KSK and its role in my downfall

Önceki / Previous Geri Dön / Back Sonraki / Next

"Kavaklidere Sporting Kulüp" (KSK) and its role in my downfall

Konu başlığı formatını "Spike Milligan"dan çaldım. "Spike Milligan"ın "Hitler, his role in my downfall", "Mussollini, his role in my downfall", gibi kitaplarından başka, "Hitler, my role in his downfall" ve "Mussollini, my role in his downfall" isimli kitapları da var. İkinci dünya harbine cephede müzisyen olarak katılmış bir İngiliz'in anıları, okumadıysanız okumanızı öneririm. Mizah'ın ne kadar ciddi olduğuna dair güzel örneklerdir Spike Milligan'ın kitapları.

Aşağıdaki yazı çoook uzun. Yazana da, okuyana da faydası müphem. Bu bir "muhasebeleştirme" midir, "iç hesaplaşma" mıdır, başka bir şey midir, şimdilik bilmiyorum. Okuyan olup da görüş bildiren olursa şimdiden teşekkür ederim, yoksa canınız sağolsun.

(Varsa) Meraklısına...

Çankaya deresinin doğusundan Kavaklıdere ile Çankaya'yı birleştiren, eskiden ismine "Rıza Sah Pehlevi" denen cadde(caddenin ismi halen aynı mı bilmiyorum), Kavaklıdere şaraplarının o zamana kadar bütün olan parselinin batı kısmında bir parçayı ayıracak şekilde açılmış. Kavaklıdere şaraplarının sahibi olan aile ise, ki "Tunalı Hilmi" caddesinin ismi de aynı aileden alınmadır, ana parsele göre çok küçük kalan, caddenin öte yanındaki küçük parseli, bir spor sahası olarak ayırmış. Buraya iki adet tenis kortu yaptırmışlar.

Zamanla bu arsanın tapusunu, ana iştigal sahası spor olmak ve kar amacı gütmemek şartı ile, üzerinde kurulacak bir kulübe devretmişler. O noktadan itibaren de aile, normal bir kulüp üyesi kimliğini almış. Kavaklıdere Sporting Kulüp'ün kuruluşunun arkasındaki hikayenin ana hatları böyle.

Ankara'nın bu çok kıymetli bölgesinde, arsası ve tesisleri kendisine ait olma gibi çok önemli bir özelliğe(avantaja) sahip olmuş KSK daha kurulma aşamasında. Ailenin bu "normal üyelik" sıfatını aştıklarını, benim KSK'da aktif olduğum altmışların ortası ile yetmişlerin sonuna kadar olan onbeş yıla yakın sürede, hiç görmedim.

KSK'nın hemen karşısındaki Bağlar ve Kavaklıdere Şarap Fabrikasının da bulunduğu arazi ise, ailenin fabrikayı Ankara dışına taşıma kararı ile birlikte, satıldı. Şimdi o arazide Hilton ve Sheraton otelleri var.

KSK'nın oldum olası yanyana iki adet tenis kortu vardır. Kortların bir tanesi Polonya sefaretinin bahçesine, öbürü Kuğulu parka komşudur. Daha doğrusu eskiden böyleydi, daha sonradan Polonya sefareti ile bir düzenlemeler yapıldığını duydum, son halini bilmiyorum. Birinci kortta tenis oynarken topumuz kaçtı mı Polonya sefaretinin bahçesine girer arardık, ikinci kortta top kaçarsa kuğulu parka girer arardık. Birinci durumda sefaretin azgın köpeklerinin , ikinci durumda ise rahatsız ettiğimiz sevgililerin hışmına uğrama riski taşıyorduk her daim. Polonya sefaretinin bahçesine o kadar çok girip çıkmışlığım vardır ki ucundan bucağından Polonyalı sayılabilirim.

Kulüp binası olarak kullanılmak üzere eskiden köhne bir baraka vardı. Sonradan baraka genişletildi, her çeşit altyapı sorunu olan büyük ve köhne bir baraka halini aldı.

