Capon Yemekleri

Önceki / Previous Geri Dön / Back Sonraki / Next

Uyarı :

Son kısımdaki limonata tarifi hariç kayda değmeyen bir oburluk yazısıdır. Özellikle Japon restoranı kısmı körlerin fili tarif etmesi gibi birşey; kullanılan malzemeleri bile anlayamadığım halde izlenimimi yazmaya kalkışınca böyle oldu.

EÖ 92

Cumartesi öğle satlerinde evden çıkıp, saat 2 sularında Ortaköy'e varmayı başardım. Planım öncelike sinemaya gitmek, ikincil hedef Japon yemekleri yapan Tokyo adlı restorana gitmek ve Japon mutfağı ile tanışmak. Hayatında sushi bile yememiş bir kişi için ciddi bir deneyim. Bu Tokyo denen restoranı gazetelerde çıkan bir yazıdan tanıyorum; yemek yiyen kişi beğenmiş; sushilerinede bayılmış.

Burada size kartvizitlerinde yazan bilgileri vereyim :arkada çok açıklayıcı bir ulaşım planı yer alıyor; ön tarafta yazanlar şunlar :

Japanese Restaurant
Tokyo
Itır S. Hüseyni AYKUT ( kartvizitin sahibi olsa gerek)

Taşbasamak sok.No: 3/2 Ortaköy/İST. 80700 Türkiye
Tel/Fax : (0212) 261 22 77
e-mail : tokyorestaurant@hotmail.com

Efendim, bu restoran Japonyada çok bulunan bir aile restoranı konseptini uyguluyormuş; restoranı işleten aile bireyleri yemek pişiriyor, servis yapıyor vs vs. Her ne kadar aşçı ve kasadaki hanım Japon ise de, kalan kadronun Türk olması bana bu durumu bozuyor gibi geldi. Neyse.

Mekana ulaşım basit : Ortaköyün merkezinden geçen sokak büyüklüğündeki caddeye geliyorsunuz; Yapı Kredi şubesini görüyorsunuz; şubenin solundan yukarı doğru çıkan bir yokuş var. İşte bu yokuşun hemen karşısında eski püskü iki katlı bir ev. Altında konuyla ilgisiz bir dükkan var; evin girişinde küçük bir tabela : Tokyo yazıyor. Evin kapısı kapalı; sağda bir zil var; yanında "Lütfen zili çalınız" yazıyor. Zile basılıyor; az sonra şıpıdık şıpıdık sesler duyuyorsunuz; kapı açılıyor; haliyle bu resmiyete karşılık "yemek var mı?" diye sormak zorunda kalıyorsunuz. Alt kat dükkan olduğu için ahşap merdivenlerden yukarı çıkılyor; retoran bütün haşmetiyle karşımızda. Topu topu 15-20 metrekare büyüklüğünde bir oda. Yemekler "amerikan mutfak" denilen tarzda odanın içerisinde ve açık. 10 masa ya var ya yok. Garsona "ilk defa Japon yemeği yiyeceğim, daha önce çin yemeği yemişliğim var" diyerek durumumu özetliyorum. O da bana "biz çin yemeği değil, japon yemeği yapıyoruz" diyerek bu deneyimimin herhangi bir anlam ifade etmediğini izah ediyor. Demekki bambaşka şeylerle karşılaşacağım. Garson ilk başalayacağım için sushi ve tavuk yada et teriyaki öneriyor ; resimli menüden tüm yemeklerin neye benzediğini görmek mümkün; diğer menüden fiyatları ve yemeklerin içerisindeki malzemeleri görebiliyoruz, buradan teriyakinin yanında çeşitli garnitürler ile birlikte servis yapılan bir çeşit ızgara olduğu sonucuna varıyorum; et yemeklerinin hepsi buna benzer bir tarzda pişiriliyor gibi geliyor bana. Belki bir daha gelmem diyerek, garsona "bir çorba, bir et yemeği, ve bir makarna yesem çatlarmıyım?" diye soruyorum. Cevap evet; garson çorbanın gereksiz olduğunu, Udon'un ( makarna) zaten sulu olduğunu anlatıyor; hiç Udon yemediğim için bunu anlamıyorum. Makarnalar kısmında "Ramen" görüyorum; ne olduğunu bilmemekle beraber adını duymuşluğum var; garson biftekli bir Udon olduğunu söylüyor. Al takke ver külah derken, toplam ik, çeşit olan çorbalardan "Miso Soup" seçiyorum; üzerine birde Ramen siparişi veriyorum. Başlangıç olayına girmiyorum; ama sushi almaya çalışıyorum.( 57 çeşit sushileri mevcut; üşendiğim için sushi broşürlerini scan edip eke koyuyorum. ) sushi taneyle satılan pahalı bir şey; en ucuzu 2,250 milyon en pahalısı 7 milyon. Ebatları değişiyor tabii. Garsonum "California roll" öneriyor; dört parçalı olduğunu ve çok tutulduğunu söylüyor. İçecek olarak kola istemek üzereyken; ( Sake içecek durumda değilim; daha yemeklerini yemedim ki, içkilerini deneyecek kadar cesaretim olsun), bira istemeye karar veriyorum; Türk Efes ve Japon Asahi var; japon müşteriler hep Asahi isterlermiş; bende gelmişken tam olsun mantığından çok Efes içemediğim için Asahi istiyorum.

Soya sosunu hiç beğenmiyorum; tüm masalarda "Kikkoman" var; tamam en pahalı ve dünya çapında en kaliteli sos olduğuna dair bir mutabakat var; ama "Japon tarzı" olduğu için onu hiç sevmiyorum; çok ama çok tuzlu. Keleğe geleceğim belli. Buna karşılık restoranın ucuza kaçmamış olması artı bir puan.

