Mustafa Kerpişci Ankara Deneme Lisesinde öğrenci
birliği başkanıymış. Hani lisede insanlar ya "fen", ya da "edebiyat"
koluna ayrılırlardı ya, Mustafa'nın lisede hangi "kol"da okuduğunu
bilmiyorum ama Mustafa tipik bir "edebiyat kolu" öğrencisiydi.
Kompozisyona, yazı yazmaya, konuşma yapmaya çok yatkındı. Sayılar,
algoritmalar, matematik, fizik, kimya gibi "fen" konularını sevmezdi.
"Sevmezdi"yi epey bir gönül ferahlığıyla söylüyorum, çünkü "sevmediğini",
en azından o sıralar, yani biz ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde öğrenciyken,
kendisinden defalarca duymuştum. Denebilir ki "o zaman ODTÜ Endüstri
Mühendisliği'nde işi ne?". Bunu ben de hep merak etmişimdir.
Coşkun Okutan, Selman Tuncay, Ahmet İzerdem, Hamit
Gür(ü)z Kodal, Mustafa Kerpişci, ve bencileyin neredeyse bütün sınavlara
birlikte çalışır, bütün projeleri birlikte hazırlardık. "MM binasının
merdivenlerinde bunlardan bir tanesini gördün mü bil ki diğer beş tanesi
daha hemen peşinden geliyor" lafını bizim öğretim üyelerinden hangisi
söylemişti hatırlamıyorum ama bölümdeki halimizi karakterize eden bir
gözlemdir. Altı kişinin yedi günün yirmi dört saatinde ne yapacağını
kapsayan planlarımız olur, bu planları titizlikle takib eder, gereğinde
çok ciddi disiplin kuralları uygulardık birbirimize. Şimdi düşününce tuhaf
geliyor ama çalışma plan programına ters düşen bir şey yapmaya kalktık mı
önce "grub"u ikna etmemiz gerekirdi.
Sınavlarda Hamit Gür(ü)z Kodal kadar hızlı cevap üreten
kimseye rastlamadım. Soruları alır almaz Gür(ü)z yazmaya başlardı, hiç
tereddüt etmeden ve hiç kafayı kaldırmadan. Ruth Goldberg'in
sınavlarındaki halini hiç unutmuyorum: Gür(ü)z bir hararet içinde yazar da
yazar, görüntüye bakılacak olursa Gür(ü)z sorulan sorular konusunda
bilinmesi gereken her bir şeyi biliyor, üzerine daha da başka birşeyler
biliyor, ve dahi bütün bildiklerini yazmaya yetişemiyor. Daha kimse kağıda
iki satır yazmamışken Gür(ü)z birkaç sayfayı arkalı önlü doldurmuş olurdu.
Bir ara durur, elini kaldırır, Ruth'a seslenir: "M'am !!", Ruth o her
zamanki salkım saçak haliyle Gür(ü)z'ün başına gelir, Gür(ü)z hiç bir şey
demeden yazdıklarını kaldırıp Ruth'un gözünün içine sokar, gözlerinde soru
işaretleri ile bakar. Ruth olumsuz anlamda kafa sallar, ve birşeyler der.
Gür(ü)z eline bir silgi alıp biraz önce yazdığı hızın aynısı hızla bu
sefer tamamını, evet evet, tamamını siler, başlar tekrar yazmaya. Bir süre
sonra aynı sahne tekrarlanır. Sınavın sonunda kağıtlar toplandığında
Gür(ü)z bitap düşmüştür. Gür(ü)z ilk tanıdığımız zamanlar yazdıklarını
birşeyler bilerek yazıyor olduğunu zannedip kendisinden kopya falan da
çekmiştik, sonradan durum anlaşıldı. Gür(ü)z, "random cevap üretip aldığı
reaksiyona göre adjustment'larla doğruya yaklaşma" diye tanımlanabilecek
bir tarz'ın öncüsüydü.
Birinci sınıfta, bizim grup daha oluşum safhasındayken,
Mustafa Gür(ü)z'den birkaç defa kopya çekmek gafletinde bulunduktan sonra
gözüne bir başkasını kestirmiş: Abdurrahman . Biz kendisine "Apo" derdik.
