
14 Nisan 2004
Eh, medyada takib edebildiğim kadarıyla Sakıp Sabancı'yı
yakından tanıyanlar hakkında söylenecekleri söylediler.
Toplumun her kesiminden birilerinin Sakıp bey için söyleyecek
olumlu bir şeyleri olması ne kadar güzel. Belki de hislerin yükselmesi
ile, ulusal kültürümüzün "cins" özelliklerinden biri
olarak "herkes her şeyi söyledi". Boş vakitlerinde viyolonsel
çalan bir sanayici olduğu anlaşılan Tarık Akan, "Sanayinin
orkestra şefiydi" demiş (11/04 "Hürriyet" gazetesi).
Bunu da okuyunca artık söylenebileceklerin sonuna gelindiğini düşündüm
ister istemez.
Söyleyecek fazla bir şey kalmadı ama , kendisi ile çok
yakın olmasa da, "omuz omuza" diyemesem de, "aynı
kulvarda, değişik irtifada"diye tanımlayabileceğim bir konumda,
epey uzun bir süredir çalışmakta olan bencileyin de bir şeyler
diyeyim:
Sakıp bey'i hiç bir zaman "Sakıp Ağa" olarak
görmedim, kendisi hakkında hiçbir zaman "Sakıp Ağa" diye düşünmedim.
Kendisine hep "Sakıp bey" diye hitab ettim,
kendisi hakkında hep "Sakıp bey" diye düşündüm.
Gülmek Sakıp bey'e çok yakışırdı. Veya ben çok yakıştırırdım.
Ciddiyken bile bakışında var olan bir muziplik ışığı, gülünce bütün
yüzüne yayılırdı. İçinde taşıdığı çocuk yanını, bırakın
gizlemeyi, açığa vurmaktan hiç çekinmez, hatta çocuk yanını iletişimde
çok etkili bir araç olarak, son derece bilinçli şekilde kullanırdı.
Anlatılan her şeyi dinlediğini söyleyemem, ancak
dinlemesi gerektiğini düşündüğü şeyi çok dikkatli dinlerdi.
Dinlerken kafasını hafif öne eğer, tos atacakmış gibi alttan alttan
bakardı. Dinlerken hiç bir detayı kaçırmaz, bizlerin ağzından dökülen
bir sürü parametre ve rakamı umumiyetle rakamsız, rafine, ve çoğunlukla
tek bir cümle ile sentezlerdi. "Turgut bey diyor ki işler eyi, eğer
bir kaza olmazsa daha da eyi olur" gibi bir cümle ile sentezini
ortaya koyar, sonra da "Değil mi argadaş, öyle
diyorsun??"derdi.
Dinlediğini çok değişik bir boyutta değerlendirdiğine
de çokcana şahit oldum. Ondan duyana kadar aklımdan dahi geçebilemeyecek
değerlendirmeleri olurdu. Beksa'nın bir yönetim kurulu toplantısında
Bekaert teknolojisinin en üst düzey temsilcisi ve Beksa'nın Bekaert
kanadından yönetim kurulu üyesi ile teknolojik bir konuda ciddi bir
tartışmaya girmiştim. Tartışma uzadıkça uzuyor, haklı olduğumu
bildiğim halde tartışmanın yapıldığı zemin ve konumlar, dengeler
itibariyle kazanmam neredeyse mümkün değil ama ipin ucunu bırakırsam
da şirket doğru olduğuna inanmadığım bir yatırıma girecek. İpe asıldım,
yönetim kurulunun Türk tarafından aksine bir işaret gelinceye kadar bırakmaya
kesinlikle niyetim yok. Sakıp bey ve diğer Türk yönetim kurulu üyeleri
benim çekişmemi, itişmemi dikkatle izliyorlar. Bir ara Sakıp bey, yanındakilere
türkçe olarak. "Yahu bu Turgut adamların teknolojisinde kafa
kafaya mücadele ediyor yahu..." dedi. Bu durumun hoşuna gitmiş
olduğu belli oluyordu. Değerlendirmesi beni şaşırtmış ve bir o
kadar da gururlandırmıştı.
"Toplantılarda kurabiye ikilemi" ile ilgili bir
gözlemim var ki seneler boyu, hiç bir değişikliğe uğramadan aynı gözlemi,
defalarca yapma olanağım oldu. Sakıp bey'in iç dünyası hakkında, önemsiz
de olsa bir ipucu verdiğini düşünüyorum. Toplantı başlar, bir
garson masanın orasına burasına birkaç tabak kurabiye bırakır.
Kurabiyelerin bırakıldığı andan itibaren Sakıp bey kendisine en yakın
tabak ile ile bir "göz flörtü"ne girer. Uzun uzun ve arzu
dolu tabağa bakar, sonra herhalde "yememesi gerektiği düşüncesi"
ağır basar, gözlerini kaçırır. Bir süre sonra gözleri tabağa yine
takılır. Sonra yine gözlerini kaçırır. Birkaç "tur" sonra
kararlı bir şekilde tabağa uzanır, içinden bir tane kurabiye alır,
ve kafasında ulaştığı "compromise"ın neticesi olarak
parmak uçlarında özenle çevire çevire kurabiyenin "daha kıtır"
olan kenarlarını yerdi. Kurabiyenin ortasında kalan kısım,
"compromise" gereği geri gitmesi gerekirken elinde kalan orta kısma
bakar, bakar, sonra onu da keyifle ağızına atar, sonra "hiç bir
şey olmamış gibi" arkasına yaslanırdı.