Başlıyorum beklemeye. Ufacık pencereden Ortaköydeki caddey keserken, garson iki adet yemek sopası getiriyor; onları geri gönderiyorum; çatal ve bıçak geliyor. Biraz sonra bira teşrif ediyor; özel Asahi bardağı ile beraber. Biraya alışmak biraz zaman alıyor; içimi sakin ; tadı pek belirgin olmayan bir bira. Hafif soğutulmuş olarak servis yapılıyor. Biraz sonra birayı beğenmeye başlıyorum.

Çorba geliyor. Ufacık bir kase; üzerinde gene ufacık bir kapak var. Çorbanın soğumaması için bu kasenin ne kadar akıllıca bir fikir olduğunu düşünüyorum. Çorbanın içerisinde bir kaç sivri biber parçası ve az miktarda sebze yüzüyor. Ağırlık Miso tozunda; mısırdan yapılan bir çeşit un tarhanasına benzetiyorum; ama yemekteki herhangi bir tadı ayırdedecek durumda değilim, bu yüzden ne söylesem yalan olacak. Soya sosu ilave ediyorum; ama miktarı ayarlayamıyorum; fazla tuzlu oluveriyor. Kimseye Japon çorbası içmesini tavsiye etmiyorum. Bu yüzden yarısında kapağını kapatıp kenara alıyorum.

Az sonra California Roll'ları geliyor. sushinin yanında gene bir Kikkoman şişesinde "Sushi sosu" geliyor. Californina roll servisi şöyşe; kayık bir tabak içerisinde solda iki adet roll, bunlar pirinçten bir çeperle sarılmış bir ana malzeme kısmından oluşuyor; dışları turuncu küçük küreler ile kaplanmış , muhtemelen havyar olsa gerek. Bir yerlerden Japon havyarının turuncu renkli olduğu gibi bir şey okumuşum; ama hiç havyar yemediğim için nedir ne değildir bilmiyorum tabii. Ortada küçük bir parça marul; üzerinde ince doğranmış bir somon dilimi; yanda bizim fıstık ezmesine benzeyen ufak bir top, ve sağda iki tane daha Califormia roll. Her halinden "ye beni" diye bağırıyor. Biraz sushi sosu döküp ilk rollumu yemeye çalışıyorum; tadı pek hoş. İkinci rollda tadını sevmeye başlıyorum. Biraylada fena gitmiyor.

Tam bu sırada Ramen geliyor. Yemeği görür görmez "keleğe geldim" diye bağırmaya kalkışıyorum; sonra kocaman çukur bir tabakta gelen bu sulu mu sulu tuhaf mı tuhaf şeyi nasıl yiyeceğimi garsona soruyorum, o bana birşeyler gösteriyor; ama ben anlamıyorum. Onun hesabına göre çatalla aldığım bir miktar makarnayı çorbada kullandığım kaşığa getirip , orada yvarlayacağım ve ağzıma atacağım; kenarlardan sarkan makarnaları ise "hüüpp" diye emeceğim. Ben bir türlü beceremiyorum; ayrıca yemeğin içinde blok halde duran kocaman sebze parçaları ve eti nasıl yiyeceğimde belli değil. Bunun üzerine lokantada benden başka kimsenin olmamasını fırsat bilip; hemen bıçağı alıp, çukur tabağın içine acımasız saldırılar düzenliyorum; sonunda etler ve sebzeler ve daha önemlisi makarnalar çatalla alınabilir ebatlara geliyor. Felaket sinir bir şey; her lokmada sağa sola yemek suyu fışkırıyor. Fena halde peçete harcıyorum. Soya sosu katınca tadı bir şeye bezeneye başlıyor; ama üzerine tuz ve karabiber atmak gerekiyor. Kazasız belasız Ramen vakasını atlatıyorum; tabağın içi yarısından fazla yemek suyu ile dolu kalıyor. Yemeği hemen kaldırtarak olayı kapatıyorum.

Damak tadım Japon yemeğine alışmıştır; çorbaya bir daha döneyim diyorum. Çorbanın içindeki "Miso" olduğunu tahmin ettiğim şey, ortada topaklanmış; bir iki kaşık darbesi ile çorbanın içerisine dağılıveriyor. Cık, çorbanın tadı hala berbat.

Bundan sonrası çok komik. Sushi tabağına dönüyorum; ortada marulun üzerinde duran balık parçasını marula doluyorum; sonra o fıstık ezmesi gibi görünen yeşil şeyin yarısını marula sürüyorum. Ufak bir lokma olduğu için olduğu gibi ağzıma atıyorum. 2 saniye sonra çılgınlar gibi dövünmeye başlıyorum; biraz su ve bira içince konuşacak gibi oluyorum ve hemen garsona "bu yeşil şey ne ?" diye soruyorum, ama sesim çıkmıyor; halden anlayan garson "hardal.çok acı" diyor; "farkettim" demeye çalışıyorum.
Kendimi toparlayacağım falan yok; kalan sushilere girişiyorum. Acıyı kessin diye sushi sosunu fazla koyuyorum; budefada çok tuzlu oluyor. Allahtan sos çok az emiliyor; hemen tabağın boş tarafına taşıyıp, onları kurtarıyor; ve sakince yemeyi başarıyorum.

Hemen hesap istiyorum; bira bitmeden hesap geliyor, hesabın yanında bir erişim bilgilerinizi ve önerilerinizi yazabileceğiniz küçük bir form getiriyorlar. Dolduruyorum, hesabı ödüyor ve çıkıyorum.
Fiyatlar şöyle : çorba 4,5 milyon, Asahi bira 7,5 ; sushi 10, Ramen 12,5 toplam 34,5. Saat 14:45 itibarı ile sonuç: karnım tok, zehirlenmedim, ama damak tadıma uygun şeyler yemedim. "Japon mutfağı benim için bitmiştir, yaşasın Çin mutfağı" diyorum.