Saha kenarında demlikle çay hazırlanan, barakasında yağmurlu günlerde koltukların o günkü yağmurun hiddet, şiddet, ve yönüne göre değişen çatının su alma durumuna göre her gün yer değiştirdiği mütevazi tenis kulübünden lüks kulüp aşamasına ne ara geçildi tam bir tarih koyamıyorum. Zamanla kulübe kağıt oynamak için gelenler tenis oynamak için gelenler sayısına önce yetişti, sonrada geçti ve aradaki fark giderek açıldı. Kulübe giderek daha şık gidilmeye başlandı, atılan kahkahaların tipi bile zamanla belirgin şekilde değişti.

Bindokuzyetmişli yılların ikinci yarısında KSK'nın iki tenis kortuna karşılık Ankara 19 Mayıs Stadyumunun içindeki kulübün yaklaşık yirmi tenis kortu vardı, ancak buna rağmen tenis oynamak isteyen kimse KSK'da daha kolay boş kort bulabiliyordu.

O dönemlerde tenis faaliyetlerini canlandırmak için yapılan turnuva gibi faaliyetler fazla bir işe yaramadı. "Kavaklıdere Tenis Kulübü" diye anılan "Kavaklıdere Sporting Kulüp"te tenis hep geri planda kaldı, daha geniş anlamda "spor" ise daha da geride kaldı.

Kulübün hemen güneyine İlbank blokları inşa edilince bu blokların üst katlarında oturanlar bizim tenis kortlarını görür oldular. Bizler ise tenis oynarken bir yandan oyuna, bir yandan da blokları tarassut etmeye birden konsantre olmanın yöntemlerini geliştirmeye gayret ettik. KSK yönetimi, aynı yıllarda barakayı yıkıp üç katlı doğru düzgün bir bina yaptırma kararı aldı, üç katlı bina kortların hemen dibinde yükselince İlbank blokları görüntüsü kayboldu, bizler ise tenis oynarken bir yandan oyuna, bir yandan da kulüp içini tarassut etme yöntemlerini geliştirmeye başladık. Sonuç olarak, bizlerin tenis oyunu açısından fazla bir şey değişmemiş oldu. "Tarassutlu Tenis" bizimle mi başladı bilmiyorum ama bu yaratıcı oyun tarzını geliştirdiğimiz kesindir.

KSK'nın mutfağını bindokuzyüzaltmışlı yıllarda "Madame" çalıştırıyordu. "Madame"beyaz rus'tu , esas ismini hiçbir zaman bilmedim, merak ettiğimi de hatırlamıyorum. "Madame", herkes için "Madame"dı. "Madame" son derece işbilir bir hanımdı, hem yemek yapmasını, hem mutfak yönetmesini, hem de servis yönetmesini bilirdi. Kendisi bugün bile gözümün önünde. Uzun ve ince topuklu siyah pabuçlar, ipek çoraplar, siyah ve son derece şık etek bluz, inci gerdanlık, son derece fazla boyalı olmasına rağmen hiç rüküş durmayan bembeyaz bir yüz, kıpkırmızıya boyanmış dudaklar, hokka burun, upuzun takma kirpikler, ipince kaşlar, mavi kocaman gözler, ve saman sarısı kabarık saçlar. Şimdi yaptığım tarifi okudum da bu tariften nasıl "asil" biri çıkar diye düşündüm. Ama gerçek bu, "Madame" asil biriydi, tarif ettiğim kıyafet ile mutfağa giren, servisi ayarlayan, eli ayağı emeğiyle çalışan, son derece asil bir insan. Keşke "madame"in bir fotosu elimde olsaydı, sizler de bana hak verirdiniz. "Madame" o sıralar kaç yaşındaydı pek tahmin edemiyorum, herhalde ileri orta yaşlardaydı, belki de daha fazlaydı, o kadar çok makyaj yapardı ki makyajsız kendisini tahayyül etmek epey zordu.

