
Yanda gördüğünüz
foto Ahmet İzerdem ile benim 1974 yılında Aydın'da çekilmiş vesikalık
fotomuzdur, "iki kişilik vesikalık foto olur mu" demeyin,
"olur". Aydın Tekstil'e staj yapmak üzere gittiğimizde
"muamele"ler için vesikalık foto istenmesi üzerine Alibey İnceoğlu'nun
ibadullah vesikalık fotosu mevcut olmasına karşın Ahmet ile benim
tedariksiz olduğumuzun ortaya çıkması üzerine akşamüstü iş çıkışı
"vesikalık foto çekilir" ibareli bir dükkana girdik,
"vesikalık foto çektirmek istiyoruz" dedik. Dükkan zahibi
fotocu bize şöyle bir baktı, "isterseniz ikinizi birden çekeyim,
daha ucuz olur, keser kullanırsınız" dedi. Son derece makul bulduğumuz
öneriyi kabul ettik, ancak foto çekimi bir saate yakın sürdü. Söylediğimden
çok fotomuz çekildi sonucu çıkmasın, çekilen topu topu bir tek tane
foto, o da ekte gördüğünüz hilkat garibesi.
Şöyle oldu: Adam "stüdyo"nun orta yerine bir bank koydu,
arka planda birkaç tane spot yakıp bunların ışığını duvara verdi,
bankın karşısına ise Amerika'nın son serbest ve hakiki yerlileri
Geronimo ve arkadaşlarının tek set fotolarının çekildiği maaakina
ile aynı jenerasyondan, arkasında koskoca kapkara bir şalvarı olan
üç ayaklı kocaman bir foto makinasını dikti, bize "buyrun banka
oturun" dedi. Oturduk. Benim boyum Ahmet'ten belirgin şekilde uzun
olduğundan "verev" bir görüntü vermiş olmalıyız, adamcağız
Ahmet'in kafasının en azından makul bir bölümünü fotoya sokabilmek
için benim göğsümü çekmek durumunda, ayrıca benim suratımın üst
kısmı fotoda olabilemiyor. Ya maaakinayı eğecek ya da başka bir çare
bulunacak. Fakat adam azimli,"siz şunu altınıza alır mısınız"
dedi, Ahmet'in eline neredeyse oturduğumuz bank yüksekliğinde olan bir
blok tutuşturdu, Ahmet bloku bankın üzerine koydu, oturdu, ve demin
tarif ettiğim durum tersine döndü, ben kafamı yana eğsem Ahmet'in
omzunda ağlayabileceğim, Ahmet bana tepeden bakıyor. Durum Ahmet'in hoşuna
gitti, pis pis sırıtmaya başladı. "hep böyle bir şey hayal etmiştim"
gibi bir şey söyledi,biz gülmekten kırılıyoruz. Fotocu adam ise bu
durumu gülünç bulmadı, Ahmet'in kıçının altındaki bloğu bölemediğinden
bu sefer benim altıma bir telefon rehberi ve birkaç albüm verdi, son
derece dingildek bir şekilde oluşan bu düzenek ile Ahmet ile benim
kafalarımız, epey yüksek bir seviyede de olsa, yaklaşık aynı hizaya
geldi. Adam üç ayaklı canavarı teleskop misali havaya doğru dikti ve
bizim resmimiz çekilebilir hale geldi herhalde, çünkü adam kafayı şalvarın
içine sokup bize "kıpırdamayın" dedi. Biz ciddi ciddi
maaakinaya bakarken önce hangimiz ipleri koydu hatırlamıyorum ama
birimiz güldü, diğeri de kendini tutamadı, biz gülüyoruz. Yok yok gülmüyoruz,
kakırdamaktan kırılıyoruz, gözlerimizden yaşlar geldi. Adam ciddi
ciddi ve sabırla gülmemizin geçmesini bekliyor, biz kendimizi
topluyoruz, "pozisyon" alıyoruz, adam kafayı şalvarın altına
sokuyor, tam çekecek, "kakakaka kokokokoko" biz tekrar
makaraları koyuveriyoruz.
