...daha
TURGUTLAMA

 
 

              

Önceki Geri Sonraki

-6-

Mustafa'nın Yürüyüşü

Mustafa Kerpişci Ankara Deneme Lisesinde öğrenci birliği başkanıymış. Hani lisede insanlar ya "fen", ya da "edebiyat" koluna ayrılırlardı ya, Mustafa'nın lisede hangi "kol"da okuduğunu bilmiyorum ama Mustafa tipik bir "edebiyat kolu" öğrencisiydi. Kompozisyona, yazı yazmaya, konuşma yapmaya çok yatkındı. Sayılar, algoritmalar, matematik, fizik, kimya gibi "fen" konularını sevmezdi. "Sevmezdi"yi epey bir gönül ferahlığıyla söylüyorum, çünkü "sevmediğini", en azından o sıralar, yani biz ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde öğrenciyken, kendisinden defalarca duymuştum. Denebilir ki "o zaman ODTÜ Endüstri Mühendisliği'nde işi ne?". Bunu ben de hep merak etmişimdir.

Coşkun Okutan, Selman Tuncay, Ahmet İzerdem, Hamit Gür(ü)z Kodal, Mustafa Kerpişci, ve bencileyin neredeyse bütün sınavlara birlikte çalışır, bütün projeleri birlikte hazırlardık. "MM binasının merdivenlerinde bunlardan bir tanesini gördün mü bil ki diğer beş tanesi daha hemen peşinden geliyor" lafını bizim öğretim üyelerinden hangisi söylemişti hatırlamıyorum ama bölümdeki halimizi karakterize eden bir gözlemdir. Altı kişinin yedi günün yirmi dört saatinde ne yapacağını kapsayan planlarımız olur, bu planları titizlikle takib eder, gereğinde çok ciddi disiplin kuralları uygulardık birbirimize. Şimdi düşününce tuhaf geliyor ama çalışma plan programına ters düşen bir şey yapmaya kalktık mı önce "grub"u ikna etmemiz gerekirdi.

Sınavlarda Hamit Gür(ü)z Kodal kadar hızlı cevap üreten kimseye rastlamadım. Soruları alır almaz Gür(ü)z yazmaya başlardı, hiç tereddüt etmeden ve hiç kafayı kaldırmadan. Ruth Goldberg'in sınavlarındaki halini hiç unutmuyorum: Gür(ü)z bir hararet içinde yazar da yazar, görüntüye bakılacak olursa Gür(ü)z sorulan sorular konusunda bilinmesi gereken her bir şeyi biliyor, üzerine daha da başka birşeyler biliyor, ve dahi bütün bildiklerini yazmaya yetişemiyor. Daha kimse kağıda iki satır yazmamışken Gür(ü)z birkaç sayfayı arkalı önlü doldurmuş olurdu. Bir ara durur, elini kaldırır, Ruth'a seslenir: "M'am !!", Ruth o her zamanki salkım saçak haliyle Gür(ü)z'ün başına gelir, Gür(ü)z hiç bir şey demeden yazdıklarını kaldırıp Ruth'un gözünün içine sokar, gözlerinde soru işaretleri ile bakar. Ruth olumsuz anlamda kafa sallar, ve birşeyler der. Gür(ü)z eline bir silgi alıp biraz önce yazdığı hızın aynısı hızla bu sefer tamamını, evet evet, tamamını siler, başlar tekrar yazmaya. Bir süre sonra aynı sahne tekrarlanır. Sınavın sonunda kağıtlar toplandığında Gür(ü)z bitap düşmüştür. Gür(ü)z ilk tanıdığımız zamanlar yazdıklarını birşeyler bilerek yazıyor olduğunu zannedip kendisinden kopya falan da çekmiştik, sonradan durum anlaşıldı. Gür(ü)z, "random cevap üretip aldığı reaksiyona göre adjustment'larla doğruya yaklaşma" diye tanımlanabilecek bir tarz'ın öncüsüydü.

