
|
Pek "turistik" bir foto değil.
Sinan'ın Ankara Esenboğa havalimanında bizi karşıladığı
vaziyetin resmidir. Görüldüğü gibi bavulum kadar enerjik, zinde ve
taze. Tü tü tü tü tü, maşşallah zıpkın gibi değil mi?
|
|

|

|
| Hasankeyf'in Dicle üzerindeki köprüsünün ayağından
görünüşü. Dikkatli bakarsanız fotosunda kayalara oyulmuş zigzag
şaklinde tırmanma/merdiven/yürüme yolları gözüküyor. Muhasara
altına alındıkları zaman bu yürüme yollarından Dicle'nin kıyısına
kadar gizlice inip su temin ederlermiş. |
 |
 |
| Hasankeyf ve Dicle, bu sefer de kalenin üzerinden
görüntü. |
|

|
Mardin mimarisi. Mimaride bölgenin rolü, ülkenin rolünden
fazla gibi. Mardin mimarisi ile kuzey Suriyede mimarisi birbirine çok
benziyor. Evlerde bahçe diye birşey yok, her şey "taş",
teraslar şeklinde evler birbirinin üzerinde inşa edilmiş. Mardin için
"taşın hayat bulduğu yer" denirmiş. Çok seneler önce bir
arkadaşım Mardin'de hükümet tabibliği yapmıştı, gelen vakaların
neredeyse tamamının kemik kırılma ve çatlamaları olduğunu söylemişti.
Çocuklar, bir öndeki evin damında oyun oynarken bir ötedeki evin damına
düşüyorlarmış, ayrıca yazın insanlar evlerinin damında uyuyorlar,
uyurken bir alttaki dama düşüyorlarmış. Bu arada, damların üzerinde
ev sahibinin varlığına göre değişen gösterişte "yatma
platform"ları var, tamamı mavi renkte, akrep'in mavi rengi kırmızı
görüp ateş diye yaklaşmadığına inanılırmış bölgede.
|
|
|
|
|
|

|
 |
|
|
| Mardin'den Yukarı Mezopotamya'nın görüntüsü. Bu uçsuz bucaksız
düzlüğün büyüleyiciliğini fotoya almak pek mümkün değil ama
yine de görmeyenlerin bir fikri olsun. Geceleyin deniz zannettiğimiz düzlük
bu düzlük. Sulama bu topraklara geldiği vakit nasıl bir "sulu
tarım" potansiyelini barındırdığı gözle görünüyor
|
Mardin ve Mardin kalesi. Şehrin eteklerinde
eskiden çepeçevre bir de surlar varmış. Mezopotamya'dan kuzeye doğru
ilerleyip Mardin'i almaya kalkan bir komutanın Mardin'i gördüğünde
bu işten vazgeçmesini normal karşılamak gerekir herhalde.
|
|

|

|
Mardin, Kasımiye Medresesi
|
Yöre halkından iki haso, Kasımiye Medresesi.
|
|

|
Mizgin, kürtçe "müjde"
demekmiş, beş yaşında dünya tatlısı bir kız, bayıldık...
|
 |
 |
| Sinan efendi berberde.(Berberin ekipmanına, tükan'daki detaylara, özellikle
plastik çiçeklere tikat), Mardin.
|
Deyr-ül Zafaran Süryani manastırı. |
|