Beşiktaşa doğru yürümeye kalkışmadan önce "gelmişken uğrayayım, yılda bir kaç defa geliyorum zaten" diyerek Ortaköye uğruyorum, tezgahlarda ilginç birkaç şey görüyorum; "ah, ah... Burada yeyip içmek vardı şimdi" diye hayıflana hayıflana Living Room'un önünden geçip Beşiktaşa doğru yürümeye başlıyorum. Köprünün altındaki Halk Pazarına giriyorum, sebze meyvelere bakarken dayanamayıp bir elma alıyorum; elma bittiği zaman artık hiçbir şey yiyip içecek halim kalmamış.

Beşiktaş ve Taksimde biraz dolaştıktan sonra öfkelendiğim mekana geliyorum. Mekanımız bir zamanlar pek sevdiğim Limonlu Bahçe. Kapıda görevli bir "ayı" olmadığı için içeri kolayca giriyorum; bu durumada hayret ediyorum; bir yer kapıp oturyorum. "Eski hali daha güzeldi, ama bu halide güzel olmuş" diyorum ve garsona diyorum ki : "Sizin özel limonatanız vardı, hala var mı?" "Var" "Bir bardak limonata". Beş dakika kadar sonra limonata geliyor, 0,25 litrelik uzun bir bardak; içinde nane taneceikleri yüzen, pipetli bir bardak. Pipetle bir fırt çekiyorum; limonatanın yarısı boşalıyor. İkinci bir fırt çekiyorum , bitiyor. Birde ne göreyim : Bardağın içi olduğu gibi buz ile dolu. Hayatımda bu kadar büyük terbiyesizlik görmemiştim. Hemen garsonu çağırıyorum; bardağı gösteriyorum ve "Hiç buzsuz bir limonata" diyorum. Bardağı almaya çalışıyor, pis pis bakarak " buzlar kalsın" diyorum. Limonatamı içeyim; sorumlu şahsa fena halde girmek niyetindeyim çünkü. Limonata geliyor; içmeyi başlarken garson benim buz bardağını kapıp kaçıyor. Bardak bitince hesabı istiyorum, iki limonata için 10 milyon yazıyor. Küfür edecekken, daha önceleri bardağın yarısına kadar buz koyduklarını hatırlıyorum. Bu hesaba göre ben iki bardak içmiş kadar oluyorum. "Eve gidip, bunun aynısını yapmazsam, onuda tüm tanıdıklarıma vermezsem..." diyorum kendi kendime.

Hızlıca eve dönmeye çalışıcağım, fakat Galatasaraydan geçerken Çiçek Pasajı ve Otantik Anadolu Yemeklerini görüyorum. Otantikte "Yuvarlama Çorbası" içmesem olmaz, yiyecek yerim yok ama genede yemeliyim; bir daha ne zaman geleceğim meçhul. Hemen bir Yuvarlama çorbası içip çıkıyorum; gün içerisidne yediğim en güzel şey bu; müthiş bir şey.

Uzuuun bir yolculuktan sonra eve varıyorum. Önce bir markete gidip limonatalık limon alacağım. Limon alırken "Link hazır limonata" görüyorum. Fiyatı 800.000 TL. "Belki iyi çıkar" diyerek iki paket alıyorum. Eve varıp limonata tarifini açmadan önce Link'i deniyorum. Bir litre soğuk suya bir paket boşaltıyorum; karıştırıyorum; gerçekten güzel bir limonata oluyor. Kendi limonatamı yapma fikrinden hemen vazgeçiyorum. Mesele Adamalrın limonatasına o tadı veren naneyi nasıl katacağımda. Dha önce hep adamların limonatayı yaparken içerisine nane attıklarını düşünüyordum, şimdi öyle bir şansım yok. Mecburen soğuk olarak içerisine atacağım. Nane taneceikleri büyük; bu durumda sarımsak dövecimi çıkarıyorum; içerisine iki çay kaşığı kuru nane koyuyorum. Biraz ezince nane toz haline geliyor. Bundan bir kaşık alıp limonataya atıyorum ve karıştırıyorum. Ümitli değilim, maksadım sadece nane miktarını ayarlayabilmek için deneme yapmak. Ama o da ne ? Tadının Limonlu bahçedeki limonatadan neredeyse hiç farkı yok. Genede üzerine yarım limon sıkıyorum. Buzdolabından buz çıkarıyorum; aynı ebattaki bir meşrubat bardağına 6 parça buz atıyorum, üzerine limonata koyuyorum.

Limonatayı yudumlarken sakin kafayla tadlarını kıyaslıyorum; eh kendi limonatamı yapsam daha iyi olurdu herhalde; ama Link yeteri kadar güzel geliyor. Nane oranıda yerinde; neredeyse aynı limonata. Maliyet hesaplıyorum : Link 800 bin, 1 litre damacana suyu 100 bin, yarım limon 100 bin.Kalan herşey zaten evde vardı; bir çay kaşığı kuru nanenin masrafını saymazsak , bir litre için masrafım 1 milyon TL. Aynı miktarı Limonlu bahçede içsem maliyeti 20 milyon olacaktı.

Yapılacak en iyi şeyin bu formülü bizim listeye atmak olacağına karar veriyorum; nasıl olsa oradan Türkiyeye dağılır diye düşünüyorum.


Eyüp'ün yazısına lüzumsuz ukalalıklar içerir.

Eyüp seni kavuran o fıstık ezmesine benzettiğin yeşil hardala "wasabi" (http://www.japan-guide.com/e/e2311.html) denir, acılığı dillere destandır. Wasabi öyle çalakaşık yenmez, yenirse insanın kulaklarından dumanlar, gözlerinden ateşler, saç diplerinden ter damlacıkları çıkar, nitekim çıkmış. Wasabi, zevke göre az veya çok az bir miktar olarak sushi sosuna(ki esasen soya sosudur) karıştırılır. Direk olarak sushi veya sashimi'nin üzerine konulacak olursa da bu miktarın abartılmamasında fayda vardır. Wasabi bir de birçok sushi tipinde pirincin üzerine balığı yapıştırmak için eser miktarda kullanılıyor.