Altmışların sonu veya yetmişlerin başında "Madame" KSK'nın işletmeciliğini bıraktı, tüm yetmişler boyunca benim hatırladığım kadarıyla KSK'nın işletmeciliği dışarıya verilmedi.

"Madame", Ilbank bloklarının altına bir lokanta açtı, ismini "Madame" koydu. İşbilirliği derhal kendini gösterdi, "Madame" Ankara'nın en lüksü değil ama, en revaşta restoranlarından biri haline geldi. Hafta sonları rezervasyonsuz yer bulmak mümkün olmazdı. Bu arada galiba benim "Madame"in gözünde bir ayrıcalığım vardı, birçok defalar yer ayırtmadan hem de kalabalık olarak lokantasına gittiğimde ne yapıp yapı bize güzel bir masa ayarlamıştı.

O dönemde birçok Ankara'lı "borç çorbası", "kuzu karski", "piliç kordon bleu" gibi yemeklerle "Madame"in restoranında tanışmış ve sevmişlerdir.

"Madame" bambaşka bir insandı. Umarım kendisi sıhhat ve afiyettedir.

Yetmişli yılların ortalarında KSK'nın vestiyerine korkutucu görüntülü bir adam geldi. Ömer Ağa iri yarı falan değildi ama öyle bir duruşu vardı ki insanı "impress" ederdi. Yanağında yama gibi duran bir yarası ve patlıcan ebad ve (neredeyse)renginde bir burnu vardı. Palto alıp vermek üzere gelen adam kısa zamanda vestiyeri her çeşit kaçak mal satılan bir yere çevirdi. O devirde yabancı sigaralar da dahil dışardan gelen neredeyse her şey kaçak. Ömer Ağa'da "yok" yok. "Eve"(yazıldığı gibi okuyunuz), "Palmal", "Conivolker" gibi normal şeyler bulunduğu gibi çeşit çeşit purolar ve daha başka keyif malzemelerinin tamamını Ömer Ağa hazır bulundurduğu gibi eğer talep ettiğiniz malzeme elinin altında yok ama dünya yüzünde bir yerde var ise makul bir sürede getiriyordu. Bir nevi mesleki duyarlılık. Ömer Ağa kaçakçıydı ama kaçakçılık zincirinin sadece son halkası değildi, temelden yetişme hakiki kaçakçıydı. Defalarca hapse girip çıktığını anlatmıştı bana, hatta bir keresinde sahilde malı beklerken polis bunu basmış, bu da "bu sahilin çamuru benim yüzümdeki yaraya iyi geliyor, onun için buradayım" demiş ama inandıramamış. Önceleri Ömer Ağa'nın polisiye hikayelerine pek inanmamıştım ama KSK'da"vestiyer"deyken de defalarca hapse girdi çıktı. Anladığım kadarıyla Ömer Ağa bir nev'i Aziz Nesin'in bahsettiği "Fil Hamdi"lerdendi, her birileri yakalanması gerektiğinde hasılat artsın diye "içeri" alınıyordu.

Bütün kaçakçılık işleri gayet "normal" şekilde seyrederken bir akşam kulübe polis büyük bir baskın düzenledi, Ömer Ağa'yı vestiyerindeki mallarla birlikte çok şatafatlı bir şekilde alıp götürdüler. KSK üyeleri arasında her hükümet döneminde en az birkaç bakan bulunurdu, dolayısıyla bu baskın çok ilgi çekti, hakkında epey dedikodu yapıldı Ankara'da. İşin aslını Ömer Ağa birkaç hafta sonra döndüğünde kendisinden öğrendim: yollayacağı paketleri birbirine karıştırmış, çok önemli birisine çok yanlış bir paket yollamıştı. O çok önemli biri ise buna fena halde içerlemiş, tepkisini bu şekilde vermişti.