|

|
|
Harran evleri
|
Puşi bağlamış baba oğul, Harran. |
|

|
|
Sıra Gecesi
|
 |
 |
|
Urfalı Kazım ve ekibi |
Urfa, Balıklı Göl. |
 |
 |
Atatürk Barajı. Dünyanın bu tipteki altıncı en büyük
barajıymış. Barajın en üst genişliği 1.5 kilometre. Çok düzgün
bir brifing aldık. GAP projesinin tamamı 36 milyar $, bu projenin
elektrik üretimi ile ilgili %78'i, sulama ile ilgili ise %14'ü
tamamlanmış. Barajların işi neredeyse bitmiş, sulama kanalları ve
kanaletleri yapıldıkça sulama'daki rakam yavaş yavaş yükselecekmiş.
GAP projesinin daha fazla içinde olan arkadaşlar varsa belki daha
doyurucu bilgi verebilirler. Benim anladığım kadarıyla işin çok büyük
bölümü bitmiş, suyun toprağa götürülmesi ise günbegün
ilerleyecek.
|
 |
 |
| Cendere köprüsü. Eski ve yeni köprü arasındaki tezat aynen
Sinan'ın anlattığı gibi, bize çok çarpıcı geldi. |
Nemrut. Özellikle tümülüs'e hiç aklım ermedi |
 |
 |
| Zeugma kazı sahası, baraj gölü |
 |
Zeugma'dan çıkarılma mozaiklerden biri (herhalde en fazla tanınanı).
Şu güzelliğe bakın. |
 |
 |
| Etnoğragfya müzesi |
 |
 |
| Otobüsten görüntüler. Otobüsün en önünde bir
mikrofon var, rehber bu miktofonu kullanıyor. Bir yerleri gezmek üzere
otobüsten inildiğinde ve herkesin binmesini beklerken ise ön
taraflarda oturan 7-8 yaşlarında bir kız kapıyor bu mikrofonu, başlıyor
şarkı söylemeye. Durduğumuz yerlerde kızın şarkı söylemesi
bizde alışkanlık yaptı. Antep'te tarihe "Tatlı Talanı"
olarak geçecek vaka yaşanırken ses tertibatından kızın sesi
gelmeyince telaşa kapıldım, yoksam bizimkiler tatlı yiyoruz diye kızcağızı
da yanlışlıkla....Neyse ki korktuğum gibi çıkmadı, kızı bütün
ve sağ salim gördüm, içim rahatladı. Her neyse, mikrofon boştaykene
bizim büyük mahdum Kerem(14) mikrofonu kaptığı gibi karga sesiyle
"müdürüm nerdesin, datlı almıyor musun?" falan diye ipe
sapa gelmez birşeyler dedi. En sevimli suratımla Kerem'in yanıma
gelmesini beklerken bir yandan da kendisine yapacağım "artık
koca adam oldun, böyle şeyler sana hiç yakışmıyor" temalı
kararlı ama yıkıcı olmayan konuşmanın ayrıntılarını sonuçlandırıyordum
ki tam o sırada otobüse binmeye hamle eden Sinan mikrofonu eline aldı
ve "alo alo, bir ki bir ki, hehehehehe...."dedi. Kereme yapacağım
konuşmadan vazgeçtim. |
 |
 |
Büyük
Antakya Oteli şehrin merkezinde büyükcene bir otel. Mutad şekilde bütün
gün koşturma yorgunu olarak akşam erkencene yemek yiyelim, erkencene
yatalım ki ertesi günkü koşuşturma mezalimine kaddar eccük
dinlenelim diye yemek salonunda erkencene boy gösterip kılık kıyafetinden
garson diye bellediğimiz kara yağız insanlara ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi
falan söyledik. Söyledik ama söylediğimizle kaldık, insanların söylediklerimizle
ilgilenme derecelerinden esasen turist olduklarından şüphelendim.
Sordum, yok hayır garsonmuşlar, daha doğrusu onların yorumu bu şekilde.
Empati, sempati, rüşvet, tehdit gibi zengin repertuarımızın bütün
nadide yöntemlerini kullanarak aç kalmayacağımız kadar yemeği,
sabrımızın sınırlarını zorlayacak bir yavaşlıkla soframıza
kadar intikal ettirmeyi başarabildik. Rakılarımız için buz almayı
bile başardığımızda Nemrut'un tepesine varmış gibi mutlu ve övülesi
hissettik kendimizi. "Azami derecede namüsait ahval ve şeraite rağmen
servis alabilme" konusundaki üstün başarımız, zaarif eşlerimiz
tarafından "ne gereği vardı bu kadar sinirlenmenin?" şeklinde
düz ve çapraz atışlarla taçlandırıldı. Masamızın her bi
servisini, ki hesap bile eksik geldi, ne yiyip içtiğimizin kaydını
ben vermek durumunda kaldım, cansiperane geyretlerimizle hitama erdirdiğimizde
bu seyahatte tanımış olduğumuz Mehmet bey, bir yandaki masada, başucunda
mutlu ve boş bakışlarla duran garson kılığındaki turiste
"kardeşim topu topu şu beş metre ötedeki şişeyi buraya
getireceksin ve bardağa koyacaksın, bunun için daha ne kadar beklemem
gerekecek?" diye ümitsiz bir ses tonu ile soruyordu. Mehmet bey'e
kararlı tutumun sabırla uygulanması neticesinde başarının kaçınılmaz
olduğu konusunda teyid verdik, "kolay gelsin" dedik ve
muharebe alanınından yorgun ama tok ve kanımızdaki alkol, asgari
derecede de olsa, ikmal edilmiş olarak ayrıldık.
|
 |
Antakya. Nezih'in bir süre önce ismini sorduğu ot (diye tahmin
ediyoruz) ve Sinan.
Sol taraftaki Sinan. |
 |
 |
 |
Antakya Arkeoloji Müzesi. |
 |
 |
| Antakya Arkeoloji Müzesi'nin karşısındaki Künefeci.
Ne alakası var demeyin. Müzeyi ararken Sinan, Kerem, ve bencileyin
yanlışlıkla bu künefeciye girdik, girmişken birer künefe yedik ve
koşarak gruba yetiştik. Müzede suçumuzu itiraf ettik. "Nasıldı?"diyenlere
yediğimiz künefeyi tarif ettik, grubun programı değişti, Müze çıkışında
hepbirlikte tekrar künefeciye gidildi, Sinan iki künefe daha yedi, ben
yemedim. |
Bu foto hakkında ne yazacağımı bilemedim.
Gaziantep'teki tarihi PTT binasının en merkezi yerinde, çok güzel
bir taş binanın işli duvarının orta yerinde bu kara tabela var. Ben
de müdürüm ya, yanıbaşında bir foto çekinmem farz oldu. (Siz bir
de "müdür"ün odasının içini görecektiniz.) |
|
Gezinin beşinci günü (gezi beş günlüktü) öğlen yemeğinden
sonra "gezi boyunca fazla beslenmiş olduğumdan gezinin kalan bölümünde
bir şey yememeye" karar verdim. Aynı günün akşam yemeği hariç
bu kararımı katı şekilde uygulamış olmanın iç rahatlığıyla akşam
uçağı ile Ağana'dan İstanbul'a döndük.
Sevgiler
Turgut Uzer |