Sushi, soya sosu içinde bir miktar "yüzdürülür", yüzme öğrenmeyeceğine kanaat getirilince "hashi" marifetiylen (http://www.japan-guide.com/e/e2039.html) hafif yan devrilip emdiği wasabili soya sosunun dökülmesine engel olmaya çalışarak(ancak muvaffak olunamayarak) telaş içinde ağıza atılır (tercihan kendi ağzınıza).

Ramen ( http://www.japan-guide.com/e/e2042.html) ise Japonya'da başlı başına bir konu. Benim görebildiğim kadarıyla fakirin ayaküstü yemeği. Metro istasyonu, büyük çarşı girişleri gibi kalabalık yerlerde "Ramenciler" var. Ramenciler küçücük (yaklaşık 10-15 metrekare'den çok fazla büyüğünü görmedim) ,ramen aynı hacimde piştiği için ortalık buram buram ramen kokuyor, ve kesif bir buhar bulutunun içine dalıyorsunuz (gözlüklüyseniz silecekleri çalıştırıyorsunuz), caponlarla omuz omuza bir tabureye tünüyorsunuz, (32) dandadanak önünüze birisi rameninizi koyuyor. Hashi ile ramen içinden bir müddet "parça" yakalayıp ağzınıza atıyorsunuz, bir süre sonra avlayacak parçalar azalıyor ve ramenin sıvısı içinde bulunması giderek zorlaşıyor. Bu noktada etrafınızdaki caponlar ne yapıyorsa aynını yapıyorsunuz. Ramen kasesini iki elinizin baş ve işaret parmaklarının arasını gererek hazırladığınız düzeneğe güzeeelcene yerleştirerek kafanıza dikiyorsunuz. Bu güzel işlemi yaparken son derece keyifli ve sesli bir şekilde höpürdeyen caponları önce garipsiyorsunuz, ancak daha sonra höpürdemezseniz boğazınızın kavrulacağını idrak ediyor ve koroya katılıyorsunuz.

Ramen kasesini kafaya diktikten sonra bir güzel şapırdıyorsunuz (bu işlem de herkes tarafından yapıldığı için hiç de garipsenmiyor), silecekleri hızlı ayarda çalıştırıp kasenin içine bakıp sıvının "çekilmesi" ile ortaya çıkan yeni "avlar" keşfediyorsunuz, hashi vasıtasıylan bunları da makus talihlerine havale ediyorsunuz, avlayacak birşey kalmayınca kaseyi tekrar kafanıza dikiyorsunuz, höpürdüyorsunuz, şapırdıyorsunuz, silecekleri tekrar çalıştırıyorsunuz ve inanmaz gözlerle kasenin dibine bakmaya başlıyorsunuz. İster istemez "bir tane daha götürmeye vaktim var mı?" diye düşünüyor ve saatinize bakıyorsunuz.

If "yes", go to (32) .

Stop

Sevgiler
Turgut Uzer '76


Vallahi bu mesaj iyi geldi, ne yemeye içmeye çalıştığımı öğrendim.

Hele Ramen resmini görünce , "işte bu. Şikayetçiyim hakim bey" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum, üzerindeki o yarım haşlanmış yumurtaya anlam verebilen var mı? Gördüğüm kadarı ile bir takım besleyici değeri olan malzemeler bir kaseye konuyor; içine ekmek niyetine makarna konuluyor; kuru kuru boğazdan geçmez denerek üzerine bol miktarda sıvı ekleniyor. Yemek birlikte pişmediği için tüm malzemelerin tadı ayrı telden çalıyor.

Wasabinin özelliği nedeniyle acılık hızlıca yok oldu demek ki.

Miso çorbası ise meğerse ne imiş:" Miso : Miso is brown soya bean paste. The popular miso soup is basically made by dissolving miso paste in hot water. "

Eh, "bir bilene" danışmadan bilmediğin şeylere kalkışırsan başına bunlar geliyor demek ki.....

Peki, bir daha capon yemeği yemeğe çalışayım mı, yiyeceksem ne yemeyi deneyeyim, sushi olayına gireyim mi vs vs.

Eyüp Öztürk CaponYemeğiYediTuhaflaştı 92


Japon Mutfağını beğenmeyenlere bazı öneriler.

Eyüp'e bu ilginç deneyimini bizlerle paylaştığı için teşekkürler.

Eyüp'ün iyi niyetle ve önyargılardan arınma çabası ile yaşadığı maceranın hüsranla sonuçlanmasına üzüldüm. Japon mutfağı uzmanı değilim ancak geçtiğimiz Nisan ayında zoraki bir iş seyahati nedeni ile Tokyo'da geçirdiğim bir hafta boyunca bizim ağız tadımıza uygun Japon yemeklerinin de olduğunu keşfettim.