KSK, üyelerinin içinde tanınmış insanların bolluğundan mıdır, dışarıya kapalı olduğundan bir şekilde gizem yakıştırıldığından mıdır, üye sayısı yıllar öncesi dondurulduğundan dolayı yeni üye olmanın çok zor olduğundan mıdır emin değilim ama Ankara'da hep ilgi çekmiştir, veya en azından eskiden ilgi çekmişti. Gördüğü ilgiyi hak edecek olaylar yaşanmakla birlikte bu kulübün "içeriden" yaşantısı, "dışarıdan" gözükenden, daha doğrusu tahayyül edilenden daha tekdüze idi. Tenis oynamaya gelenlerin hangi günlerde yaklaşık saat kaçta geleceği, hangi kortta kiminle oynayacağı, ve neredeyse maçın kaç kaç biteceği veya maçın hangi aşmasında hangi nedenle tartışma yaşanacağı aşağı yukarı bilinirdi. Benzer şekilde "kağıt oyuncuları"nın da rutin'i vardı. Yine benzer şekilde akşam yemeklerinin de. Akşam yemekleri ile ilgili (bence) en ilginç sahneler Ramazan ayı boyunca yaşanırdı. İftar saati öncesinde her şeyiyle hazırlanan kocaman sofralara top atılmadan birkaç dakika önce oyun salonlarından insanlar hep birlikte, güruh şeklinde inerler, hep beraber sofralara otururlar, yemek yerler ve yine hep birlikte, aynı saatte sofradan kalkıp yine oyun salonlarına çıkıp oyuna kaldıkları yerden devam ederlerdi. İftar saatinde hepberaber yemek yiyenlerin içinde herhalde oruç tutanlar da varmıştır, ancak emin olduğum şey "aynı saatte toplu yemek dolayısıyla daha verimli kağıt oynama" fırsatının kulbunun iftar sofrası olmasıydı.

KSK'nın aklımda kalmış tipik sahnelerinden bir başkası da oturma salonunda televizyon karşısındaki koltuklarda okul kıyafetleri ile oturup bir yandan tost yiyip bir yandan ders çalışmaya çalışan çocuklardı. Akşam saatlerinde bu çocuklardan koltuk üzerinde uyuyakalanlar da olurdu. Bütün bir hafta devam eden bu rutin, pazar öğlenleri inkıtaya uğrardı. Pazar öğlenleri KSK'da ailecenek sofralara oturulurdu. Çocuklar en düzgün elbiselerini giymiş ve saçları taralı ve bakımlı olurdu. Pazar öğlen yemekleri aileler için "örnek aile" olma zamanıydı. Çocuklara çok ilgi gösterilir, her bir sorunlarıyla yakından ilgilenilirdi. Yemekten sonraki kahve seansında ise "çocuk sorunları" tartışılır, gösterilen bunca ilginin neden karşılıksız kaldığı konusunda aileler arası görüş ve yorum paylaşımı yapılırdı.

Yukarıdaki iki paragrafta aktardıklarım elbette ki bütün üyeleri kapsamıyor, ancak yine de kayda değer gözlemlerdir bence. ("Peki bu sıralar sen ve ailen ne yapıyordu?" potansiyel sorusuna cevap: Babam altmışlarda ayda bir iki defa tenis oynamaya kulübe giderdi, annem tenis de oynamaz kağıt da, ondan olacak KSK'dan pek haz etmezdi, abim'in kulübe uğradığını bile hiç hatılamıyorum. Babam yetmişlerin başında öldü, abim Amerikaya gitti, annem KSK üyeliğinden çıktı, ben devam ettim.)

KSK'da bir süre "nüfuz ticareti" denen ilginç iştigal sahasının "içinde" olmasa da, "kıyısında köşesinde" yaşadım ve gözlemledim. Kendim "nüfuz ticareti"ne girmedim, o ortamda kalsaydım ileriki yıllarda girer miydim bilmiyorum. Dallı budaklı bir sistem gibi gelişen ilginç bir "ilişkiler potansiyelinden faydalanma işlemi". Ne kadar çok tanıdığınız olursa o kadar daha fazla tanıdığınız ve bağlantı kurma olanaklarınız oluyor. Zamanla bir iş haline gelebiliyor. Bazı tanıdıklarımın çekmeceler dolusu aktif kartviziti vardı, işyerlerinin tabelalarında çeşitli iştigal sahaları belirtilmekle beraber vakitlerinin çoğunluğu bu kartvizitler arasıda ilişkiler kurmakla geçerdi.