Birinci sınıfta, bizim grup daha oluşum safhasındayken, Mustafa Gür(ü)z'den birkaç defa kopya çekmek gafletinde bulunduktan sonra gözüne bir başkasını kestirmiş: Abdurrahman . Biz kendisine "Apo" derdik. Apo, biz bölüme başladığımızda bizim bölümde öğrenciydi, biz mezun olduğumuz sırada da öğrenciydi, mezuniyeti bizden seneler sonra olan kimselerin öğrenciliğinde de öğrenciymiş. Apo sonuçta ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde kaç sene okudu bilmiyorum, ama galiba epey uzun okudu. Aponun çoğunlukla elinde bir bavulu olurdu, o bavulu kütüphanenin önünde açar, çeşitli kırtasıye malzemeleri satardı. Bir de "tur" düzenlerdi. Bayram veya herhangi başka bir vesileyle birkaç gün tatil yaklaştı mı Apo'nun bavulunda saman kağıdına teksir ilanlar belirirdi: "'21 Nisan akşamüstü güneye doğru yola çıkıyoruz, Akdeniz'in güneşi ve denizi bizleri bekliyor...."gibi başlayıp çok hoş ve renkli bir dille turu tasvir eden bir anlatım. Sonradan "Saltur" turizm şirketini kurdu, bildiğim kadarıyla turizm konusunda çok iyi bir yer edinidi bu şirket. Apo'yu mezun olduğumuzdan beri görmedim, umarım keyfi yerindedir.

Neyse, Mustafa bana dedi ki "Şu Fortran IV quizlerinde biri hiç durmadan yazıyor, Gür(ü)z gibi, ama bu sanki bilerek yazıyor, gelecek quizde şunun yakınına oturacağım, kopya çekeceğim", "iyi" dedim.

Galiba haftada bir quiz oluyorduk, tek soru, bir problem veriliyor, bizim yapacağımız ise bu problemi çözecek programı yazmak. Mission straight forward. Mustafa, ilk Fortran IV quizinde Apo'nun yanına oturdu, Apo'nun bütün engellemelerine rağmen Apo'nun çözüm programını aynen yazdı. Kağıtlar verildikten sonra Mustafa Apo'ya "amma da adammışsın, kağıdının üzerine bir kapanıyordun ki özellikle görmeyeyim diye yapıyorsun gibi..." falan diye söyleniyordu ki Apo "ben zaten senin kopya çekmene engel olmaya çalışıyordum, benden kopya çekmek başkasına yaramaz, onun için engellemeye çalışıyorum" dedi. Mustafa quiz'den sıfır aldı, hem de altı iki defa çizilmiş olaraktan, Apo sıfır almadı, makul bir not aldı. Mustafa alı al moru mor Apo'ya "hesap sormaya" kalktığında Apo'dan hadiseyi anladık. Apo, Fortran IV dersinden hiç bir şey anlamıyordu, ne yaparsa yapsın hiç bir şey anlamayacağına da emindi. Girişimciliği, çare buluculuğu, satış ve pazarlamaya yatkınlığı daha o dönemde bile gelişmiş bulunan Apo, bu duruma bir çare geliştirmiş. Her quiz'den önce, Fortran IV kitabından okkalı bir program seçermiş, o programı güzelcene bir kağıda yazar, quiz'e hazır edermiş. Quiz'de sorulan soru her ne olursa olsun, Apo kağıdın üzerine şu ibareyi yazarmış(bu anlattığım hikayenin kahramanı dahil yanlış hatırladığım ayrıntılar olabilir, ancak kağıt üzerindeki ibareyi çok iyi hatırlıyorum):

"Hocam, ben bu sorduğunuz sorunun cevabını bilmiyorum. Ancak, eşdeğerde başka bir sorunun cevabını değerlendirmeniz için aşağıda veriyorum.". Ve aşağıya yanında getirdiği Fortran IV programını yazıyormuş.

Netice alınır veya alınmaz, ancak yukarıdaki ifadede açık sözlülük, gayret, yapıcı yaklaşım adına çok önemli noktalar var, zannetmiyorum ki herhangi bir öğretim görevlisi böyle bir hamleye tamamen duyarsız kalsın. Apo, Fortran IV'den geçer notu aldıysa bu yaklaşımıyla almıştır.