Bunlara örnek olarak;

  1. Beef Sukiyaki - Masanızın üzerindeki bir sıcak tablada veya ocakta kızartılan dana eti ve muhtelif sebzeler. Yanında Eyüp'ün sözünü ettiği kapaklı çorba ve pirinç ile servis ediliyor.
  2. Shab-shab - Japonlar Şabu şabu diye telafuz ediyorlar. O da masanızın üzerindeki ocakta kaynayan su içinde sizin veya garson bayanın haşladığı dana eti ve sebzeler. Yine kapaklı çorba ve pirinç default olarak servis ediliyor. Soya sosu (az tuzlusu) ile oldukça lezzetli.
  3. Tempura : Özel bir karışıma bulanarak kızartılmış karides ve sebzeler:
a-Karışımın hazırlanışı (Turgut Uzer'e ithaf edilmiştir, ricasını yerine getiriyorum) :
-1 adet yumurtayı bir çay fincanı içine kırınız
-Fincanın geri kalan kısmını soğuk su ile doldurunuz
-Fincanı bir karıştırma kabına hızla boşaltıp çok iyi karıştırınız
-Karşım sağlandıktan sonra 100 gram unu karıştırma kabına yavaşça boşaltınız ve nazikçe ve yavaşça karıştırınız. Hızlı ve sert darbelerle karıştırırsanız karışım bozulacaktır.
b- Daldırma sosunun hazırlanışı :
- 1fincan et suyu (knor veya maggi tablet veya toz da olabilir)
-1/4 fincan soya sosu ( Çok tuzlu geliyorsa su ile seyreltebilirsiniz)
-1/4 fincan eğer bulabiliyorsanız mirin. (Bence gerekmiyor)
c- Karideslerin hazırlanışı:
- 8 adet Jumbo karidesin kabukları kuyrukları üzerinde kalacak şekilde soyulur ve başları ayrılır.
-yıkandıktan sonra iyice kurulanır.
d- sebzelerin hazırlanışı:
-4 adet büyük kara mantarın üzerlerine + şeklinde çentik atılır.
-1 adet kemer patlıcan dilim dilim kesilir
-mevsimiyse tatlı yapmak için alınmış balkabağından küçük bir parça (50 gr kadar) dilimlenerek kesilir
-bir adet havuç Turgut çok sevdiği Jullienne tarzında kesilir
- 100 gr soğan ince halkalar halinde dilimlenir.
-4 adet muhtemelen konserve kuşkonmaz ikişer parça olarak kesilir.
- mantar dışında tüm sebzeler çelik tencere içinde çok hafif ateşte çevrilir ve gevşemeden (su bırakmadan) ocaktan alınır.
e- Kızartma faslı
- Derin tavada bolca kızartmalık nebati yağ iyice kızdırılır.
- önce mantarların yalnızca alt kısmı bulamaca batırılır ve tavaya atılır, altın rengine gelince sefvis tabağına alınır.
-iyice kurulanmış karidesler önce unlanır sonra bulamaca batırılır ve kızartılarak servis tabağına alınır.
-ateşte önceden çevrilmiş olan sebzeler, bulamaç kabına atılır, iyice kaplandıktan sonra tavada altın rengine gelinceye kadar kızartılarak servis tabağına alınır.

Daha önce ısıtılan daldırma sosu bir kase içine boşaltılır ve servis tabağı ile birlikte ziyafet masasına getirilir. Kızartılmış karides ve sebzeler bu sosa batırıldıktan sonra afiyetle yenir.

  1. Teppan Yaki: Çok popüler olduğu için bir açıklama gerekmez diye düşünüyorum.


Son olarak bir vesile ile Japonya'ya gidecek olanlara Tokyo'da birkaç lokanta adresi vermek istiyorum. Ancak fiyatların astronomik düzeyde olduğu uyarısını da yaparak. Gelişigüzel girdiğiniz bir lokantada muhakkak fiyatları önceden kontrol ediniz.Benim hatama düşerseniz çok üzülürüm.

  1. Sukuyaki, shab-shab ve tempura yemek için:
    GINZA RAN-GETSU
    3-5-8 Ginza Chuo-ku Tokyo
    Opposite Matsuya Depatment Store
    Tel: Tokyo (03) 3567-1021
  2. Tappan Yaki ve Teri Yaki için:
    GINZA COLZA
    Nougakudo Building B1 6-5-15
    Ginza, Chuo-ku Tokyo
    Tel: Tokyo (03) 3572-3030
    Eyüp'ün pek beğendiği Kikkoman Soslarını üreten firmaca işletiliyor, soslar ve pişirme aksamının hepsi doğal olarak Kikkoman Marka. Ayrıca Kaliteli Japon şaraplarını en iyi tadabileceğiniz bir restoran.

ve de Türkiye'yi özleyecek olanlar için Tokyo'nun eğlence bölgesi Roppongi'de ANATOLIA Rest.
Adres : 3-13-10 Roppongi
Tel: 5775-1151
Her akşam saat dokuzdan sonra göbek dansı varmış. Dansöz Türk'mü bilmiyorum ama dönercisinin Türk olduğu kesin. Gitmediğim için yemek kalitesi hakkında bir şey söyleyemiyorum.

Selamlar

Mehmet Eşigök'79

Selamlar;

Konu biraz eskimekle beraber, bu konuda bir kaç laf edeyim. Tokyo'da oldukça fazla sayıda Japon lokantası var, haliyle ara sıra gitmek zorunda kalıyorum. Aslında Tokyo'da oldukça fazla lokanta var, bir japon doğduğu andan itibaren günde üç öğün farklı bir lokantada yese, tokyo'nun tüm lokantalarında bir kez yemek yediğinde 80 küsur yaşına ulaşıyormuş.