Yetmişli yılların ilk yarısında ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde okuyorum, derslerim çok iyiydi, iyi bir derece ile okuldan mezun olacağım aşağı yukarı belliydi(nitekim öyle de oldu), Endüstri Mühendisi olacağım aşağı yukarı belliydi de daha sonra ne yapacağım çok belli değildi. İş hayatı konusunda önümdeki modellerin bir kısmı KSK'daki işadamlarıydı. Onlara bir süre imrendim, daha sonra imrendiğimin yaptıkları iş değil, harcadıkları para olduğunu fark ettim. Bir müddet sonra da harcanan paranın ille de kazanılan para olmadığını fark ettim. Üniversite talebesiyken mezun olduktan sonra yapacağım işin "muallak" olmasını istemediğime karar vermiştim. Yine üniversite talebesiyken hayatımda para kazanmayı para harcamanın önüne koymaya da karar vermiştim. Babamın erken ölümü de benim bu kararlarımda, acı ve keyifsiz bir şekilde de olsa, rol oynamıştır.

Okul yıllarında zırnık sermaye koymadan "permi devri" yoluyla Almanyadan getirip sattığım birkaç Mercedes araba beni ve yakın ailemi ayakta tuttu, ikinci derece akrabalar ve eski tanıdıklarla maddi çıkarlara dayalı anlaşmazlıklar, mezun olur olmaz "Kalite Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş."ile yaşadığım bir küsur yıllık türbülans, garip ve inişli çıkışlı bir takım ticari faaliyetler ve sonrası askerlik benim KSK'ya yavaş yavaş daha değişik bir göz ile bakmama neden oldu.

KSK'daki yaşantıya "iyi" veya "kötü" diye bir damga vurmaya o zaman da çalışmadım, bugün de öyle bir değerlendirmem yok. O hayatın beni "consume" edeceğini, benim bundan memnun olmayacağımı, ancak Ankara'da ola ola KSK'dan istediğim kadar kopamayacağımı düşündüm. Ankara'dan kopma kararımda bu düşüncenin önemli rolü vardır.

1980 yılında Ankara'dan ayrılma kararımı çevreme bildirdiğimde ortak reaksiyon "şaşkınlık" oldu. "Fabrikada mühendislik yapacağım" dediğimde şaşkınlık daha da arttı. İzmit'e gidiyor olduğumu söylediğimde ise şaşkınlık had safhaya ulaştı. "İzmit, Uludağ'a yakın. Kışın her hafta sonu kayağa gideceğim." diye izah ettim(ve sonradan öyle de yaptım). Benim Ankara dışında kalışımın bir yılı bulamayacağı konusunda bütün çevremde bir fikir birliği oluştu, kaç ayda geri döneceğim üzerine ciddi miktarda paralarla iddalara girildi.

Gölcük Değirmendere'de tuttuğum eve Ankaradan "ev eşyamı" küçük bir kamyon ile getirdim. Kamyonun küçüklüğüne rağmen eşyam kamyonun o kadar küçük bir alanına sığmıştı ve o kadar alelade idi ki eşyamı indirirken yeni komşularımın meraklı bakışlarının altında kendimi ezik hissettim. Eziklik hissini dengelemek üzere kamyondan çıkan eşyam içinde en görkemlilerini, yani yepyeni bir "Kneissl"kayak takımını, "Salomon" bağlamaları, "Koflach" klipsli kayak pabuçlarını, Ömer Ağa'nın "vestiyer"inden yeni satın almış olduğum elle taşınır 24cm. ekranlı TV, radyo, ve kaset teyp kombinasyonunu, en görünür şekilde apartmanın ön tarafına koyup bir süre bıraktım ki bütün komşular görsün. Ha tabii, bir de komşular benim apartmanın önüne park ettiğim iki aracı ilgi ile izliyorlardı: biri civciv sarısı ve üzerinde her yerinde kayak ve tenis çıkartmaları olan bir Renault 12 TS ve diğeri içi krem rengi deri döşeme dışı metalik lacivert bir BMW 320. Yeni komşularımın beni çevreye zararı dokunabilecek bir bekar olarak damgalamaları için bir ay gibi bir süre yetti, komşularımın hışmından beni alımlı bir dul olan ev sahibem korudu.