Herhalde dört beş defa bu görüntü tekrarlandı, bizim foto bir türlü
çekilemiyor. Sonunda her nasılsa biz "pozisyon"u bir ara
bozmadan koruyabildik, adam şalvarın altına girdi, büyük an kaçınılmaz
şekilde oluşuyordu ki, bu sefer şalvarın altından bir kıkırdama
gelmeye başladı, adamın sinirleri boşalmıştı, herhalde o kadar ızdırapla
objektife bakıyorduk ki adam sonunda kendini tutamadı, gülmekten kırılıyor,
foto yine çekilemedi. Neyse, hangi sırayla nasıl oldu tam hatırlamıyorum
ama sonunda üçümüzün cansiperane gayretleri ile ekteki foto çekilebildi.
Benim Ahmet'i omuzlayarak neredeyse fotonun dışına itmiş olmama fazla
aldırmadık, Ahmet'in vesikalığı normalden biraz küçük, benim
vesikalığım normalden biraz büyük oldu, ama işimiz görüldü, Aydın
Tekstil'deki muameleri bu vesikalıklarla tamamladık.
Aydın Tekstil'de staj imkanını bize Alibey, daha doğrusu babası
Aydınlı avukat Rifat Kadri İnceoğlu ayarlamıştı. Sınıf arkadaşımız
Alibey, nüfus kağıdına ismi "Ali İnceoğlu" olarak
kaydedilmiş neşeli bir hayat adamıydı, halen de öyle. Alibey'in
hallerinde her şeyin ortalamasını almak gibi bir tarzı vardı( halen
var mı bilmiyorum). Çok kelli felli bir görüntüsü, güven veren, tok
bir sesi vardı, bizler, yani bütün sınıf arkadaşları, nüfus kağıdındaki
yanlışlığı düzeltip kendisine hep "Alibey" diye hitab
ettik, daha sonraları babası Rıfat bey'in bile Alibey'e
"Alibey" diye hitab ettiğini gözlemledim.
Stajımızın daha ilk gününde stajımızla ilgili
"guideline"ı fabrika yetkililerinden aldık : "fazla ayak
altında dolaşmayın". Güzel. O an itibariyle çalışma şevkimiz
ne kadardı hatırlamıyorum ama çalışma aşkı, şevki adına birkaç
kırıntı da var imiş ise de bu "guideline" ile söndü, biz
de gidip fabrikanın "lokal"ine oturduk. Staj yapan biz üç
tane ODTÜ Endüstri Mühendisliği talebesinden başka onbeş tane kadar
da Ege üniversitesinden mühendislik öğrencileri var. Nasılsa onlardan
birisini ayartır, briç oynarız diye düşündük. Stajyer arkadaşlarla
yaptığımız söyleşi sonunda anlaşıldı ki briç bilen Ege üniversiteli
stajyer yok, ayrıca arkadaşlar iş saatinde lokalde oturmak konusunda
isteksiz, "fabrikada çalışacak brşeyler buluruz" görüşündeler.
Biz üçümüz, yönetimin "guideline"ını daha fazla özümsemiş
stajyerler olarak lokalde oturduk. Her sabah ege üniversiteli
stajyerlerden birini gözümüze kestiriyoruz, yanaşıyoruz: "briç
oynayalım" diye, "ben briç bilmiyorum" denilince de
"kolay, king'in koz eli gibi bir şey" diyoruz, ayartıyoruz,
briç oynuyoruz. Briç "öğrettiğimiz" kimse birkaç günden
fazla bize katılmıyor, sürekli "dördüncü" sıkıntısı çekiyoruz,
sürekli yeni birileri ayartmak halindeyiz.
Bir sabah iş saatinde üretim müdürü, o saatte yapmaması gereken
bir şey yaptı, lokale geldi. O gün öğlen saatlerinde fabrika müdürünün
ofisine çağırıldık, kalktık gittik. Fabrika müdürü bizi buyur
etti, oturduk, biraz havadan sudan konuştuk, "siz endüstri mühendisliği
talebesiydiniz değil mi?"dedi, "evet öyleyiz" dedik.