Buraya sushi konusunda oldukça önyargılı gelmeme rağmen, en sevdiğim yemeklerden birisi sushi oldu. Bunun en büyük sebeplerinden birisi, sushilik balığın çiğken çok lezzetli olup, pişirildiğinde bir şeye benzememesi. Pişmiş balık takıntım yüzünden, iki-üç kez sushilik balık fletolarını evde pişirmeye çalışıp mundar ettikten sonra, kendimiz evde sushi yapmaya başladık, gayet güzel oldu. Sushilik balığı pişince neye benzediğini merak edenler, bir banyo süngeri alıp yağda kızartıp yiyebilir, aynı lezzete ulaşabilir.
Eyüp'ün yediği californian roll, aslında japonyada pek bulunmayan bir ceşit olup, gaijin'lere (ecnebi, veya gavurun japoncası) sushiyi sevdirmek için icat edilmiştir ve gerçekten lezzetlidir. türkiyede (benim gördüğüm) genelde maki sushi (dürüm şeklinde) sushi yapılıyor, burada ise makbulu, nigirisushi; yani, usta eline bir avuç dolusu pirinç alıyor, wasabi yardımı ile, iki parmak büyüklüğünde bir balık ya da deniz ürünü parçasını pirince yapıştırıyor, pirince çok wasabi bulaşmışsa yiyenin gözlerinden alev fışkırıyor.
Wasabi, sadece lezzet ve acılık katmayıp, çiğ balıkta bulunması muhtemel parazitleri de öldürüyor(muş) Önünüze konan bu koca sushiyi, ikiye bölüp mü yesem, ısırarak mı yesem diye düşünürken, lokantaya sizi getiren japon arkadaş lokmayı olduğu gibi ağzına atıyor, ağzı %130 doluluk kapasitesinde calışırken, ağzındaki pirinç tanelerini püskürterek sizle sohbete devam ediyor. Biraz önce sizle çıtı pıtı sohbet eden ve kibarlıktan ezilip büzülen Japonun, yemek yerken nasıl bir Mr. Hyde'e dönüştüğüne hayret ediyorsunuz, ama bu yemek stili sadece sushi için geçerli değil.

Sushinin en keyifli yendiği yerler, kaiten sushi denilen, sushi tabaklarının konveyorler üzerinde döndüğü restoranlar. Böyle bir yere girince, konveyorun başına yakın yer tutmakta fayda var, yoksa gözünüze kestirdiğiniz ve size doğru gelen bir sushi tabağını, önünüzdeki bir rakibiniz kapabilir. Eğer derdinizi anlatacak kadar sushiden anlıyorsanız, lokasyonun önemi yok, direk ustaya ne istediğinizi söylüyorsunuz, size hemen hazırlıyor.
Türkiye'de sushicilerde veriliyor mu bilmiyorum, ama önemli bir sushi aksesuarı da zencefil turşusu. Oldukça keskin bir tadı olan bu turşuyu, iki değişik sushi arasında yiyerek ağız tadınızı "reset" etmeniz gerekiyor. yanında bira (asahi super dry) veya soğuk japon çayı iyi gider. Çubuk kullanabilmeniz hiç önemli değil, elle yemek te gayet makbul, muhim olan sushiyi tek parça halinde ağzınıza atmanız ve minimum dışarı püskürterek yemeniz.

Türkiye'nin sushi açısından stratejik önemine gelirsek, en makbul sushinin yapıldığı maguro (mavi yüzgeçli ton balığı) Türkiye kıyılarında gayet bol yetişiyormuş. Dünyanın en büyük toptancı balık hali olan Tsukiji'den bir balık toptancısı ile konuştuğumda, bana Akdenizdeki bir çok ülkeden maguro getirdiklerini, dalmaçya kıyılarında ton balığı çiftlikleri olduğunu, ama özellikle türkiye'den gelenlerden çok memnun olduklarını söyledi.

Yağlandıkça kıymeti artan bu balık, 150 kg. Ağırlığa kadar ulaşabiliyormuş, ve haldeki mezatlarda mevsimine göre 3,5-4 milyon Yen'e kadar fiyat bulabiliyormuş (yaklaşık 30-35,000 ABD Doları, tapaj hatası yoktur, japonya'da sıfır km. bir lüks otomobil fiyatı) Boyunca balık yakalayan Sinan Terek ağabeye ve diğer girişimcilere/balıkçılara duyurulur. Özellikle Aralık-Ocak aylarında Türkiye'den Japonya'ya uçak kargo ile büyük miktarlarda taze ton balığı gönderiliyormuş ki, bu fiyatlara satılan balığa değil kargo, business class'tan bile bilet almaya değer.

Japonya, çok büyük miktarda balık yakalamasına rağmen, balık ithalatında da açık ara ile dünya lideri. Gözünü Japonyanın refah düzeyine dikmiş olan Çin hakkında yapılan bir araştırmada, eğer çinliler şu anda japonlar kadar kişi başına balık tüketecek olursa,dünya denizlerinin anında kuruyacağını okumuştum.
Sushiyi geçersek, pişmiş deniz ürünleri, tempura başta olmak üzere portekiz mutfağından esinlenme. Bunda 16-17. yy'da adaya gelen portekizli tüccar-misyonerlerin etkisi var.Sushiyi sevsem de, cozur cozur kızarmış bir karides tempurasının yerini tutmaz. Çok değer verdikleri bir diğer balıksa, unagi (bir tur yılan balığı) özellikle çok sıcak ve nemli yaz günlerinde yenen, hafif ve cok lezzetli bir balık. Genelde, Eyüp'ün bahsettiği, aile lokantalarında hazırlanıyor.