Ankara'dan ayrıldığımın ilk üç beş yılında arada sırada hafta sonları Ankara'ya gittim, aşağı yukarı her gittiğimde en azından Cumartesi akşamı KSK'ya "takıldım". Zamanla ben KSK'sızlığa, KSK da bensizliğe alıştık. 1985 yılı başında Renan ile tanıştık, aynı yılın Mayıs ayında KSK'da kendimize göre bir düğün töreni ile evlendik. (Kendimize göre: Gelin arabası süslenmedi, sadece arabayı yıkattım, gelin arabasını ben kullandım, Renan yanıma oturdu, arabaya başka kimse alınmadı, ikram olarak kanepe, sigara böreği, kokteyl köfte, meşrubat, beyaz ve kırmızı şarap (şaraplar fıçılar halinde Kavaklıdere Şarap fabrikasının evlilik hediyesi), müzik olarak Tezer(Teddy) ve arkadaşlarının çaldıkları Rithm&Blues ve Jazz, gecenin bir saatinde oyun havasına geçmek yassak, düğün pastası yok, gelin ile damadın davetlileri dolaşması yok.) Nikah masasına gelmeye sigara böreği yerken geciken nikah memuruna söylenmem, kokteylde rakı istemekte israr eden bir misafiri terslemem, gecenin bir saatinde "ille de oyun havası çalın, oynayacağım" diye tutturan bir akrabama ters ters konuşmam gibi "benim için" normal olaylarla süslenen düğün gecemizde beni yeni tanıyan "kız tarafı", Renan'a epey acımıştır herhalde.

Son onbeş senedir Ankara'ya iş için arada sırada gidiyorum, iş harici hiç gitmedim zannederim . İş için gittiğimde anneme uğradım, uğrayamayacak gibi olduğumda telefon ettim, o kadar.

İki üç yıl önce bir keresinde yine iş için Ankara'daydım, Hilton otelinde kalacağım, akşam bir programım da yok, KSK da yürüme mesafesinde, KSK'ya akşam yemeğine gideyim dedim. Akşamüstü erken bir saatte Kavaklıdere Sporting Kulübe gittim. Kapıdaki adam beni görünce buyur etti, "seni tanıyor muyum?" dedim, "siz beni hatırlamazsınız ama ben sizi tanıyorum" dedi. Salona girdim, ortam halen "gece" ortamı değil, ışıklar henüz yanmamış ve loş, barda bardak silen barmen'e yaklaştım, bir aralar kıçımın şeklini almış olan tabureye tünedim, bir duble viski istedim. Barmen'e şef garson Ali Rıza'yı sordum, ölmüş. Benim ilk tenis raketimin kordunu germiş olan "Ağabey"i sordum, o Ali Rıza'dan da önce ölmüş. "Ya siz?" dedi dedi barmen kim olduğumu sormak kastıyla, "ben daha yaşıyorum" dedim , viskiyi tek dikişte yuttum, hesabı ödedim ve kalkıp KSK'dan çıktım. Yemeğe kalsaydım ne kadar çok ölüm haberini birden alacağım aklıma dank etmişti.

2004 yılının kurban bayramında birkaç gün Ankara'ya gitmeyi düşünüyoruz, belki o zaman....
........
Falan.
Şimdilik fazla uzatmayayım :-))

Sevgiler
Turgut Uzer '76

Önceki / Previous Geri Dön / Back Sonraki / Next