadde yokluğu nedeniyle duruşlar da neredeyse kayboldu. Üzerine üstlük, bu yeni sistem’in takibi için gereken işgücü, iki insan’dan bir insan’a düştü.

Stok Kontrol Şefi olarak işe alınıp işyerinde daha iki haftasını doldurmadan kendi dışında oluşan organizasyonel bir gereklilikle Stok Kontrol Mühendisliğine "degrade" edilmiş olmasına rağmen istifayı basıp gitmemesi nedeniyle epey hayret ve dikkat çekmiş olan bencileyin fabrikada ikinci defa bu başarı nedeniyle "umumun kaydına" girmiştim.

"ABC sınıflaması" başarının’nın da etkisiyle Hammadde Ambarı’nın yönetimi de bana verildi. Hammadde Ambarını düzenledim, tanımlamalarını tamamladım, son derece düzenli bir sistemin oturtulmasını sağladım. Bu da güzel oldu, hoşuma gitti. Hammadde stok sistemi saat gibi çalışmaya başladı. Neyin ne zaman, ne kadar sipariş edileceği belli, gelen malın nereye nasıl konulacağı belli, ne şekilde ambardan çıkacağı belli, dedim ya, sistem saat gibi çalışıyor……..ken…

Bir gün sabahleyin erkenden fabrika nizamiyesindeki güvenlik görevlisinden bir telefon geldi, "Kapıya is karası kamyonları geldi, içeriye bırakayım mı??" diyor.

O sıralar hammadde siparişlerini çok yakından takib ediyorum, siparişlerin yaklaşık tamamı aklımda,

"Petkim’den bir kamyon N660 (bir is karası tipi) bekliyorum, eğer o kamyonsa içeri alabilirsin" diyorum.

"Yok şefim" diyor, (bana "şefim"demelerine sinir oluyorum, "şef" kelimesinden nefret ediyorum)

"Yok şefim" diyor, "bunlar limandan geliyormuş, ayrıca gelen bir kamyon falan değil, burada göz alabildiğine kamyon var"

"Bizim fabrikaya mal getirdiklerine emin misin, diğer fabrikalardan birine gelmişlerdir, irsaliyeleri ne diyor??" diyorum

"Şefim ben kontrol ettim, bu mallar bize gelmiş" diyor.

"Bekle, kapıyı açma, ben geliyorum" diyorum ve nizamiyeye gidiyorum.

Kapıda durum tesbiti yapıyorum, alım al, morum mor yerime dönüyorum, İstanbul’daki İkmal müdürlüğünü arıyorum, birkaç yeri daha arıyorum ve tablo yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Kapıya 1000 tonun üzerinde is karası dayanmış vaziyette, limandaki gemide ise 3000 tonun üzerinde is karası bizim fabrikaya nakledilmek üzere indiriliyor. Toplam 5000 ton’a yakın is karası bizim fabrikaya gelmiş, böyle bir siparişimiz yok, o sıralar biz ayda bir kaç yüz ton is karası kullanıyoruz, tuttuğumuz is karası stoğu ise 300- 400 ton civarında. Bu kadar malı istemişliğimiz yok, paramız var mı bilmiyorum, o sıralar para işi bende değildi, ama bu kadar mala ihtiyacımız olmadığı kesin, belki de hepsinden önemlisi bu malı koyacak yerimiz yok.

Malı "birisi" Avrupa’da bir vesileyle ucuza bulup "kapatmış". Öyle bir "kapatmış" ki kimsenin haberi yok.

Yapacak bir şey yok, el mahkum 5000 ton is karasını fabrika sahasına aldık. 2000 ton kadarını ıkış tıkış ambarlara sığdırdık, kaldı mı 3000 ton kadar is karası açıkta. Fabrikadaki nisbeten korunaklı yerlerin krokisini çıkarttım, birazını oraya, birazını buraya koyuyorum, yerlerini kaybetmeyeyim diye de krokiye işliyorum. Yine de elimde 2000 ton kadar is karası kaldı. Bunu da açık araziye koydum, kocaman naylonlar aldırttım, bunların üzerini olduğunca iyi örttürdüm, iplerle naylonlar bağlandı, bu şekilde belki muhafaza ederim dedim.

Nerdeee. Birkaç gün içinde fabrikanın her yeri kararmaya başladı. Rüzgar alıyor is karasını, her yere savuşturuyor. Bırakın binaları, makinaları falan, fabrikanın insanları giderek "esmerleşmeye" başladı. Herkes şikayetçi, şikayetlerin hedefi de benim. Sanki malları ben almışım gibi.

Üzerine bir de sıkı bir yağmur yağdı mı. İs karalarının bir bölümü yağmur suyu ile birlikte her yere dağıldı. Fabrikanın her yerinde siyah yağmur suyu öbekleri oluştu, musluklardan akan suların rengi bile bozuldu. İs karası hiçbir şey dinlemiyor.

Baktım olacak gibi değil, bir aracı vasıtasıyla İzmit’in doğusunda büyükcene bir depo tuttum, camları falan kırık, duvarlarında delikler falan var ama yine de "kapalı" sayılır. Bölge halkından gizli olarak birkaç gecede kalan is karalarını bu depoya naklettim, kapısına kilidi vurdum, ve rahat ettim.

Zannediyordum ki, birkaç hafta sonra İzmit’in mahalli gazetesinde, "İzmit’in doğusundaki esrarengiz toz" gibi bir başlıkla bir yazı çıktı. Bölge halkı, balkona astıkları çamaşırları gri olarak topluyorlarmış. İzmit’in doğusunda bir gariplik varmış, beyaz olan her şey grileşiyormuş. İş giderek bölgesel bir faciaya dönüşüyordu.

Bir kaç gecede depodaki is karalarını boşalttırdım, tekrar fabrikaya getirttim ve açık sahaya indirttim. Oraya buraya taşınmaktan ve sürekli ellenmekten bir harabe görüntüsüne gelmiş is karası torbalarına delikler açtırdım, böylelikle bir kaç tane sıkı yağmur’dan sonra içleri iyice boşaldı, daha sonra kalıntıları açık araziye gömdürttüm.

Ben bütün bu işlemleri yaparken amirlerimin hiçbiri benim ne yaptığımı öğrenmeye gayret sarf etmedi. Bana ne zaman rastlasalar, "Şu is karalarıyla ilgili bir şeyler yapıyorsun değil mi??" dediler, ben de, "Birşeyler yapmaya çalışıyorum" dedim.

Yıl sonu sayımında is karaları kaleminde büyük bir eksiklik çıktı. Bu envanter farkını, "sebebi bilinmiyor" ibaresiyle rapor ettim, kimse dönüp hesap sormadı.

 

Önceki Geri Sonraki