Deniz ürünlerini tüketmek için bir başka sevdikleri yöntem, yağsız ve cılız balıkları katır kutur olana kadar ızgara yapıp, çıtır çıtır yemek, tuzlu, ekşili, tatlılı, vs. soslarla karıştırıp insan damağını dumura uğratmak gibi yöntemler. Özellikle ryokan denilen geleneksel japon otel/pansıyonlarında bu yemekler inanılmaz fiyatlara kakalanır. Genelde sunum mükemmeldir, sofra bir tablo görünümündedir, ancak iş yemeye gelince masaya acıklı acıklı bakılıp, "bunun neresi yenecek" diye düşünülür. Sofradan aç kalkıp gurulduyan mide ile tatami (sert hasır) üstünde uyumaya çalışılınca, olaydan iyi bir ders çıkarılır.
Japonya'da et-balık-tavuk üçlüsü arasında yiyebileceğiniz en lezzetli seçenek et. Et tüketmeye daha 100 yıl önce başlamış japonlarda hayvan çok kıymetli. Bu yüzden, inek bulunca ne yapacaklarını şaşırmışlar, hayvanı baş tacı etmişler. Ünlü Kobe beef'lerinin hazırlandığı çiftliklerde, bir inek başına 10 küsur bakıcı düşebiliyor. Bu bakıcılar, hayvanın beslenmesinden, hergün düzenli olarak masaj yapılmasından (yağ dokusunun homojen olarak dağılması ve etin iyice yumuşaması için) ve kimi çiftliklerde hayvanın düzenli olarak kaplıcaya götürülmesinden sorumlular. Böyle bir kral hayatı yaşadıktan sonar kesilen hayvandan yapılan teppenyaki'yi yiyince, "bu yediğim et ise, bugüne kadar yediğim kayışlar ne idi" diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hemen akabinde hesabı görünce de, "yok, ben gene bildiğim etten şaşmayayım"
diyorsunuz.

Chabu chabu ve sukiyaki de tanınmış yemekler olmasına rağmen fazla tavsiye edemiyeceğim. Özellikle chabu chabu incecik etleri özel bir sos katılmış kaynar suda haşlayarak yeniyor, ve herhangi bir lezzete sahip olduğunu söylemek zor. Yakiniku (Korean barbecue) restoranları tavsiye olunur.

Tavuk konusunda da önemli bir aşama katetmişler ve çok güzel yakitori restoranları var. Yaki tori, basitce tavuk şiş/ızgara demek olsa da, o kadar basit değil. Tavuktan bu kadar değişik lezzetlerde ızgara çeşitleri çıkartabilmeleri, atom bombasından sonra toparlanabilmelerinden daha takdire şayan. Ocakbaşı tipi restoranlarda, "usta" önünüzde onlarca çeşit şiş pişiriyor ve çatlayana kadar yiyorsunuz. Usta dediğimiz, gerçekten usta, ocakbaşına geçene kadar değişik evrelerden geçiyor, yaşlı bir japonun dediğine göre eskiden mesleğe başlayanlar sekiz sene sadece tavuk keserler, ve ustasını seyrederlermiş.

Yakitori ve yılan balığı restoranlarının çoğu aynı zamanda birer izekeya, yani japon meyhanesi. Her japonyaya yolu düşen mutlaka bir kez izekeyada yemek yemeli. Gün boyunca çok ciddi, karizmadan taviz vermeyen, mesafeli japonların, iş çıkışı meyhanelerde nasıl makaraları koyverdiğini, bağıra çağıra yemek yediğini görmek ilginç bir deneyim. Aile işletmesi tipi meyhanelerde, duvardaki raflarda yüzlerce yarım içilmiş sake şişeleri durur. Bunlar, mudavim müşterilerin şisesi olup, akşam gelince kaldığı yerden devam eder, sonra kapağını kapatıp raftaki yerine koyar, kimse kimsenin şisesine elleşmez.

Eyüp'ün denediği mizo çorbasının da bir çok ceşidi vardır. mizo, soya fasulyesinden yapılan bir çorba hammaddesidir ve hemen her çorbanın içine katılır. Bol sebzeli hazırlananlar gayet lezzetli olabilir, ama hiçbir mizo annenizin hazırlayacağı bir tarhana ya da mercimek çorbasının yerini tutmaz. Soyadan söz açılmışken, tofuyu ve nattoyu es geçmemek lazım. Tofu da bir çeşit soya "peyniri"dir, görünümü beyaz peynire, tadı hiçbirşeye benzer. Tofunun en yaygın tanımı, "tastes like nothing"dir, sağlıklı olduğu kandırmacası ile çocuklara yedirilir. Natto ise,fermente edilmiş, ağır kokulu, yapış yapış, tahammül ötesi bir soya mamülüdür, ve adı bile duyulduğunda arkanıza bakmadan o mekanı terketmeyi gerektirir.

Japonların dünya mutfağına önemli bir katkısı da, soba ve udon denilen erıste/noodle'lardır. Özellikle udon lezzet ve pratikliği ile, her derde deva bir mutfak dostudur. Noodle tipi yemeklerin kökeni Çin olsa da, udon ve soba bence japonyanın medar-ı iftiharıdır.

Ortadirek japonun dostu ramen (raamen)'e gelince.. eyüp'e katılıyorum, mümkün olduğunca uzak durulması gereken bir beslenme şekli olduğunu düşünüyorum. Fazla tüketilmesi halinde, insandaki iştah, afiyet gibi duyguları zamanla körelteceğine hiç şüphem yok. Ne olduğu, nasıl yendiği konusunda bilgileri Turgut Bey ziyadesiyle açıklamıştı, gayet güzel de yazmış, tek anlayamadığım ise, yazısında raamen tecrübesinden hoşlandığına dair ipuçlari sezdim ki, damak zevkine güvendiğim birisi olarak biraz düşkırıklığı yarattı. Raamene rağmen japon mutfağını sevebilenler, bir kademe atlamışlar demektir.

Mehmet bey de mesajında Tokyo'da birkaç restoran adresi vermiş, benim verebileceğim adres, eğer yolu düşen olursa, yukarıdaki mail adresim. Maili bir yemek tarifi ile bitireyim; gohan, yani pişmiş japon pirinci (pilav demek, pilava küfretmek gibi olur).