Apo, biz bölüme başladığımızda bizim bölümde öğrenciydi, biz mezun
olduğumuz sırada da öğrenciydi, mezuniyeti bizden seneler sonra olan
kimselerin öğrenciliğinde de öğrenciymiş. Apo sonuçta ODTÜ Endüstri
Mühendisliğinde kaç sene okudu bilmiyorum, ama galiba epey uzun okudu.
Aponun çoğunlukla elinde bir bavulu olurdu, o bavulu kütüphanenin önünde
açar, çeşitli kırtasıye malzemeleri satardı. Bir de "tur" düzenlerdi.
Bayram veya herhangi başka bir vesileyle birkaç gün tatil yaklaştı mı
Apo'nun bavulunda saman kağıdına teksir ilanlar belirirdi: "'21 Nisan
akşamüstü güneye doğru yola çıkıyoruz, Akdeniz'in güneşi ve denizi bizleri
bekliyor...."gibi başlayıp çok hoş ve renkli bir dille turu tasvir eden
bir anlatım. Sonradan "Saltur" turizm şirketini kurdu, bildiğim kadarıyla
turizm konusunda çok iyi bir yer edinidi bu şirket. Apo'yu mezun
olduğumuzdan beri görmedim, umarım keyfi yerindedir.
Neyse, Mustafa bana dedi ki "Şu Fortran IV quizlerinde
biri hiç durmadan yazıyor, Gür(ü)z gibi, ama bu sanki bilerek yazıyor,
gelecek quizde şunun yakınına oturacağım, kopya çekeceğim", "iyi" dedim.
Galiba haftada bir quiz oluyorduk, tek soru, bir
problem veriliyor, bizim yapacağımız ise bu problemi çözecek programı
yazmak. Mission straight forward. Mustafa, ilk Fortran IV quizinde Apo'nun
yanına oturdu, Apo'nun bütün engellemelerine rağmen Apo'nun çözüm
programını aynen yazdı. Kağıtlar verildikten sonra Mustafa Apo'ya "amma da
adammışsın, kağıdının üzerine bir kapanıyordun ki özellikle görmeyeyim
diye yapıyorsun gibi..." falan diye söyleniyordu ki Apo "ben zaten senin
kopya çekmene engel olmaya çalışıyordum, benden kopya çekmek başkasına
yaramaz, onun için engellemeye çalışıyorum" dedi. Mustafa quiz'den sıfır
aldı, hem de altı iki defa çizilmiş olaraktan, Apo sıfır almadı, makul bir
not aldı. Mustafa alı al moru mor Apo'ya "hesap sormaya" kalktığında
Apo'dan hadiseyi anladık. Apo, Fortran IV dersinden hiç bir şey
anlamıyordu, ne yaparsa yapsın hiç bir şey anlamayacağına da emindi.
Girişimciliği, çare buluculuğu, satış ve pazarlamaya yatkınlığı daha o
dönemde bile gelişmiş bulunan Apo, bu duruma bir çare geliştirmiş. Her
quiz'den önce, Fortran IV kitabından okkalı bir program seçermiş, o
programı güzelcene bir kağıda yazar, quiz'e hazır edermiş. Quiz'de sorulan
soru her ne olursa olsun, Apo kağıdın üzerine şu ibareyi yazarmış(bu
anlattığım hikayenin kahramanı dahil yanlış hatırladığım ayrıntılar
olabilir, ancak kağıt üzerindeki ibareyi çok iyi hatırlıyorum):
"Hocam, ben bu sorduğunuz sorunun cevabını bilmiyorum.
Ancak, eşdeğerde başka bir sorunun cevabını değerlendirmeniz için aşağıda
veriyorum.". Ve aşağıya yanında getirdiği Fortran IV programını
yazıyormuş.
Netice alınır veya alınmaz, ancak yukarıdaki ifadede
açık sözlülük, gayret, yapıcı yaklaşım adına çok önemli noktalar var,
zannetmiyorum ki herhangi bir öğretim görevlisi böyle bir hamleye tamamen
duyarsız kalsın. Apo, Fortran IV'den geçer notu aldıysa bu yaklaşımıyla
almıştır.