İletişim konusunda ise Sakıp Sabancı'nın özel olarak
incelenmesi gerekir diye düşünüyorum.
Önce "dil" konusu: Diyelim insan türkçe konuşuyordur,
onu doğru olduğuna inandığı bir üslup ve şive ile, bildiği kadar
iyi olarak konuşur. Diyelim bir de yabancı dil konuşuyordur, İngilizce
diyelim, o yabancı dili de insan "dili döndüğünce" iyi
olarak konuşur. Sakıp bey'e bu prensipler herhalde biraz "güdük"
gelmiş olacak ki, konuşma dilinde ilave birkaç yön kullanırdı. Türkçesinin
şeklini ve dozajını hitab ettiği topluluğa göre değiştirdiği gibi
benzer ayarlamaları ingilizce konuşurken de yapardı. İngilizce'deki
anlama miktarını bile bir "controlled parameter" olarak
kullandığına defalarca şahit oldum.
Ayrıca yabancılarla konuşurken bazen ingilizce ile türkçeyi
çok ilginç şekilde harmanladığına da defalarca şahit oldum. Beksa'nın
varabileceği nihai ciro hakkında konuşurken Bekaert'lılar 25-30 milyon
dollar rakamını ileri sürdüklerinde "Why Twentyfive-thirty milyon
, why not fourty milyooon, fifty milyooon, hundred milyooon ???" diye
kendi beklentisini ileri sürerken "milyon" kelimesini gayet türkçe
kullanıyor, her bir rakamı söylerken kollarını bir kere daha havada döndürüyor,
her bir rakamda gözleri biraz daha açılıyordu. (Beksa, 2003 yılında
65 milyon dollar ciroya ulaştı, 2004 yılında ciro 85 milyon dollar
olur, 2005 yılında ise Sakıp bey'e sözümüz olan 100 milyon dollara
ulaşılacak. Sakıp bey'e verdiğimiz söze Beksa ulaştığında bunu
kendisine raporlayacağım.)
Mesaj vermenin tek aracının "dil" olmadığının
da, en güzel kanıtıydı Sakıp bey. Belçika'daki bir yönetim kurulu
toplantısını müteakip Bekaert'in VIP lokantası konumunda olan,
Bekaert'in kurucusunun eski evi "Kasteeltje"de son derece resmi
bir öğlen yemeği yedikten sonra Sakıp bey, karayolu ile Paris'e geçecekti.
Üzerini değiştireceği bir yer rica etti, elinde çantası ile bir
odaya girdi, birkaç dakika sonra ayağında kovboy çizmeleri, üzerinde
paçaları onbeş santimetre kadar dışarıya doğru kıvrılmış bir
blue-jean, kalın bir kemer ve parlak bir gömlek ile çıktı. Masadaki
herkese birden, asker selamından türetme "açık avuçlu"
semamını verirken, türkçe olarak "Ben gidiyoruuum
Pariiiis'eeee" deyince sadece masadaki herkes değil, bütün
garsonlar da ne dediğini anladılar. Kasteeltje'nin suratsız garsonlarının
güldüğünü ilk ve son defa o gün görmüştüm.
"Zero base" anlatımın, benim gözümde
maestro'suydu. Bir kaç ay önce, pantolon kemerinin ölçüsü
kendisinden istendiğinde, ölçü yerine kemerin kendisini yolladığına
şahit oldum.
Sevinçli zamanlarının bazılarına şahit olduğumu
zannediyorum. Avrupa Kalite Ödülü, bazı yatırımların açılış törenleri,
Sabanci Üniversitesinin açılışı, "Atlı Köşk"ün
"Sakıp Sabancı Müzesi" olarak üniversiteye devir töreni akşamı
ilk aklıma gelenler.
Çok üzüntülü zamanlarının da birkaçını gördüm.
En belirgin şekilde aklımda kalanlar kardeşlerinin ölümlerinden sonra
ve İzmit depreminden sonra Kentsa'ya geldiğindeydi.
Canının sıkkın olduğuna da, çok sinirlendiğine de,
şahit (ve sebep) olmuşluğum da vardır.
Hayatın keyfini çıkartmak için çok uğraşmış olduğuna
pek şüphem yok, yaşadığı her dakikayı değerlendirmeye çalıştığı
izlenimim var.
"Mutlu
bir insan mıydı?" sorusuna cevap verebilecek durumda değilim,
bilmiyorum.
Ancak kendisini tanımış olmak ve uzak da olsa
kendisiyle çalışmış olmak benim için büyük bir kazanım ve
mutluluktu.
Kendisi ile birlikte son fotom 2003 son aylarında veya
2004 başında Kentsa'da çekilmiş, ekledim.
Sakıp
bey'den bana kalan son hatıra, bana imzalama nezaketini göstermiş olduğu
"...bıraktığım yerden Hayatım" kitabı. 19 Şubat 2004
tarihinde imzalamış.
Kendisi ile son görüşmem 10 Şubat 2004, yine ben bir sürü
rakam ve grafikle bir sürü birşeyler anlattım, Sakıp bey ise durumun
"eyi" olduğunu sentezledi, ben toplantıdan çıkarken
"Turgut bey, kilo mu alıyoruz??" dedi bana muzip muzip bakarak,
ben de "merak etmeyin efendim, vereceğim " dedim.
Elimi, her zamanki gibi çok sıcak sıktı, bakışları
bana tutunmak ister gibiydi.
Son görüşmemizmiş...
Çok üzgünüm.
Sevgiler
Turgut Uzer