Japonyada her öğünde mutlaka yenen bu pişmiş pirinç için, artık her evde ricecooker denilen aletler kullanılıyor. Yeni nesil kuşak, bu aletlerin ezelden beri var olduğunu, bunsuz pirinç pişmeyeceğini sanıyor. Bizim eve gelen ve mutfakta rice cooker göremeyen japon arkadaşlar, hayretle nasıl pirinç
pişirdiğimizi soruyor, biz de konvansiyonel tencerede pişirdiğimizi anlatıyoruz, yüzlerindeki hayret ifadesini görmeniz lazım. Eyüp'ün yemek tarifleri kadar kallavi olmayacak ama, gohan şöyle pişiriliyor;

=tarifin başlangıcı=
pirinç, yağ-tuz katmadan, lapa şeklinde pişirilir.
=tarifin sonu=

afiyet olsun (nasıl olacaksa)
Sevgiler,
Onur '92

Seddülbahirde Sinan (Terek '80)'ın arkadaşı/balıkçı/kaptan Bülent'in anlattıkları Onur'u doğruluyor: Japonlar, tüm Akdeniz kıyılarında nerede makbul ton balığı varsa oralarda gezici laboratuvarlı insan bulunduruyorlarmış. Türkiye'de Çanakkale boğazı, Seddülbahir civarı bu tipte bir yermiş, ve en makbul ton balıkları burada tutuluyormuş. Tutulan ton balığından anında küçük bir çentik kesip ve kocaman bir enjektörle de (kılçık ortasından?) bir sıvı çekip gezici laborotuvarda tahlil edip birkaç saat içinde bütün balıklara ayrı ayrı fiyat biçiyorlarmış. Fiyat farkları birbirinin birkaç misline varabiliyormuş. Japon elinde tahlil neticeleri ile geliyormuş, yan yana yatan birbirinin aynı görünümlü ton balıklarının başına"şuna şu kadar dolar, buna bu kadar dolar, ötekine de bilmemne dolar" falan diye sayıyormuş. Sonra bu balıklar tabutumsu kocaman kutulara yerleştirilip değerine göre uygun bir mesafeye yollanıyormuş. En makbul olanları uçağa konup Japonya'ya yollanıyormuş.

Benzer şeyi Tokyo'daki dünyanın en büyük toptancı balık hali (isminin "Tsujiki" olduğunun Onur belirtmiş) (dünyanın ikinci en büyük toptancı balık hali New York'ta.) görmüştüm. Günlük balık satışı ve arttırma'larının vuku bulduğu sabaha karşı saatlerini kaçırmayayım diye sabahın üçünde, o sırada Tokyo'da oturmakta olan arkadaşım Murat Başaran(Kim.Yük.Müh., ODTÜ '73-'74 falan) ile yollara düşüp balık hali girişinde birkaç tane raamen götürdükten sonra açık arttırmaları izlemeye gitmiştik. Manzara pek anlatılmayla insanın gözünün önüne gelecek gibi değil. Göz alabildiğine büyüklükte bir alanda yerde her biri yüzlerce kiloluk ton balıkları var, kaç bin tane bilmiyorum. Bir sürü Japon ise ellerinde birer çakı, balıkların arasında hoplaya zıplaya dolaşıyorlar. Arada bir balığın üzerine eğiliyorlar, balıktan tek bir adet yonga gibi bir parça kesiyorlar, sonra bu parçayı inceliyor da inceliyorlar, kokluyorlar, en sonunda da ağızlarına atıyorlar, havalara baka baka çiğniyorlar, sonra da ellerindeki kağıda birşeyler yazıyorlar. Japonların her birinin şapkası var, ve şapkanın üzerinde de birşeyler yazılmış bir kağıt tutuşturulmuş, anladığım kadarıyla bu yazı açık arttırmaya katılanı tanımlıyor. Arttırmanın yapıldığı sırada arttırmayı fark dahi edemiyebiliyorsunuz. Oldukları yerde eller kalkıyor iniyor, "kakaliku takaliku" birşeyler söylüyorlar, sonra güzelim balıkların üzerine bir sürü şeyler yazılmış kağıtlar tutuşturuluyor, ve güruh yoluna devam ediyor.

Balık hali'nin bir de ikinci bölümü var, burada ton balığı haricinde denizden ne çıkmışsa, onlar işlem görüyor. Müthiş bir yer, gözlerim dönmüştü. En sonunda dört-beş kilo kadar gelen bir Sinarit'te karar kılmış, izdivacı geliştirmiş, kendisini aynı günün akşamı, tek parça halinde, kar yağışı altında, Başaran'ların on metrekarelik devasa bahçesinde(Tokyo'da bahçeli müstakil ev, bunun ne demek olduğunu Onur bilir, evin kirası aylık beşbin dolar gibi bir şeydi) odun kömürlü(!!!) mangalda pişirmiştim. Pek güzel olmuştu, tadı damağımızda birkaç gün sonra Murat'ın pişirdiği yılbaşı hindi'sine (imini "Mahmut" koymuştuk, "creamberry" sosunu hazır almış, hanımlara tazeden hazırladık demiştik, tabii ki yutmamışlardı.) kadar kalmıştı.

Onur, elin değdiğinde biraz da Japon kültürü hakkında yazsan ne iyi olur. Japonya'nın, kültür olarak, dünya üzerindeki, dünyadan en uzak yer olduğu(en azından benim gördüklerim içinde) izlenimi var bende.

Tokyo'da beş sene yaşayan Murat Başaran'dan bir alıntı: "Japon gözünde, Japonya'da beş ay yaşayan bir gayri-Japon ile beş sene yaşayan arasındaki fark, birinin beş aylık, diğerinin beş yıllık Gaijin(=yabancı) olmasıdır, burada yirmibeş yıl yaşasan da yirmibeş yıllık Gaijin olursun."

Çok ünlü bir şair'den Japonya hakkında üç "şey":

http://www.turgutuzer.com/myweb10/ddgsayfa009.htm
http://www.turgutuzer.com/myweb10/ddgsayfa010.htm
http://www.turgutuzer.com/myweb10/ddgsayfa011.htm

Sevgiler
Turgut Uzer '76

Önceki / Previous Geri Dön / Back Sonraki / Next