Mustafa'yı bizler her ne kadar hesap kitap işlerinden
"muaf" tutmaya çalışıyor idiysek de bu genel "tedbir"i her zaman her
şartta uygulamak mümkün olmuyordu. Kompost gübre üretecek bir fabrikanın
projesini hazırlarken Mustafa, fabrikaya gerekli Fork Lift sayısını
hesaplamıştı. Projeyi teslim ettiğimizde çok başarılı bulunmuş, ve
bilimsel çalışmamız bizden sonra gelecek nesillere ışık tutsun diye ODTÜ
Kütüphanesine layık görülmüştü. Sonradan yaptığımız hesapla "Mustafa'nın
Fork Lift'"lerinin fabrika içinde takriba 250 km/saat ile seyrü sefer
etmesi gerektiğine aymıştık. Projemiz, diğer başarı numunelerimiz ile
birlikte, eğer ODTÜ Kütüphanesi aradan geçen otuz yılda halen
"temizlenmemiş" ise, halen oralarda biryerlerde duruyor olması gerekir.
Hiç zannetmem ama, kazara "Kompost Gübre Fabrikası" projemizden yararlanıp
fabrika kurmaya kalkan olmuşsa teessürlerimi bildirir, "hatasız kul olmaz"
namesiyle selam ederim.
Mustafa'nın hesap kitapla uyumsuzluğu üzerine
anlatılacak hikaye aslında çok, ancak "Cumhuriyet Tarihi" dersindeki
performansından da bahsetmem gerekir. "Cumhuriyet Tarihi" dersini dördüncü
sınıfta aldık, tüm üniversite tahsilimizin tek Türkçe dersi idi. Yuluğ
Tekin hocamız, ana ekseni Lord Kinross'un "Atatürk" kitabı olmak üzere
bizlere Cumhuriyet tarihini anlatırdı. Ders üçlü anfideki büyük anfide
olur, bir sürü dördüncü sınıf birden dersi alması beklenir, ancak kimin
girip kimin girmediği pek belli olmazdı. Sene sonu tek sınav, "open book",
ve bütün gün süre. Yuluğ Tekin bize konuları verecek, biz yorumlayacağız.
Yani "Kompozisyon" yazacağız. Dört sene boyunca mühendislik ineklemiş
bizler için bu sınav formatı adeta bir kabus. Birimiz hariç: Mustafa derse
de bayıldı, yıl sonunda yapılacak sınavın formatına da. Adam doğuştan
"kompozisyoncu", yıl sonundaki sınavı iple çekiyor.
Mustafa'nın Cumhuriyet Tarihi dersine yatkınlığını,
çalışma grubundaki diğer beşimizin ise sefil durumumuzu göz önüne alarak,
Cumhuriyet Tarihi dersini, daha senenin başından, grup kararıyla,
Mustafa'ya ihale ettik. Diğer beşimiz, bütün sene boyunca Cumhuriyet
Tarihi dersine girmedik, girdiysek de motivasyonumuz ders değildi. Sene
sonundaki sınavda Mustafa, sorulara altı değişik versiyonda cevaplar
yazdı, cevapları bizlere verdi, bizler de Mustafa'nın yazdıklarını kendi
el yazımızla sınav kağıtlarına tekrar ettik. Hepimiz başarılı olduk.
"Kazara bir gün şu bölümü biterecek olursam burayı
yürüyerek terk edeceğim, buradan şehire yürüyerek gideceğim ve yürürken
belirli aralıklarla toprağı öpeceğim, bir daha da buraya ayak
basmayacağım" sözünden bölüme duyduğu sevgi, hataya meydan bırakmayacak
şekilde belli oluyordu. (Bugün Ankarada oturanlar için "ODTÜ'den şehire
yürümek" terimi tuhaf duruyordur herhalde, yetmişli yıllarda ODTÜ şehrin 7
km dışındaydı.).
Bölümü bitirdiğimiz gün bardaktan boşanırcasına yağmur
yağmasına rağmen Mustafa ODTÜ'den Bakanlıklar'a yürüdü, daha önceden bize
söylemiş olduğundan çok daha sık olarak durup çamurun içine secde ederek
her tarafını çamura buladı. Diğer beşimiz ise sözün yerine getirildiğine
emin olmak için Gür(ü)z'ün bordo Renault'su ile kendisine refakat ettik.
ODTÜ'ye hiç tekrar adım attı mı bilmiyorum.