"Endüstri Mühendisi ne yapar?" dedi, endüstri mühendisliğine
bulaşmışlığın o erken safhasında bile bu soruya alışkındık,
anlattık:"....insan, makina, ekipman, birleşir, ....biz ise sistemi
şe'deriz....." falan, ve yine alışıtığımız bir şekilde ne
dediğimiz anlaşılmadı, dediğimizde anlaşılacak bir şey var mıydı
emin değilim. Fabrika Müdürü bir de densizlik edip anlattığımızı
tam olarak anlamadığını söyledi, bunun üzerine aniden Alibey'in
elinde bizim meşhur kitabımız belirdi. Kitabın ismi "Plant Design
and Layout" mıydı neydi tam hatırlamıyorum, kirli sarı kapaklı
kalıncana bir kitaptı, içinde endüstri mühendisliğinin uygulama
alanları vardı. Tedarikli davranmış olmaktan çok mutlu olduğu her
halinden belli olan Alibey, çevik hareketlerle kitabı fabrika müdürünün
eline tutuşturdu "buyrun, bizlerin ne yaptığımız bu kitapta yazılı,
kitap sizde kalabilir, ben sonra sizden alırım"dedi. Fabrika Müdürü
kitabı açtı, biraz karıştırdı, kapattı ve "ama ben ingilizce
bilmem" diyerek Alibey'e geri uzattı. Alibey bir düşündü, kitabı
almadı, kitabı eliyle tekrar fabrika müdürüne itekledi: "olsun,
siz de resimlerine bakarsınız.". Kitap, adamcağızın elinde
kalakaldı.
Fabrika Müdürünün odasında yaptığımız görüşmeden hatırladığım
bir başka lüzumsuz ayrıntı, garson kılıklı bir adamın elinde bir
tepsi yemekile odaya girmesiydi. Tepsi, fabrika müdürünün önüne
kondu, fabrika müdürü de yemeklerin her birinden kaşığının ucuyla
tadına baktı, sonra "tamam" dedi, garson kılıklı adam
tesiyi aldı ve gitti. "İşçiler yemekleri yemeden önce size mi
tattırıyorlar?" dedim, fabrika müdürü espirimi beğenmedi.
O gün fabrika müdürünün odasına çağrılmış olmayı bir nevi
ihtar olarak algılayıp briç'i yarım güne düşürdük, Alibey ile
Ahmet öğledensonraları fabrika içinde çalışmaya karar verdiler, ben
ise kararlarını saygı ile karşılayıp öğleden sonra programımı
"arabanın içinde uyumak" olarak revize ettim. Mesai saatinin
bitimine yakın ya Alibey ya da Ahmet gelip beni uyandırıyor, yarı uyur
vaziyette kart basma makinasına kadar sürünüyorum, kartımızı basıyoruz
ve yevmiyesini haketmiş insanların gönül rahatlığıyla fabrikayı
terk ediyoruz. Bir gün kart basmaya giderken koridorda üzerime üzerime
yürüyüp kenara çekilmeyen birisini fena şekilde omuzlamış olmamı,
omuzladığım kimsenin de çok üst düzey bir yönetici olmuş olmasını
Alibey ile Ahmet sonradan bana defalarca hatırlattılar ama bu olay benim
hatıralarımda çok yer etmemiş.
Hafta içine Aydın'dayız, Alibeylerin Aydın'ın en merkezi yerindeki
evinde kalıyoruz, Rifat bey "yaz bekarı", akşamları evde
yediğimizde bize "çingen pilavı" (küçük kesilmiş
domatesle ufalanmış beyaz peynir karıştırılıyor, üzerine az
zeytinyağı, tuz, biber)yapıyor, sabah kahvaltısına ise Rifat bey'in
tercihi ızgara balık. Ege'de envai çeşidi bulunan yassı, pullu balıklardan
en tazesinden alıyor akşamdan, sabah ızgara yapıyor. Rifat bey'in bu
nefis kahvaltısına ben büyük keyif ile katılırken Alibey ile Ahmet
"klasik" takılıp peynir reçel falan yiyorlardı.
Hafta sonları ise Didim'e gittik.
Staj bittiğinde Ahmet Ankara'ya döndü, ben o arada "ileri
safhada bir arkadaşlık vakası" yaşıyor olduğumdan Didim'de kaldım.
Sevgiler
Turgut Uzer