Mustafa'yı bizler her ne kadar hesap kitap işlerinden "muaf" tutmaya çalışıyor idiysek de bu genel "tedbir"i her zaman her şartta uygulamak mümkün olmuyordu. Kompost gübre üretecek bir fabrikanın projesini hazırlarken Mustafa, fabrikaya gerekli Fork Lift sayısını hesaplamıştı. Projeyi teslim ettiğimizde çok başarılı bulunmuş, ve bilimsel çalışmamız bizden sonra gelecek nesillere ışık tutsun diye ODTÜ Kütüphanesine layık görülmüştü. Sonradan yaptığımız hesapla "Mustafa'nın Fork Lift'"lerinin fabrika içinde takriba 250 km/saat ile seyrü sefer etmesi gerektiğine aymıştık. Projemiz, diğer başarı numunelerimiz ile birlikte, eğer ODTÜ Kütüphanesi aradan geçen otuz yılda halen "temizlenmemiş" ise, halen oralarda biryerlerde duruyor olması gerekir. Hiç zannetmem ama, kazara "Kompost Gübre Fabrikası" projemizden yararlanıp fabrika kurmaya kalkan olmuşsa teessürlerimi bildirir, "hatasız kul olmaz" namesiyle selam ederim.

Mustafa'nın hesap kitapla uyumsuzluğu üzerine anlatılacak hikaye aslında çok, ancak "Cumhuriyet Tarihi" dersindeki performansından da bahsetmem gerekir. "Cumhuriyet Tarihi" dersini dördüncü sınıfta aldık, tüm üniversite tahsilimizin tek Türkçe dersi idi. Yuluğ Tekin hocamız, ana ekseni Lord Kinross'un "Atatürk" kitabı olmak üzere bizlere Cumhuriyet tarihini anlatırdı. Ders üçlü anfideki büyük anfide olur, bir sürü dördüncü sınıf birden dersi alması beklenir, ancak kimin girip kimin girmediği pek belli olmazdı. Sene sonu tek sınav, "open book", ve bütün gün süre. Yuluğ Tekin bize konuları verecek, biz yorumlayacağız. Yani "Kompozisyon" yazacağız. Dört sene boyunca mühendislik ineklemiş bizler için bu sınav formatı adeta bir kabus. Birimiz hariç: Mustafa derse de bayıldı, yıl sonunda yapılacak sınavın formatına da. Adam doğuştan "kompozisyoncu", yıl sonundaki sınavı iple çekiyor.

Mustafa'nın Cumhuriyet Tarihi dersine yatkınlığını, çalışma grubundaki diğer beşimizin ise sefil durumumuzu göz önüne alarak, Cumhuriyet Tarihi dersini, daha senenin başından, grup kararıyla, Mustafa'ya ihale ettik. Diğer beşimiz, bütün sene boyunca Cumhuriyet Tarihi dersine girmedik, girdiysek de motivasyonumuz ders değildi. Sene sonundaki sınavda Mustafa, sorulara altı değişik versiyonda cevaplar yazdı, cevapları bizlere verdi, bizler de Mustafa'nın yazdıklarını kendi el yazımızla sınav kağıtlarına tekrar ettik. Hepimiz başarılı olduk.

"Kazara bir gün şu bölümü biterecek olursam burayı yürüyerek terk edeceğim, buradan şehire yürüyerek gideceğim ve yürürken belirli aralıklarla toprağı öpeceğim, bir daha da buraya ayak basmayacağım" sözünden bölüme duyduğu sevgi, hataya meydan bırakmayacak şekilde belli oluyordu. (Bugün Ankarada oturanlar için "ODTÜ'den şehire yürümek" terimi tuhaf duruyordur herhalde, yetmişli yıllarda ODTÜ şehrin 7 km dışındaydı.).

Bölümü bitirdiğimiz gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen Mustafa ODTÜ'den Bakanlıklar'a yürüdü, daha önceden bize söylemiş olduğundan çok daha sık olarak durup çamurun içine secde ederek her tarafını çamura buladı. Diğer beşimiz ise sözün yerine getirildiğine emin olmak için Gür(ü)z'ün bordo Renault'su ile kendisine refakat ettik.

ODTÜ'ye hiç tekrar adım attı mı bilmiyorum.

 

Önceki Geri Sonraki